saitelili's profilea.r.krmn adlı kullanıcın...PhotosBlogListsMore Tools Help
No list items have been added yet.

Feed

The owner hasn't specified a feed for this module yet.
No list items have been added yet.

Konuşulan konu Kapatın Gözlerinizi [RÜYA]

 

                                                               Kapatın Gözlerinizi [RÜYA]

                                                                                 

 Kapatın Gözlerinizi. Şöyle dizlerinizin üzerine oturun. Ellerinizi göğsünüzün altında birbirine bağlayın. Gözleri açmak yok ama. Boş verin nedeni-niçini. Başınız sol omzunuzun üstünden kalbinize doğru bükülsün haydi. Şimdi düşünün, bir Allah dostunun huzurundasınız. O asla tarif edemiyeceğiniz kokuyu duyuyor musunuz?
İçeride sizden başka yedi-sekiz kişi daha var. Bakışlarınız öne doğru düşmüş. Sanki bir siz varsınız, bir O. Başınızı kaldırıp etrafa bakmaya çekiniyorsunuz. Sessizlik müthiş. Siz hiç konuşmuyorsunuz, fakat kalbiniz hiç susmuyor. Bir yandan layık olamayışın mahcubiyeti ile kızarıyor yüzünüz. Bu bir lutuf.
Allah dostu girişte hemen sağda oturmuş. Sol kolunun altında biraz yüksekçe bir yastık var. Yastığın arka kısmında bir GÜL demeti. Sağ yanında gümüş bir şekerlik. Çayını yudumluyor. Sol işaret parmağını sol kaş ucuna dayamış. Görünüşte burada, bu odada ama aslında başka bir yerde gibi.Yalnızca onun görebildiği bir şeyleri seyreder gibi…
Bir ara başınızı kaldırıp bakıyorsunuz. Ayak parmaklarının arasındaki pamuklara takılıyor gözünüz. Kapının önünde pür-edep duran biri var. Bir ara ona bakıyor göz ucuyla. Anlıyor adam. Bu başka bir dil olmalı. Adam yaklaşıyor. Şekerlikten üç şeker alıp adamın avucuna bırakıyor. Bir şeyler söylüyor.
Şimdi sesini duyuyorsunuz, aman Allah’ım… Sözler hacim kazanıyor dudaklarında. Bu kelimeler o an yaratıldı sanki. Hafifçe tebessüm ediyor. Bakışlarınızı kaçırıp, sehpanın arkasına biraz daha saklanıyorsunuz şimdi. Daha önce tebessüm eden birini hiç görmemiş olduğunuzu düşünüyorsunuz. Okuduğunuz menkıbeler kalbinize hücum ediyor.
O elleri birbirine kenetliyor. Odaya ondan yayılan,dalga dalga yayılan tevazu… Bakışlarını yerden kaldıramıyor gibi. Sanki mahcup bir ifade var yüzünde. Siz biraz daha saklanıyorsunuz yanınızdakinin arkasına doğru. Ne zamandır burada olduğunuzu düşünüyorsunuz. Bir cevabınız yok. Burada, bu anda ruhunuzu teslim etmek istiyorsunuz. Edebin,tevazunun
tarifi ondan önce nasıl yapılıyordu acaba, diye soruyor içiniz de bir ses.
Gözlerini kapatıyor birden. Sanki bir şeyler söyleyecek. Sol elini sağ avucunun içine alıyor. Kapıdaki adam bir tepside çay bırakıyor sağ yanına. Bakışları yerde hala. Bakışını kaldırıp tebessüm ediyor. Hoşgeldiniz, diyor, kainat o sözden ibaret kalıyor .Fısıltıyla hoş bulduk demeye çalışıyorsunuz. Ama dudaklarınız sizi dinlemiyor. Ne dediğinizi, nasıl dediğinizi bilmiyorsunuz .O'nun elleri kenetli hala. Parmaklarına takılıyor gözünüz. Dikkatinizi toplamaya çalışıyorsunuz. Söylediği hiçbir şeyi unutmamalıyım, diyorsunuz. O sohbete devam ediyor. Bundan önce söylediklerini düşünüyorsunuz, sahi ne demişti? Aklınızda hiçbir şey yok. Vazgeçiyorsunuz hatırlamaya çalışmaktan. Orada olmanın hazzına bırakıyorsunuz kendinizi.
O anlatmaya devam ediyor, niyetten bahsediyor. Söz veriyorsunuz kendinize. Her sabah evden çıkarken…nasıldı o cümle? Hatırlamaya çalışıyorsunuz, kalbiniz susmuyor. Ellerini arkadan bağlamış bir adam geldi,diyor. Mahşeri düşünüyorsunuz. Onu çıkartıp asfalta koydu… Ağlamaklı oluyorsunuz birden, kalbinizi bildiğini biliyorsunuz, kalbiniz bunu bilmiyor. Mahşerde nasıl tanıyacak bizi diyor.
Sus diyorsunuz içinize, susmuyor. O çayından bir yudum daha alıyor. Kalbinizdeki o ses bağırmaya devam ediyor. Milyarlarca insanın içinde bizi nasıl bulacak? Bir kutuyu tarif ediyor o sıra. Yüzünüz kızarıyor. Halının altına girmek istiyorsunuz. Başınız omuzlarınıza gömülü ama size baktığını biliyorsunuz. Ses devam ediyor:Mahşerde nasıl tanıyacak bizi?
Ani bir sessizlik…O birden susuyor. Siz kalbinizi söküp atmak istiyorsunuz. Sessizlik müthiş. Yeniden tane tane anlatmaya başlıyor:
Bir adam vardı. Garip,kimsesiz bir adam. Bağ-bahçe işleriyle uğraşır,sebze-meyva yetiştirirdi. Şehir pazarı oldu mu, mahsulünü devesine yükler, satmaya götürürdü. Nehrin üstünde ki köprüden geçer, pazara gelirdi. Akşama kadar satabildiğini satar, satamadığını devesine yükler, evine dönerdi. Bir gün adamın devesi yavruladı. Artık pazara giderken yavru deveyi de yanlarına alıyorlardı. Köprüden geçerken yavru deve nehre yuvarlanıp öldü. Annesi orada feryat edip inlemeye başladı. Ne zaman o köprüden geçseler deve orada durur, feryat ederdi.
Adam devesinin haline üzülür, bu kadar figan ediyor, ciğerleri hasretten yandı, delindi derdi. Bir gün deve ortadan kayboldu. Köylü yükünü omzuna alıyor, pazara böyle gidip geliyordu. Bir zaman sonra devesini bir başka adamın yanında görünce sevindi, bu deve benimdir, dedi. Ama adam oralı olmuyor, evenin sahibi benim, diyordu. Münakaşa ettiler, anlaşamadılar. Mahkemelik oldular. Kadı efendi devenin gerçek sahibini anlamaya çalışıyordu. Köylü dedi ki: Benim devemin bir yavrusu vardı, köprüden düşüp öldü. Yavrusunun ardından öyle feryat ederdi ki ben ciğeri delinmiştir derdim. Deveyi keselim. eğer ciğeri delikse bu adam bana bir deve alsın, değilse ben ona bir deve alırım. Kadı efendi diğer adama baktı. Adam olur deyip kabul etti. Deveyi kestiler, baktılar ciğeri deliktir. Devenin sahibinin kim olduğunu anladılar.
Aşıkların ciğerleri de deliktir, maşuk onları nerede olursa olsun, bilir tanır.
O sözünü bitirirken, siz kan-ter içinde kalıyorsunuz. Kaçmak,kaybolmak, yok olmak istiyorsunuz. Ellerinizi ciğerleriniz üzerinde kavuşturmuşsunuz. O size hiç bakmıyor. Kalbinizden utanıyorsunuz. Çayından bir yudum daha alıyor. Ellerine sarılmak istiyorsunuz. Dudaklarınızda ki teri siliyorsunuz ellerinizle. Boğazınıza bir hıçkırık düğümleniyor. Başınızı hiç kaldıramıyorsunuz, ama her şeyi görüyorsunuz sanki. Yanında bir adam var, elindeki kağıtları gösteriyor. O bir şeyler soruyor adama. Her şey bir hayal gibi. Bir şey tarif ediyor. Parmakları kağıdın üzerinde. Ben burada mıyım, diye düşünüyorsunuz. Adam kağıtları toplayıp kalkıyor. Siz dizlerinizin üzerinde daha bir toparlanıyorsunuz. Üç şeker veriyor adama. Başınızı kaldırıp etrafa bakıyorsunuz, sizinle gelenlerden kimse yok orada!Hıçkırarak ağlamaya başlıyorsunuz.
Biri sarsıyor sizi. Ezan sesi geliyor uzaklardan. Kan-ter içindesiniz. Bir feryat yükseliyor ta ciğerinizden. Biri daha hızla sarsmaya başlıyor sizi. Aç artık gözlerini, dediğini duyuyorsunuz. Ezan sesi berraklaşıyor. Yatağınızın üzerindesiniz. Titriyor hıçkıra hıçkıra ağlıyorsunuz. Elleriniz göğsünüzde bağlı. Ezan sesi geliyor uzaklardan…

Serdar Tuncer  -alıntı

Rabb’imizin rahmetini celbeden hallerimiz

Rabb’imizin sevdiği bu güzel hallerin yarısından fazlasına sahipseniz, hayrınız şerrinize galip demektir ki, bu halinizle kurtulanlardan sayılabilirsiniz. İşte o 10 hal:

İrşat eserlerinde Allah (cc)’ın rahmet ve bereketini celbeden haller sıralanmaktadır. Kimde bu güzel haller ahlak halinde yerleşmişse, Rabb’imiz o kulunu sevmekte, rahmet ve bereketine onu layık görmektedir.
İsterseniz sözü fazla uzatmadan Rabb’imizin bizde görmeyi istediği rahmet ve bereket sebebi güzel hal ve davranışlardan on tanesini buraya alalım. Bakalım bu hallerden bizde ne kadarı ne ölçüde var, bir görelim. İrşat eserlerinde bu güzel haller şöyle sıralanmaktadır:
1— Rabb’imizin rahmet ve bereketini celbeden hallerin sahibi olmak isteyen insan, en başta kendi kusur ve hatalarını gözden geçirmeli, bunları terk etmek için kendi içinde mücadele vermeli, Rabb’ine hep dua ve iltica halinde olmalı, ibadetli ve itaatli yaşamayı, hayatının gayesi bilmelidir. İşte bu düşünce ve davranış içinde olan kimseyi Rabb’imiz rahmetine layık görmektedir.
— Bu durumda siz de davranışlarınızı bir gözden geçirmek ister misiniz? Kusurunuzu ne kadar görmek istiyor, ne ölçüde vazgeçmek için kendi içinizde mücadele veriyor, hayata gönderiliş gayenizin ne derece farkında olabiliyorsunuz? Var mı Rabb’imizin rahmetini celbedecek davranışların sahibi olma dikkat ve hassasiyetiniz?
2— Anne, baba ve aile büyüklerine gerekli hürmet ve alakayı ne kadar gösteriyor, imkânlarınız nispetinde ihtiyaçlarını karşılamaya ne ehemmiyette çalışıyor, yardım etmeyi vazgeçilmez vazifeniz olarak ne kadar görebiliyorsunuz?
— Bu konudaki hassasiyetinizi bir gözden geçirmek ister misiniz?
3— Komşularla, çevre ile iyi münasebetler kurarak üzüntülerine ortak olup sevinçlerini paylaşmak konusunda ne kadar ilgili davranıyorsunuz?
— Böyle vefalı bir dostluğunuz var mı komşularınıza karşı?
4— Küskün ve ihtilaflı insanların arasına girip barıştırma gayretiniz ne nispette?
— Bu konuda dostlarınızı memnun eden halleriniz oluyor mu?
5— Musibet ve hastalıklara maruz insanları ziyaret edip yardımda bulunma anlayışınız ne durumda?
— Var mı böyle kara gün dostu olma özelliğiniz?
6— Helal kazancı hayatın hedefi bilerek çalışmak, haramdan ise yılandan, akrepten kaçar gibi kaçma titizliği göstermek.
— Bu konudaki hassasiyetiniz ne durumda? Haramlara karşı tavrınız açık ve kesin mi?
7— Üzüntü, sıkıntı ve mahrumiyet devrelerinde ümitsizliğe düşmemek, ‘Bu da geçer yaHu!’ diyerek ayakta kalmayı başarmak.
— Böyle zor devrelerde moraliniz sağlam kalıyor, zorluğu atlatabileceğinize inanıyor musunuz?
8— Başınıza gelenler konusunda Allah’ın takdiri diyerek kadere rıza ile bakmak, olayların arkasında hikmetlerin olabileceğini düşünerek sonucu sabırla beklemeye yönelmek.
— Yani kaderinize rıza ile bakıyor, davranışlarınızı teslimiyetle sürdürüyor musunuz?
9— İmkânlarınız müsait olsa bile iktisatla yaşamayı tercih etmek, israflı hayattan uzak durmak konusunda tavrınız kesin mi?
— Özel bir dikkatiniz var mı israftan kaçınıp iktisatlı yaşama konusunda?
10— Topluma faydalı hizmetler verenlerle ilginiz var mı, desteğiniz söz konusu mu?
— Varsa, bunu yeterli bulmuyor, keşke daha fazlasını yapabilsem diye hayıflanıyor musunuz?
Dikkat: Rabb’imizin sevdiği bu güzel hallerin yarısından fazlasına sahipseniz, hayrınız şerrinize galip demektir ki, bu halinizle kurtulanlardan sayılabilirsiniz. Şayet bu güzel hallerin daha fazlasına sahipseniz, Rabb’imizin rahmetini celbeden halleri nefsinde toplayan bahtiyarlardan biri olarak şükür duygusuna girebilirsiniz. Yeter ki çoğalttığınız bu güzel hallerinizi ömür boyu sürdürme azim ve aşkında olasınız.
Ahmet şahinin yazısı

Konuşulan konu ...Rabbimin o en güzel isimlerini gör ve göster bir bir. Biteni, söneni, gideni, geçeni değil, bitme

 

Alıntı

...Rabbimin o en güzel isimlerini gör ve göster bir bir. Biteni, söneni, gideni, geçeni değil, bitme

Sevemez kimse beni, Senin sevdiğin kadar

ZİKİR title=

Bir düşün…

Çok değil sadece birkaç dakika…

Şöyle sıyrıl şu günlük ve gündelik işlerden, şu gölgeler ve sahteler dünyasından.

Sonra düşün bir an…

Adam gibi düşün, ama ‘düşünen adam’ gibi değil.

İnsanca, mü’mince düşün…

Şimdi seni sevenler var ya…

Şu seni seviyorum diyenler…

Rüzgâr gibi peşinden koşturanlar var ya…

Onlar neredeydi bir zamanlar?

Bir düşün…

Onlar seni, ancak sen var olduktan, yani sen yaratıldıktan sonra bildiler ve çok sonra sevdiler. Öyle değil mi?

Seni seviyorum diyenler için; önce senin ve sonra da sevgi denen şeyin var olması gerekliydi. Öyle değil mi?

Eğer sen olmasaydın ve yaratılmasaydın kim bilecekti seni? Kim haberdar olacaktı senden?

Nasıl sevebilir, nasıl “Seni seviyorum” diyebilirdi, şimdi çevrende dönüp duran insanlar.

Seni, yani henüz olmayanı, yok olanı kim bilebilir, kim sevebilirdi ki?

Hatırlamaya çalış!

Sınırlı da olsa, hayal ve hafızanın izini sür. Seni götürebildiği yere kadar git.

Hatırlamaya çalış!

Bir yerde durman gerekir ama işte tam orada dur:

Sen yoktun, dünya da yoktu, hiçbir şey yoktu bir zamanlar. Ama her şeyi bir Bilen, seni bir Bilen vardı. O bir olan Allah’tı (cc). Ve sadece O vardı.

O en sevgili, O en şefkatli ve O en merhametli Rabbin vardı. O’ndan başka hiçbir şey yoktu.

İşte O bütün Âlemlerin Rabbi’dir. Kur’ân bize O’nu şöyle tanıtır:

“O, göklerin, yerin ve bunlar arasındaki her şeyin Rabbi’dir.” (Şuarâ Sûresi, 24)

O’nun rahmeti ve sevgisi her şeyin önündedir ve üstündedir.

  

Evet, seni sevenler de yoktu bir zamanlar. Ne annen, ne baban ve ne de en yakınların. Hiçbir şey yoktu. Ve sen bu uzun yolculuğun hiçbirinin farkında bile değilken, sadece Rabbin için yok, yoktu. Dilediği vakit, saat geldiğinde seni yokluktan varlığa, karanlıktan aydınlığa çıkardı.

Rabbin seni, sen yokken de biliyordu ve O’nun sonsuz ilminde hep vardın. Seni sen yokken sadece O biliyor, O seviyordu. Ve sevdiği için de seni var etti. O’nu bilmen ve O’nu tanıyıp sevmen için seni bu dünyaya gönderdi. Başkaları seni var olduğun için sevdiler. Anlayacağın onlar seni şartlı sevdiler.

Oysa Yüce Rabbin seni şartsız sevdi. Hatta seni sevmesi için var olman bile gerekmezdi. O seni yaratınca bilmedi. Yaratmadan önce de biliyordu. O sonsuz ilmiyle ve sonsuz kudretiyle seni yaratmayı diledi ve var etti. Unutma, sen O’nun, o sonsuz ilminde hep vardın…

Seni yaratmakla, kendini sana bildirdi, seni senden ve kendi varlığından haberdar etti.

Bu müthiş ânı kaçırma hayatından. Çıkarma hiç aklından. Hatırla zaman zaman.

Hatırla ki, yanlışlara düşmekten ve korkulara kapılmaktan kurtulasın.

Seni O’ndan başka hiç kimse böyle güzel sevmedi; sevemez de. Sevemezdi de, sevemeyecek de.

O’nun sevgisi hep en başta ve hep en önde…

Sevenler, “Seni seviyorum” diyenler, hepsi bir bir çekip gidecekler bir gün. Sadece O’nun sevgisi kalacak seninle…

Onun için dinleme içi boş sözleri, gerçek sevgiden nasipsizleri dinleme. Dinleme o palavra şarkıları, o bomboş lâfları. Dinleme...

“Sevemez kimse seni, benim sevdiğim kadar” diyenlere. Sen, “Sevemez kimse beni, Rabbimin sevdiği kadar” de…

Gerçek sevginin yolunu bil ve bul. Bulamayanlara da göster.

Ben bir aynayım. “Aynayı değil, siz aynadaki görüntünün, o tecellînin, o bir anlık cilvenin kaynağını sevin asıl,” de ve doğru adresi göster onlara… Bir ayna tut yüzlerine. Bir ışık ol karanlık bakışlara, sevgide adresi şaşırmışlara.

Rabbimin o en güzel isimlerini gör ve göster bir bir. Biteni, söneni, gideni, geçeni değil, bitmeyeni gör, batmayanı gör… Gitmeyeni, geçmeyeni ebediyen ölmeyeni, sönmeyeni bil ve bildir.

Kim sevebilir seni O’ndan başka, kim bilebilir seni O’ndan başka. Gerçek sevginin yolunu kaybedenlere, ışık parmağınla doğru adresi göster: Ve konuş: Parmağım güneşi gösterirken, parmağıma değil, güneşe bakın. Bana takılmayın.

Yanılmayın, bir zerrede, bir tecellîde boğulup aldanmayın.

Bu makamda söz senin; konuş, sözün yettiği kadar. Konuş konuşabildiğin kadar.

Melekler bile bu şahitliğine hayran kalsınlar. Ve de ki; “Sevemez kimse beni ‘Senin’ sevdiğin kadar Allah’ım!”

Sevemezler, sevseler de yalan severler. Yok öyle kimseler. Sende seni sevenler, hakikati halde seni değil kendilerini seviyorlar. Aldanma, inanma, yanma. Bir tek senin sevgindir bu dünyada gerçek olan Canım Allah’ım.

Bir tek Senin sevgin…

O sevginin bir katresi, bir zerresi bile yeter bize…

Bunu da anlamayanlara “Sözler”i aç, nurlardan şu cümleyi oku:

“…Her bir isminde mânevî çok hazine-i ihsan ve kerem bulunan bir Mahbub-u Ezelinin,

elbette bir zerre muhabbeti, kâinata bedel olabilir. Kâinat, O’nun bir cüz’î tecelli-i muhabbetine bedel olamaz.”

(Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, 24. söz) http://www.yeniasya.com.tr

Selim GÜNDÜZALP

Duaların en güzeli Fatiha title=

Konuşulan konu KANDİLİNİZ MÜBAREK OLSUN

 

Alıntı

KANDİLİNİZ MÜBAREK OLSUN
Regaib Gecesi

 

Aziz ve sıddık kardeşlerim ve fedakâr ve sadık arkadaşlarım!

Evvelâ: Sizin, bu mübarek şuhur-u selâse ve içindeki kıymetdar leyali-i mübarekeleri tebrik ediyoruz. Cenab-ı Hak, herbir geceyi sizin hakkınızda birer Leyle-i Regaib ve Leyle-i Kadir kıymetinde size sevab versin, âmîn. ( Kastamonu Lahikası, 84 ) 

Regaib Nedir? 

Regâib, arapça bir kelimedir ve "reğa-be" kökünden gelmektedir. "Reğa-be", kelime olarak, herhangi bir şeyi istemek, arzulamak, ona karşı meyletmek ve onu elde etmek için çaba sarf etmek demektir. "Reğîb" kelimesi ise, "reğabe"'den türemiş olan bir isimdir ve kendisine rağbet edilen, arzulanan, taleb edilen şey demektir. Müennesi, "reğîbe"dir. "Reğîbe"nin çoğulu da "reğâib" dir. Kelime olarak "Regâib"in aslı budur. 

Receb’in ilk cuma gecesine Regaib gecesi denir. Bu geceye Regaib gecesi ismini melekler vermişlerdir. Her Cuma gecesi kıymetlidir. Bu iki kıymetli gece bir araya gelince, daha kıymetli oluyor. Allahü teâlâ, bu gecede, müminlere, ragibetler [ihsanlar, ikramlar] yapar. Bu geceye hürmet edenleri affeder. Bu gece yapılan dua kabul olur, namaz, oruç, sadaka gibi ibadetlere, sayısız sevaplar verilir. Regaib gecesini ibadetle geçirmeli, kazası olan, hiç değilse bir günlük kaza namazı kılmalı! Kazası olmayan da nafile namaz kılar, Kur’an-ı kerim okur, tesbih çeker, tövbe istiğfar eder. Perşembe günü oruç tutup, gecesini de ihya etmek çok sevaptır. Receb ayında oruç tutmak faziletlidir. 

Peygamberimiz (a.s.m)’ ın Ramazan ayından sonra en çok oruç tuttuğu ay Receb ayıdır. Bu Receb ayında oruç tutmanın muazzam, muhteşem sevabları var. 

Bir de bu ayda sevablar kulların defterlerinin sevab hanelerine, bol bol dökülmesi dolayısıyla da recebül esabb denmiştir. Yâni, sevabların bol bol, şarı şarıl, gürül gürül döküldüğü ay demek... Sabbe, Arapçada dökmek demek... Nehrin de böyle dağlardan çağlayarak şaldur şuldur akıp da döküldüğü yere münsab derler; o da aynı kökten... Receb-ül esabb; Allah'ın rahmetinin cûşa gelip, ikram ü ihsanâtının şarıl şarıl, güldür güldür kullara geldiği ay demektir. 

Arifler ve din alimleri kitaplarında yazmışlar ki, bu ay ekim, ekme, ziraat ayıdır. Sevaplı işler, oruç tutmak, tevbe etmek vs. güzel şeyler yapılır. Bir mahsulün ekilmesi gibi ziraat, ekim ayıdır. Şa'ban bakım ayıdır. Ramazan biçim ayıdır, yâni mahsulün alındığı aydır demişler. Demek ki Receb ayı, bizi Ramazan ayına hazırlayan bir mevsimin ilk adımı olmuş oluyor. 

Onun için, "Receb ayı tevbe ayıdır." demişler. Yâni kul ne yapacak?.. "Yâ Rabbi! Ben anlayamamışım, hatâ etmişim, bilememişim, suçluyum, kusurluyum; beni affet..." diyerek hatâsını itiraf edip, hatâsından dönerek, Cenâb-ı Hakk'ın yoluna girecek. 

Şa'ban ayı ibadetlere devam etme ayıdır. Ramazan da mükâfatlarını alma ayıdır. Böyle çeşitli kelimelerle bu ayların birbirleriyle irtibatlı olduğu beyan edilmiştir. 

Regaib ile ilgili ayet-i Kerimeler: 

Regâib kelimesi Kur'an'da geçmemektedir. Ancak "reğabe"den türemiş olan çeşitli kelimeler, Kur'ân'da sekiz yerde geçmekte ve "reğabe"nin ifâde ettiği mana için kullanılmaktadır . 

Ayrıca, "Şüphesiz Allah’ın gökleri ve yeri yarattığı günkü yazısına göre ayların sayısı on ikidir. Bunlardan dördü haram aylardır. İşte bu, Allah’ın dosdoğru kanunudur. Öyleyse o aylarda kendinize zulmetmeyin." (Tevbe Suresi, 36) Hz. Peygamber’in ( a.s.m ) ( aşağıda hadisler bölümünde bulunan) bir hadisinde, ayet-i kerimede işaret buyurulan haram ayların, Zilkade, Zilhicce, Muharrem ve Recep ayları olduğu vurgulanmaktadır: " 

Receb Ayı ve Regaib Gecesi ile İlgili Hadis-i Şerifler: 

• Allahü teâlâ, Receb ayında oruç tutanları mağfiret eder. [Gunye] 
• Receb-i şerifin bir gün başında, bir gün ortasında ve bir gün de sonunda oruç tutana, Receb’in hepsini tutmuş gibi sevap verilir. [Miftah-ül-cenne] 
• Ramazan ayı dışında Allah rızası için bir gün oruç tutan, iyi bir yarış atının bir asırda alacağı mesafe kadar Cehennemden uzaklaşır.) [Ebu Yala] 
• Şu beş gecede yapılan duâ geri çevrilmez. Regaib gecesi, Şabanın 15. gecesi, Cuma, Ramazan bayramı ve Kurban bayramı gecesi.) [İbn-i Asâkir] 
• “Receb-i Şerîf’in birinci gününde oruç tutmak üç senelik, ikinci günü oruçlu olmak iki senelik ve yine üçüncü günü oruçlu bulunmak bir senelik küçük günahlara kefaret olur. Bunlardan sonra her günü bir aylık küçük günahların af ve mağfiretine vesile olur.” buyuruyorlar. (Camiu-s sağir) 
• İbn-i Abbas -radiyallahu anh- Hazretleri: “Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Recep ayında bazen o kadar çok oruç tutardı ki, biz O’nu hiç iftar etmeyecek zannederdik. Bazen de o kadar çok iftar ederdi ki, biz O’nu hiç oruç tutmayacak zannederdik.” buyurmuştur. (Müslim) 
• Muhakkak zaman, Allah’ın yarattığı günkü şekliyle akıp gitmektedir. Yıl on iki aydır. Bunlardan dördü haram aylardır. Ve üçü ard arda gelmektedir. Zilkade, Zilhicce, Muharrem bir de Cemaziye’l-âhirle Şaban ayları arasında gelen Mudar kabilesinin ayı Recep ayıdır." (Buhârî, Tefsir, Sure, 8,9) 
• "Recep ayı Allah’ın ayı, Şaban benim ayım, Ramazan da ümmetimin ayıdır." (Aclûnî, Keşfu’l-Hafâ, 1/423) 
• Yine mübarek üç aylardan ilki olan Receb ayının önemi ve değeri hakkında Enes b. Malik ( r.a. )'dan şöyle rivayet edilir: Receb ayı girdiğinde Hz. Peygamber şöyle derdi: "Allahım! Recep ve Şaban'ı bize mübarek kıl ve bizi Ramazan'a ulaştır." (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/259) 
• Receb’in ilk cuma gecesini ihya edene, Allahü teâlâ, kabir azabı yapmaz. Duâlarını kabul eder. Yalnız, 7 kimsenin duasını kabul etmez: Faizci, Müslümanları aşağı gören, ana babasına eziyet eden, Müslüman olan ve dinin emirlerine uyan kocasını dinlemeyen kadın, çalgıcı, livata ve zina eden, beş vakit namazı kılmayan. [Bu günahlardan vazgeçmedikçe, duaları kabul olmaz.] [Saadet-i Ebediyye] 
• Receb büyük bir aydır. Allah bu ayda hasenatı kat kat eder. Receb ayında bir gün oruç tutana, bir yıl oruç tutmuş gibi sevaba kavuşur. 7 gün oruç tutana, Cehennem kapıları kapanır. 8 gün oruç tutana Cennetin 8 kapısı açılır. On gün oruç tutana, Allah istediğini verir. 15 gün oruç tutana, bir münadi, “Geçmiş günahların affoldu” der. Receb ayında Allahü teâlâ Nuh aleyhisselamı gemiye bindirdi ve o da, Receb ayını oruçlu geçirdi. Yanındakilere de oruç tutmalarını emretti. [Taberânî] 
• Kim Receb ayında, takva üzere bir gün oruç tutarsa, oruç tutulan günler dile gelip “Ya Rabbi onu mağfiret et” derler. [Ebû Muhammed] 
• Hz. Aişe ( r.a ) validemiz, “Resûlullah, pazartesi ve perşembe günleri oruç tutmaya çok önem verirdi.” buyuruyor. Çünkü Hadis-i Şerifte, “Ameller Allahü teâlâya pazartesi ve perşembe günleri arz edilir. Ben de amelimin oruçlu iken arz edilmesini istiyorum.” buyururdu. (Tirmizî) 
• Receb ayında yapılan dua kabul edilir, günahlar affedilir. Bu ayda günah işleyenin cezası da kat kat olur. Hz. Hüseyin ( r.a) anlatır: 
“Kâbe’yi tavaf ederken, yanık sesle Allahü teâlâya dua eden bir kimsenin sesini işittik. Babam bunu çağırmamı emretti. Güzel yüzlü, temiz bir kimseydi. Ancak sağ tarafı felç olmuş, kurumuş, hareketsiz idi. Ona, “Sen kimsin, durumun ne böyle?” dedim. O kimse dedi ki: 
“Adım Menazil... Ben çalgı çalmak, şarkı söylemekle şöhret salmış, Arabistan’ın ünlülerinden bir gençtim. Hep nefsin arzuları peşinde koştum. Receb ve Şaban aylarında bile, bu günahlara devam ederdim. Salih babam, beni bu günahlardan kurtarmaya çalıştı. Bana, “Allahü Teâlânın azabı şiddetlidir, bir anda kahredebilir. Kötü arkadaşlardan vazgeç, bu kötü işleri bırak! Melekler ve bu aylar senden şikâyet ediyorlar” dedi. Nasihate hiç tahammülüm yoktu. Babamın üzerine yürüyüp, döverek susturdum. Üzüntülü ve kırık kalble, “Bu aylarda oruç tutup, geceleri ibadet ediyorum. Beytullah’a gidip şerrinden korunmak için, Allahü teâlâdan yardım dileyeceğim” dedi. Bir hafta oruç tutup, Kâbe’ye giderek, “Ey Rabbim, mazlumların âhını yerde bırakmazsın. Bu ayda, bu mübarek yerlerde yapılan duaları red etmezsin. Hakkımı oğlumdan al, onu felç et!” diye dua etti. Henüz duası bitmeden sağ tarafım felç oldu. Beni gören, “Baba bedduasına uğramış kişi” derdi.” 
Hz. Hüseyin, “Baban bu hâline ne dedi?” buyurdu. O genç, “Babamdan özür diledim. Onun da babalık şefkati galip gelerek beni bağışladı. Beddua ettiği yerde, bu sefer şifa bulmam için hayır dua etmek üzere deve ile gelirken, devenin ürkmesi ile babam düşüp öldü. Şimdi çaresizim.” diyor. Hz. Ali bu felçli gence dua ediyor, Receb’de yaptığı bu dua bereketiyle de Hak teâlâ ona şifa ihsan ediyor. 

Regaib Gecesi ile İlgili Risale-i Nur’da Geçen İfadeler: 

Üstadımız! Nur talebelerinin okudukları bir eşi, bir benzeri daha dünyada olmayan "Cevşen-ül Kebir" isimli Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimiz Hazretlerinin duasını ve çok sevablı, çok nurlu, çok faziletli salavat-ı şerifelerinizi elde ettik, okumağa başladık. Sizin devam ettiğiniz bu pek kıymetdar, çok mübarek evradlar; bizim zikrimiz, bizim virdimiz oldu elhamdülillah! Fakat en ziyade Risaleleri okumağa gayret ediyoruz, ehemmiyet veriyoruz. Çünki Nur Risalelerini ne kadar sık sık okursak, bu dualardan daha ziyade feyz alıyoruz. Duaları, evradları mübarek gecelerde, hususan Leyle-i Regaib ve Leyle-i Mi'rac ve Leyle-i Berat, Leyle-i Kadir ve Cuma geceleri gibi vakitlerde okuyoruz. (Hanımlar Rehberi: 158) 

“Evvelâ: Tekraren hem sizin Receb-i şerifinizi ve Leyle-i Regaib’inizi tebrik, hem Safranbolu’lu kardeşlerimizin tebriklerine mukabeleten şuhur-u selâselerini ve dört leyali-i mübarekelerini ve Nurlarla gayet ciddî alâkalarını tebrik ederiz." (Emirdağ L. - 1: 166) 

Evvelâ: Seksen küsur sene bir ömr-ü manevîyi sizlere kazandıracak olan şuhur-u selâse-i mübarekeyi ve bilhassa bu geceki Leyle-i Regaib'i tebrik ediyoruz. (Kastamonu L.: 147) 

“Evvelen: Seksen sene bir manevî ömr-ü bâki kazandıran şuhur-u selâsenizi ve mübarek kudsî gecelerinizi ve leyle-i regaibinizi ve leyle-i mi’racınızı ve leyle-i beratınızı ve leyle-i kadrinizi ruh u canımızla tebrik ve herbir Nurcunun manevî kazançları ve duaları umum kardeşleri hakkında makbuliyetini rahmet-i İlahiyeden rica ve hizmet-i Nuriyede muvaffakıyetinizi tebrik ederiz." (Emirdağ L.-2: 121) 

Birinci Sualiniz: Mü'minin mü'mine en iyi duası nasıl olmalıdır? 
Elcevab: Esbab-ı kabul dairesinde olmalı. Çünki bazı şerait dâhilinde dua makbul olur. Şerait-i kabulün içtimaı nisbetinde makbuliyeti ziyadeleşir. Ezcümle: Dua edileceği vakit, istiğfar ile manevî temizlenmeli, sonra makbul bir dua olan salavat-ı şerifeyi şefaatçı gibi zikretmeli ve âhirde yine salavat getirmeli. Çünki iki makbul duanın ortasında bir dua makbul olur. Hem bi-zahr-il gayb yani "gıyaben ona dua etmek"; hem hadîste ve Kur'anda gelen me'sur dualarla dua etmek. Meselâ: 

Allahumme inni es’elukel afve vel-afiyete livelehu fid-dini ved-dünya vel-ahiret
Rebbenatina fid-dünya haseneten ve fil-ahireti haseneten ve gıne azabennar.

gibi câmi' dualarla dua etmek; hem hulûs ve huşu' ve huzur-u kalb ile dua etmek; hem namazın sonunda, bilhassa sabah namazından sonra; hem mevâki'-i mübarekede, hususan mescidlerde; hem Cum'ada, hususan saat-ı icabede; hem şuhur-u selâsede, hususan leyali-i meşhurede; hem ramazanda, hususan leyle-i kadirde dua etmek kabule karin olması rahmet-i İlahiyeden kaviyyen me'muldür. O makbul duanın ya aynen dünyada eseri görünür veyahut dua olunanın âhiretine ve hayat-ı ebediyesi cihetinde makbul olur. Demek aynı maksad yerine gelmezse, dua kabul olmadı denilmez; belki daha iyi bir surette kabul edilmiş denilir. (Mektubat) 

Mübarek Kandil Gecelerini Nasıl Değerlendirmeliyiz? 

1. Kur'an-ı Kerim okuyarak, 
2. Peygamberimiz ( a.s.m)’ın mübarek duası olan Cevşen-ül Kebiri okuyarak, 
3. Aile bireyleriyle birlikte günün mana ve ehemmiyeti hakkında sohbet ederek, 
4. Allah rızası için namaz kılarak, 
5. Hayatımızın geçmiş günleri ve yılları hakkında muhasebe yaparak, 
6. Günahlarımızın bağışlanması için Allah'tan af dileyerek, 
7. Sevgili Peygamberimize bol bol salât ve selâm okuyarak, 
8. Dünya ve ahirete ait dileklerimiz için dua ederek, 
9. Hastaları, yaşlıları ziyaret ederek; yoksulları, öksüz ve yetimleri sevindirerek, 
10. Eş, dost ve yakınlarımızla tebrikleşerek, 
11. Dargın ve küskünleri barıştırarak, değerlendirebiliriz


Regaib Gecesi Namazı Nasıl Kılınır? 

Regâib Gecesi Namazı: Bu geceyi ibâdetle geçirmenin sevabı pek çoktur. Bu gecede kılınacak namaz 12 rek’attir. Bu namazın kılınışı şöyledir: 

Her rek’atta fatihadan sonra üç kadir suresi ile 12 adette ihlas suresi okunur. Her iki rek’atta bir selam verilerek 12 rek’at tamamlanır. On ikinci rek’at kılınıp selam verildikten sonra yerinden kalkmadan yetmiş kere “ Allahumme salli ala Muhammedinin nebiyyil ummiyyi ve ala alihi” denilir. Sonra secdeye varılır. Secdede yetmiş kere “ subbuhun kuddusun Rabb-ul melaiketi verruhi” denir. 

Sonra secdeden kalkılarak ettahiyyatta oturulur. Ve yetmiş kere “Rabbiğfir ve erham ve tecavez ta’lemü” dedikten sonra tekrar secde edilir. Secdede yetmiş kere “ subbuhun kuddusun Rabb-ul melaiketi verruhi” dedikten sonra, isteklerimizi alemlerin Rabbine arz edilir. ( İhya ulumuddin, Bedir yayınları, 1974, c:1, s:555) 

Regâib namazını cemaatle kılmak bid'attir. Zaten terâvihten başka hiçbir nâfile namaz cemaatle kılınmaz. 

Konuşulan konu DAVA YÜREK İSTER…

 

 

DAVA YÜREK İSTER…
 
"Her bildiğini söyleme; ama her söylediğini iyi bil"
Cüneyd-i Bağdadi...
 
 
DAVA YÜREK İSTER…
 
Dava Bilal gibi kızgın kumlara ve taşlara rağmen Allah diyerek ölmektir.
Dava Yusuf gibi imtihana göğüs germek...
Köle olarak girdiği zindandan Peygamber gibi çıkmaktır
Hamza gibi binlerce can feda etmektir
Dava Halit Bin Ziyat gibi şehitlere karışmak
Dava Ebu Bekir gibi sadakat ister
Cenneti değil yalnız Allah 'ın rızasını diler
Dava Sahabe açken karnına iki taş bağlayan Peygamberin davasıdır
Dava atılan taşları tutup güller sunmaktır
Dava düşman olarak girilen kapıdan dost çıkmaktır
Dava bırakılan emaneti canı gibi korumaktır
Dava Sümeyye'nin örtüsü için canını vermesi Allah 'a canlarla gitmesidir...
Dava adaletin,sevginin,aşkın,dostluğun,sadakatin annesidir
Dava yüz yaşında bile olsa Allah 'tan şehadeti dileyen
Ebu Eyüp El-Ensari'nin mücadelesidir...
Dava ezanlarda tek yürek olmak secdelerde Allah 'a varmaktır Zulme direnme,haklının yanında,haksızın karşısında olmaktır
Dava bir yetim görüldü mü koruma ve okşama Resul'ün bile
Bir yetim olduğunu unutmama davasıdır
Bu dava gönül ister,çokluk değil ,birlik ister;bu dava yüreğiyle sevgiyle
Devleşerek iman ister...
Dava safını belirlemek ,imanını güçlendirmek
Senin rızan için ben buradayım ya Rabbim diyebilmektir...
Dava çakıl taşları kadar,denizler kadar çok günahı bile olsa
Onu affederek bir Allah'a sahip olduğunu bilme davasıdır...
Allah sabrımızı daim,azmimizi baki,davamızı mübarek kılsın
Amin...
 
 
''ALLAH'ın hoşlanmadığı şeyleri yapıp duruken,
kendinin hoşuna giden şeyleri ALLAH'tan istemekten utan.''
Zunnun-u Mısrı
 
(Copyright ©2009 KARDELEN™  )'DEN  ALINTI

 
Ebu Cehil'lere dur deme...
Zalimlere göğüs germe...

Konuşulan konu Aşkım miracım olsun Aşkıma şahit ol Allahım .....

 

Alıntı

Aşkım miracım olsun Aşkıma şahit ol Allahım .....
            

Dünya müminin zindanıymış,

Bunaldım bu zindandan Allah’ım!

Yüreğimdeki sevgini öyle büyüt, öyle büyüt ki,

 
Yüreğim artık bu dünyaya sığmaz olsun..

Aşkım miracım olsun Allah’ım, Aşkım miracım olsun!

Kalbim bir Burağa dönüşsün ve beni alıp sana getirsin.

Yedi kat göğü aşkınla aşıp huzuruna varayım,

Huzurunda başımı secdeye koyayım,


sonsuza dek hep öyle kalayım yarab!


Öyleyken bir kere nazar et,


Bir kere “Kulum!” de, kendimden geçeyim yarab!..


Ey Azrail! Sen ne güzel bir meleksin!..


Beni vuslatıma erdirir misin?


Sevgili’ye götürür müsün beni?


Kurtarır mısın beni bu dünya zindanından?..

Ey bizleri yoktan aşkıyla vareden şanı yüce Allah’ım!


Beni aşkınla varettiğin gibi, aşkınla yaşat ve aşkınla yanına al!


Ya Fettah! Gönül kapılarımı sevgine aç!


Ya Latif! Bana sevgini, mağfiretini,


bana cennetini, cemalini lutfet!


Sevdiklerini sevmeyi nasip et Allah’ım!


Ya Vedud! Ey sevgiyi vareden, sevgiyle vareden!


Ey aşkı yaratan!


Aşkın kaynağı, Aşkın merkezi, Aşkın ve aşıkların kıblesi!


Ey en çok seven ve en çok sevilen,


Ve sevilmeye en çok layık olan Allah’ım!


Ey En Büyük Sevgili! Bana sevgini bahşet!.


Ya Veli! Dostların en iyisi, en yücesi,


Dostların en güzeli, en mükemmeli!


Ey en büyük dost!


Beni kendine, kendini bana dost kıl!


Ya Semi! Ey her şeyi duyan Allah’ım!


Sana söylediğim bu sevgi sözcüklerini duyuyorsun. Sen de sesini

bana duyur Allah’ım!.


Ne olur bana da söyle “Ey mutmain nefs! Razı olmuş ve razı

olunmuş olarak gel!” diye…

 
Ya Basir! Ey herşeyi gören Allah’ım!


Garipliğimi, aczimi,


kusurlarımı, günahlarımı görüyorsun yarab!


Huzurunda bükülen boynumu, secdeye varmış başımı,


Pişmanlıkla ve aşkınla döktüğüm gözyaşlarımı,


yüreğimdeki sevgini görüyorsun!


Sana layık olmasa da Allah’ım,


Ettiğim secdeler hakkı için,


Döktüğüm gözyaşları hakkı için,


Yüreğimdeki aşkın hakkı için beni bağışla ve cennetine al!


Al ki; senin beni gördüğün gibi, ben de seni göreyim,

 
Cennetinde cemalini seyredeyim,

 
Cemalinle kendimden geçeyim yarab!


Ya Hay, Ya Muhyi! Alem seninle hayat bulur.


Seni bilmeyenler, seni sevmeyenler birer ölüdür.

 
Aşkından mahrum edip de beni öldürme!


Bana aşkınla hayat ver yarab!


Ya Hak! Ezelden ebede varolan tek gerçek sensin Allah’ım!


Beni bu yalan dünyadan kurtar!


Beni sevgi ülkesine, mutluluk ülkesine, beni cennetine al yarab!


Ya Vekil! Dua, secde ve gözyaşıyla sana yöneldim,

 
Sana tevekkül ettim, Sana güvendim! Vekilim yalnızca sensin! Sen

 ne güzel bir vekilsin yarab!


Sen bana yetersin, aşkın bana yeter yarab!


Ya Zahir! Ey varlığı apaçık deliller ile aşikar olan Allah’ım!


Alemdeki her zerre seni haykırıyor!


Ruhum varlığını, yüreğim aşkını haykırıyor Allah’ım!


Ya Batın! Ey varlığı gözle görülemeyecek gizli hazine!


Nuru binlerce perdenin ardından bile yakıp kavuran,


Bu fani gözlerin görmeye dayanamayacağı güzellikte olan Allah’ım!

Zahirimi de, batınımı da nurunla nurlandır,


aşkınla güzelleştir yarab!


Ya Vahid! Şirke düşmeme izin verme!


Yüreğime sevmediklerinin sevgisini yerleştirme!


Ya Hamid! Ey övülmeye layık olan Allah’ım!


Seni hakkıyla övmekten acizim,


Kelimeler yetersiz kalıyor seni övmeye!


Yüreğim sevginin diliyle övüyor seni yarab!

 
Ya Şehid!


İlim ve kudretiyle ezelden ebede herşeye şahid olan Allah’ım!


.


Aşkıma şahit ol!


Aşkıma şahit ol!



Yüreğimdeki sevginle şehid olarak ruhumu al,


Huzuruna senin için dökülen kanlarımla geleyim yarab!


Ya Hakim! Ey herşeye hükmeden Allahım! Kalbime hükmet!


Ey hakla batılın arasını ayıran!


Benimle yalan dünyanın arasını ayır!


Ey hüküm ve hikmet sahibi,


hükmüne herkesin boyun eğdiği Mevlam!


Yüreğimdeki sevginle sana boyun eğiyorum,


teslimiyetimi kabul et!


Ya Alim! Ey herşeyi bilen Allah’ım! Bana kendini bildir!


Seni sevdiğimi biliyorsun, bana da beni sevdiğini bildir yarab!


Ya Melik! Ey herşeyin sahibi olan Allah’ım!


Bedenimin, ruhumun, yüreğimin sahibi olan Allah’ım!


Ey sevgimin sahibi olan Mevla’m! Beni sevginin sahibi kıl!

 
Ya Kerim! Ey keremi bol olan


ve karşılık beklemeden ihsanda bulunan Allah’ım!


Sevginin sağnak yağmurları altında sırılsıklam ıslat beni!.


Ya Selam! Ey kullarını kurtuluşa erdiren Allah’ım!


Selamın ve sevgin her an üzerime olsun!


Sevginle, selamınla kurtuluşa erdir beni!


Ya Rezzak! Ey herşeye rızkını veren Allah’ım!


Ruhumun, yüreğimin rızkı aşkındır! Aşkınla rızıklandır beni!


Ya Hafiz! Ey her şeyi koruyan Allah’ım!


Beni; yüreğimdeki aşkının düşmanı olan şeytandan


ve onun yoldaşlarından koru!


Ey hiçbir şeyi unutmayan Mevla!

 
Seni unutan, senin de unuttuğun kullarından eyleme beni!


Ya Tevvab! Ey tövbeleri kabul eden!


Yapmış olduğum tövbeleri kabul et!


Bir daha yapmamak için bana güç ver!


Ya Rahman, Ya Rahim, Ya Gaffar!


Ey affetmeyi seven Allah’ım!


Ne olur, ne olur affet beni!..


Sevgimin hatrına bağışla beni yarab!


Ya Kahhar! Ey kahredici Allah’ım!


Sevginden mahrum ederek kahretme beni!


Ya Aziz! Beni sevginden yoksun bırakıp da zillete düşürme!

Sevginle aziz kıl beni!


Ya Meyyit! Ey öldüren Allah’ım! Aşkınla öldür beni!


Ya Bais! Ey dirilten Mevlam! Aşkınla dirilt beni!


Ya Hasib! Ey kullarını hesaba çekici olan Allah’ım!


Aşkınla hesaba çek beni!


Ya Kadir! Ey kuvvet ve kudret sahibi!


Bana emanetini ve sevgini taşıyabilme gücü ver!


Ey herşeyi kendine boyun eğdiren!


Kudretinin karşısında boyun büktüm, acizim.


Ben sensiz ben bir hiçim, aşkınla varet beni yarab!


Ya Samed! Ey kimseye muhtaç olmayan, her şeyin kendisine muhtaç

olduğu Rabbim!


Sana muhtacım! Nuruna muhtacım! Aşkına muhtacım!


Beni senden ayırma! Beni Aşkından ayırma!

 
Ya Rafi! Ey hak edenleri yücelten Allah’ım!


Aşkınla kendine yücelt beni!


Ya Hadi! Ey hidayete, doğru yola erdiren Allah’ım!


Yoluna erdir beni! Aşkına erdir yüreğimi!


Ya Gani, Ya Muğni! Ey zengin olan, zengin eden Allah’ım!


Asıl zenginlik sevgine sahip olmaktır! Sevginin zengini kıl beni!

Aşkının zengini kıl beni!

Ya Nur! Alemleri ve gönülleri aydınlatan,


nur üstüne nur olan Allah’ım!


Nurunla nurlandır yüzümü,


Nurunla nurlandır bedenimi,


Nurunla nurlandır yüreğimi…


Ya Sultan! Kendine esir et beni!


Ya Canan! Kendine meftun et beni!


Ya Allah!

 
Ya Allah!


Ya Allah!


Ey En Büyük Sevgili!


Ben seni çok seviyorum yarabbi, ne olur sen de sev beni!


Varsın hiç kimse bilmesin beni,


Varsın hiç kimse sevmesin beni,

 
Yeter ki sen sev beni Allah’ım, yeter ki sen sev beni!….

İlan-ı Aşk

Konuşulan konu <<<<<<<< AL SANA LEYLA >>>>>>>>

 

İNSAN RABBİNİ TANIDIĞI KADAR İNSANDIR!!!

Arayan belasını da, Mevlasını da bulur derler. Aramak, ihlasla istemek, buna kavuşmak için azimle çalışmak demektir. Bir şeyi iyi yapmak, onu çok ve devamlı yapmakla mümkündür. İnsan zamanla o işin ustası olur. Allah yolunda azimle çalışan da Allahü teâlânın rızasına kavuşur. İnsan sevdiğini çok anar. Çok anınca ikisi arasında bilmediğimiz bir şekilde muhabbet hasıl olur. Onun için neyi aradığımıza, neyi çok andığımıza dikkat etmeli.

Delikanlının biri, ilk görüşte bir kıza âşık olmuş, kızın haberi yok. Kızın evini öğrenir, gider babasına kızıyla evlenmek istediğini söyler. Bunu ne kız tanır, ne annesi tanır ne de babası. Dolayısıyla adam kovar bunu.

Delikanlı da o bölgede olan evliya bir zata gitmiş, durumu anlatmış:

- Ben o kıza ilk görüşte aşık oldum, gittim istedim, beni kovdular. Ne olur bu işe bir çare bulun, beni o kızla evlendirin.

- Dediklerimi yaparsan, bu çok kolay.

- Efendim ne isterseniz yaparım, yeter ki o kızla evleneyim.

- Kızın adı ne?

- Leyla.

Bunun üzerine, o mübarek zat, genci bir odaya kapatır. Ona der ki:

- Burada Leyla Leyla diye bağır. Namaz, abdest, yemek haricinde bu odadan çıkma ve devamlı Leyla Leyla diye bağır; sevgi ve talebinde samimi isen merak etme Leyla’ya kavuşursun.

Aşık genç, inanamamış ama; başka çare olmadığı için bağırmaya devam etmiş.

Üçüncü gün genç bir kız dergaha gelir. Hoca efendiyle görüşmek istediğini söyler ve der ki:

- Efendim üç gün önce bize bir genç geldi, beni çok sevmiş, evlenmek istiyordu. Bunu hiç tanımıyorduk, ben de dahil olmak üzere ailece onu kovduk gitti. Sonra ne olduysa yavaş yavaş o gence kalbim meyletmeye başladı, derken ben de ona aşık oldum. Ben de şimdi onunla evlenmek istiyorum ama kimdir, nerdedir, hiç tanımıyoruz. Onu bulmanız için, yardım etmeniz için geldim.

Bunun üzerine mübarek zat, gencin bulunduğu odanın kapısını açar, al sana Leyla der.

Delikanlı, bakar ki gerçekten Leyla gelmiş. Demek ki başka şey isteseydim ona da kavuşacaktım diyerek, Leyla'dan vazgeçip hocanın talebesi olur.

 

 

Konuşulan konu <<<<<< ÜÇ İHTİYAR MİSAFİR >>>>>>

 

Alıntı

<<<<<< ÜÇ İHTİYAR MİSAFİR >>>>>>

Bir kadın, kapıdan dışarı çıktığında, bembeyaz sakallı üç ihtiyarın kendi evinin önünde oturduklarını görür.'Ben sizi hiç tanımıyorum, der...
Ama aç ve susuz olmalısınız... Lütfen içeriye gelin de sizlere bir şeyler ikram edeyim...'
'Evin erkeği içerde mi?' Diye sorar adamlar.
'Hayır, der kadın. Şu an evin dışında.'
'O evde olmadığı sürece bizim bu eve girmemiz mümkün değil...' diye cevap verirler.
Akşam olup kocası eve döndüğünde kadın olanları anlatır.
'Peki, onlara söyleyebilir misin, der adam. Ben evdeyim artık, bu eve gelebilirler...'
Kadın dışarı çıkıp bu kişileri içeri davet eder.
Ama bu defa da;
'Hepimiz aynı anda içeri girmeyiz' der yaşlı adamlar.
.....
Kadın öğrenmek ister;
'Niye giremezsiniz?..'
İhtiyarlardan biri açıklar:
'Onun adı ZENGİN, der bir arkadaşını göstererek.
Diğeri BAŞARI...
Ben ise SEVGİ...'
***
Sonra ekler;
'Şimdi içeri gir ve kocanla konuş. Hangimizi evinizde istersiniz?..'
.....
Kadın içeri girip söylenenleri kocasına anlatır. Adam duyduklarıyla neşelenerek;
'Ne güzel, der. Madem öyle, Zengin’i içeri çağıralım ve evimizi zenginlikle doldursun...'
Karısı itiraz eder;
'Canım, niçin Başarı’yı çağırmıyoruz?'
Bu sırada, evin diğer köşesinde bulunan gelinleri konuştuklarını duyar. Koşarak gelir ve kendi fikrini söyler;
'Sevgi’yi çağırsak daha iyi olmaz mı? Evimiz sevgiyle dolar!..'

***
'Gelinimizin teklifini dikkate alalım, der adam karısına...
Dışarı çık ve bizim misafirimiz olması için Sevgi’yi davet et.'.....
Kadın dışarı çıkar ve yaşlı adamlara sorar;
'Hanginiz Sevgi idi?
Lütfen içeri gel ve misafirimiz ol...'
Sevgi ayağa kalkar ve eve doğru yürümeye başlar.
Fakat diğer iki yaşlı adam da onu takip ederler..
Kadın şaşırmış bir halde Zengin ve Başarı’ya sorar;
'Ben sadece Sevgi’yi davet ettim, siz niye geliyorsunuz?'
Zengin ve Başarı bir ağızdan cevap verirler:
'Eğer Zengin’i ya da Başarı’yı davet etmiş olsaydın diğer ikisi dışarıda kalırdı.
Ama sen Sevgi’yi davet ettin...
O nereye giderse biz de ardından oraya gideriz.
Çünkü nerede Sevgi varsa, orada Başarı ve Zenginlik de vardır!..'

 

 

 

 

 

tevbe

 
 
Dünya imtihanında içine düştüğümüz karanlıktan çıkış için tek bir yol var. Davetin, çağrının geldiği yöne dönmek ve nefsin, şeytanın hilelerine kulak asmadan yürümek... İşte bu yürüyüş tevbedir ve sonu aydınlığa çıkıştır.

İnsan, günah, hata, suç ve başkaldırıyla dolu dünyanın zulmetli atmosferinde gününü gün etmeye çalışıyor. Yüce Yaratıcısı onu kulluk göreviyle yeryüzüne göndermişken, o tam bir gaflet ve zavallılıkla Yaratıcısı’na itaati bir türlü beceremiyor. Yaptığı çoğu şey de kusurlu.

Gafletine gaflet katan günahlardan her tattığında, hakkı gören gözü daha bir körleş
ip, nazargâh-ı ilâhi olan kalbi daha bir kararıyor. Bu nedenle arınıp temizlenmeye muhtaçtır insan. Tıpkı kirli bir elbisenin temizlenmesi gibi...
Peki nedir onu temizleyip ak-pak edecek olan?
Elbette ki tevbe...

Yeniden doğmuş gibi

Günahlarla kirlenen insanoğlunun tek kurtuluş ümididir zira tevbe. Nitekim Hak Tealâ Hazretleri bu gerçeğe şöyle işaret buyurur: “Ey iman edenler! Hep birden Allah’a
tevbe ediniz ki kurtuluşa eresiniz.” (Nur, 31)

Günahına tevbe eden kişi, Efendimiz s.a.v.’in ifadesiyle “günahsız kimse gibidir”. Yani tertemizdir.

Bu müthiş iksirden yudumlayan her kişi taze bir can bularak yeniden dirilir. Allah’la arasında engel olan perdeler bir bir açılır. Böylece ölen kalp, körelen göz, duymayan kulak yeniden çalışmaya ba?lar. Anlayış
ı keskinleşir insanın, muhabbeti artar. Yeni bir soluk gelir kulluğuna...

Tevbe, imana özgü hallerin ilki, Hak yolculuğunun başlangıç noktası, vuslat kapısının anahtarıdır. Kulun hatasını anlayıp, günahlarına pişmanlıkla Allah’a yönelmesinden daha
kıymetli bir şey yoktur.

Nasıl bir tevbe?

Sözlük anlamı itibariyle “bir şeyden geri dönmek” manasına gelen tevbe, dinî terim olarak “günahtan pişmanlık duyup vazgeçmek” demektir.

Vicdanen çirkin bulduğu için değil de bedenine, malına, makam ve haysiyetine zarar vereceği endi?esiyle günah ve kabahatten vazgeçmek tevbe değildir. Asıl tevbe, dünyevî menfaatlerine
ters olsa bile, sırf Allah Tealâ’nın rızası için günahı çirkin görüp tiksinti duyarak ondan vazgeçmektir.

Tevbeden maksat, sıfat-ı zemimeyi, yani nefsin kötü sıfatlarını iyiye döndürmektir. Bir başka ifadeyle; nefsin sıfatlarından en aşağı derecede yer alan ve sürekli kötülük yapmayı emreden
nefsi, itminana ermiş, kulluğunu hakkıyla bilen nefse çevirerek, Allah Tealâ’nın “İrci’î (dön)” hitabına kabiliyet kazandırmaktır.

Nasuh tevbesi

Cenab-ı Hak bizden alelâde bir tevbe istemiyor. Bir kere yapılacak tevbenin “nasuh tevbesi” olması ?art. Nitekim Cenab-ı Hak bir ayet-i celilede: “Ey iman edenler, Allah’a nasuh tevbesi ile tevbe edin!” (Tahrim, 8) buyurmaktadır.

O tevbe ki samimiyet ve sadakat ifade eder. Adam gibi tevbe yani... Ve bu tevbenin yerine getirilmesi gereken bir takım şartları var.

Evvela kişi, günahın zararlı bir şey olduğunu, Allah ile arasına perdeler çektiğini aklının bir kenarına yazacak. Sonra, geçmişte yapılan günah ve hatalara samimiyetle –onların vicdana yaşattığı iç sancısını kalpte hissederek- pişmanlık duyacak. Zira Allah Rasulü s.a.v.’in bildirdiğine göre, “Pişmanlık tevbedir.” (İbni Hibban, Hâkim)

Tevbenin bir diğer şartı, kötü alışkanlıkların yanı sıra kötü arkadaş ve dostları da terk etmektir. Zira onlarla arkadaşlığa devam edildiği takdirde kendilerinden eninde sonunda etkilenilir. Tıpkı gün boyu kahvehaneye girip çıkan birinin sigara dumanı kokması gibi. Bu nedenle Sevgili Peygamberimiz s.a.v., “Kişi dostunun (arkadaşının) dini üzeredir. Sizden biri
kiminle dostluk kurduğuna baksın (dikkat etsin!).” (Ahmed b. Hanbel) buyurmaktadır.

Zünnûn el-Mısrî ?öyle der: “Tevbe, geçmiş günahlardan dolayı sürekli pişmanlık duymak, bir daha günaha dü?mekten korkmak, kötü dostları terk etmek, cennetliklerle birlikte olmaktır.”

Öte yandan hak sahiplerine haklarını ödeyip, kendileriyle helalle?mek gerekir. Yapılacak iyilikler, yaptığımız haksızlıkları temizleyecektir.

Allah Tealâ’nın üzerimizdeki haklarını ise, aslında ödemek asla mümkün değilken, O bize lutfederek bir kısmını yalnızca tevbeyle, bir kısmını da tevbe ile birlikte kaza ve kefaretle ödenir şekle sokmuştur. Örneğin namaz ve orucun terkinden dolayı kaza gerekirken, yemini bozmaktan dolayı kefaret gerekmektedir.

Bir daha yapmamak

Tevbenin en önemli şartı ise, yapılan tevbenin üzerinde durmak, yani Allah’a verilen “bir daha yapmayacağım” sözünde azim ve kararlılık göstermektir.

Eğer tevbe ederken aklımızın bir kenarında günah ve hatalarımızı tekrarlamaya dair bir düşünce yatıyorsa, o tevbe reddedilir. Yani samimi (nasuh)
tevbe olmaz.

Sahabilerden Muaz b. Cebel r.a. bir gün sorar:

- Ya Rasulullah! Nasuh tevbesi nedir?

Rasulullah s.a.v. şöyle buyurur:

- Kulun, yapmış olduğu günaha öyle pişmanlık duyması ve Allah’tan öyle özür dilemesidir ki, sütün memeye dönmediği gibi, bir daha günaha dönemez.

Zerr İbni Hudeyc r.a. demiştir ki, Ubey İbni Ka’b’a sordum:

- Nasuh tevbesi nedir? Dedi ki:

- Bu konuyu Rasulullah s.a.v. Efendimiz’e sordum. Buyurdular ki: “Günah işlediğin zaman çok pişman olman ve o pişmanlıkla beraber Allah’tan mağfiret dileyip bir daha o günahı ebediyen işlememendir.”

Bu arada şunu da hatırlayalım ki, Sevgili Peygamberimiz s.a.v. bir peygamber olduğu halde günde yetmiş veya yüz defa tevbe ettiği rivayet edilmiştir. O günah işlemez iken böyle
yapıyorsa, bizim tevbe-istiğfara ne denli ihtiyacımız olduğu daha bir açıklıkla görünüyor.

Temizlenip arınmak, Hakk’a ve hakikate dönmek için hep birlikte tevbeye sarılmalıyız; samimiyet, sadakat, yakarış ve gözyaşıyla...

Ne mutlu kendini arındıran kullara. Onlar ki; “Kendini arıtan saadete ermiştir.” (Şems, 9) hitabının muhataplarıdırlar.
 
 
 

BİR MÜDDET ZEYTİN YİYECEĞİZ

BİR MÜDDET ZEYTİN YİYECEĞİZ, SONRA...

 

Kendisini karşılayan sekretere; Nazif Beyle görüşmek istediğini söyledi.  

Bunun üzerine sekreter birden ciddileşti: "Nazif Bey mi?"dedi.  

"Evet, Nazif Bey!" diye cevap alınca,  hüzünlü bir ses tonuyla

"Nazif Bey sizlere ömür efendim, onu kaybedeli dört yıl oldu." dedi.  

Hiç beklemediği bu haberle bir acı saplandı yüreğine. "Ya, öyle mi...?"diyebildi sadece.  

 

Hicranlı bir suskunlukla bir müddet öylece kalakaldı. Gözlerine hücum eden yaşlar yanaklarından süzülüp göğsüne damladı. Kendisini Toparlayıp "Onun

adına görüşebileceğim bir yakını var mı acaba?" diye sordu.

 

"Evetvar, oğlu Selim Bey....".Titrek bir sesle "Öyleyse Selim Beyle görüşebilir miyim?" dedi.

Görevli hanım,insanda saygı uyandıran bu kibar beyefendiye,

 

"Selim Bey oldukça meşgul bir insan, randevusuz görüşmek pek mümkün olmuyor; ama ben yine de kendisine bir haber vereyim.

 

" Dedi ve telefona yöneldi.. Sonra "Kim diyelim efendim?" diye sordu.

 

"Kendimi ona ben tanıtmak istiyorum kızım." cevabı üzerine sekreter dahili telefonu çevirdi. 

 

Daha sonra mütebbessim bir çehreyle, "Selim Bey sizinle görüşmeyi kabul etti, lütfen beni takip edin."

 

dedi. Beraber merdivenden çıktılar.İnce bir zevkle döşenmiş geniş bir salondan geçip büyük bir kapının önünde durdular, sekreter kapıyı açarak, 'Buyurun!' dedi.

O da içeri girdi. Kendisini ayakta bekleyen vakur ve mütebbessim gence doğru

hızlı adımlarla yürüdü, elini uzatarak, "Merhaba, ben Prof. Dr. Mehmet

Baydemir."dedi.

"Bendeniz de Selim Cebeci... Lütfen buyurun, oturun." dedi, genç iş adamı.

Mehmet Bey, kendisine gösterilen yere oturur oturmaz:

 

"Yirmi üç yıl, tam yirmi üç yıl... Vaktiyle bana burs verip okumama vesile olan insanın elini öpmek için bu ânı bekledim." dedi ve dudakları titredi,gözleri doldu. 

 

"Ama o büyük insanın elini öpmek nasip değilmiş, bunun için ne kadar üzgünüm anlatamam."

 

Yaşarmış gözlerini kuruladıktan sonra Selim Beye döndü: "Fakat en azından o büyük insanın mahdumunun elini sıkmaktanda bahtiyarım." Misafirin bu sözleri üzerine Selim Bey yerinden fırladı,  kulaklarına inanamıyordu. Kelimelerinin her biri birer hayret nidâsı gibi dizildi cümlelerine: "Mehmet Baydemir demiştiniz değil mi, Tosyalı Mehmet Baydemir mi?" Profesör, delikanlının bu heyecanlı haline bir anlam  veremeyerek başıyla "Evet" dedi. Bunun üzerine Selim Beyin gözleri sevinçle parladı.  

 

"Babamla sizi uzun yıllar aradık; ama bulamadık." dedi. 

 

Profesörün yanına gelerek iki eliyle elini tuttu, candan bir dost gibi sıktı

ve "Sizi karşıma Allah çıkardı." dedi.  

 

Bu sözler profesörü çok şaşırtmıştı   "Uzun yıllar beni mi aradınız? Peki ama neden?" dedi.  

 

Selim Bey gülen gözlerle profesöre bakarak  

"Bizdeki emanetinizi vermek için..." deyince, profesörün şaşkınlığı iyiden  iyiye arttı.  

"Emanet mi?" dedi.  

Selim Bey cevap vermeden yerine geçip telefonu çevirdi.

 

Karşısındakine "Gelebilir misiniz?" deyip  telefonu kapattı. Mehmet Bey, Şaşkın gözlerle Selim Beye bakarken kapı çalındı, odaya iyi giyimli bir bey  girdi.  

 

Selim Bey ona yanına gelmesini işaret etti, sonra kulağına bir Şeyler fısıldadı. Gelen kişi bir şey söylemeden  geldiği kapıya yöneldi. O çıkarken Selim Bey, misafiriyle tatlı

 

bir sohbete başladı.Sohbetleri koyulaştıkça, çehrelerindeki şaşkınlık, yerini birbirlerine Hasret kırk yıllık ahbapların yeniden buluşmalarındaki sevinç,  samimiyet ve güvene bırakmıştı. Mehmet Bey yurt dışındaki tahsilinden, araştırmalarından ve yirmi üç yıl boyunca her yıl büyüyen memleket hasretinden bahsetti. Sonra Nazif Beyin

 

duvardaki portresini göstererek, "Bu günlerimi  şu büyük insana borçluyum." dedi. "Bana yalnızca maddî destek vermedi, mânen de beni hiç yalnız bırakmadı.  

 

Yurt dışında tahsil görürken yanlışa her yeltendiğimde hayalen Yanımda hazır oldu. 'Sana bunun için burs  vermedim.'  

 

Diyerek bana istikamet verdi. Ona her namazımda dua ediyorum."

 

dedi ve gözlerini Nazif Beyin duvardaki fotoğrafına mıhladı. Sonra gözleri portrenin altındaki ilk anda mânâ veremediği diğer tabloya kaydı.  

 

Son derece şık bir çerçevenin içinde, bazı yerleri yamalı ve tamir görmüş oldukça eski bir çift çorap duruyordu.

 

Biraz daha dikkatli baktığında çerçevede bazı cümlelerin de sıralandığını fark etti:     "Bir müddet zeytin yiyeceğiz, sonra..."

 

Selim Bey, kendisine bir soru sorduğu için başını ona çevirdi; fakat aklı tabloda kalmıştı.  

 

Selim Beye cevap verirken tabloya bir daha baktı. İkinci cümle de birinci cümle gibi üç nokta ile bitiyordu:  

"Bir müddet sabredeceğiz, sonra..."  

 

İyice meraklanmıştı. Bu ilk görüşmeleri olmasaydı, yanına Gidip Tabloyu iyice inceleyecekti;   fakat bu uygun düşmez, düşüncesiyle Yalnızca sohbet arasında göz ucuyla merakını gidermeye çalışıyordu.  

 

Ancak her seferinde biraz daha artan bir merakın içinde kalıyordu. Üçüncü cümlede:   "Bir müddet yürüyeceğiz, sonra..."   diye yazıyor ve altta böyle birkaç cümle daha sıralanıyordu. Artık aklı hep tablodaydı. Sonunda dayanamayıp,  

 

"Selim Bey merakımı mazur görün. Şu tabloya bir mânâ veremedim." Dedi.  

Selim Bey kendisine has bir gülüş ile misafirine baktı, derin Bir nefes alarak  

 

"Malumunuz, babam varlıklı bir insandı. Oldukça iyi bir Hayatımız vardı. Sonra ne olduysa her şeyimizi kaybettik.  O zenginlikten geriye hiçbir şey kalmadı. Köşkümüzdeki hizmetçiler de gitti. Yemekleri artık annem yapıyordu.  

 

Hatırlıyorum da bir sabah, kahvaltıya sadece zeytin koyabilmişti.

 

O zengin kahvaltılarımıza bedel, yalnızca zeytin...  

Şaşkınlık içinde, 'Başka bir şey yok mu?' diye sormuştum. Bu soru karşısında annemin hüngür hüngür ağlayışı gözümün önünden hiç gitmiyor.

Annemin ağlayışına mukabil babam: 'Bir müddet zeytin  yiyeceğiz,  sonra...'

dedi ve durdu, güçlü bakışlarını üzerimizde ezdirdi,'Alışacağı z.'dedi.  

 

Ve iştahla bir zeytin alıp ağzına attı. Birkaç gün sonra haciz

 

memurları gelip köşkümüzü de elimizden aldılar. Kenar bir mahallede küçük, eski bir eve taşındık. Doğru dürüst bir eşyamız da kalmamıştı.  

 

Annem bezgin bir sesle: 'Bu evde hiçbir şey yok! Burada nasıl yaşayacağız.' Diye haykırdı.Bunun üzerine babam:  

'Bir müddet sabredeceğiz, sonra alışacağız.' dedi  

Gittiğim özel okuldan ayrılmış, bir devlet okuluna yazılmıştım. Sabahleyin okula servisle gitmeyi umarken, babam elimden tuttu, 'Bu ilk günün, okula beraber gideceğiz.' dedi.Yürümeye başladık.

 

Okul oldukça uzak gelmişti bana, yorulup geride kaldığımı hatırlıyorum.  

 

Babam kim  bilir hangi düşüncelere dalmıştı. Geride kaldığımı fark etmemişti. Biraz sonra fark edince bana döndü.  

İsyan dolu bakışlarımı yüzünde gezdirdim. Bir an bana ızdırapla

baktıktan sonra, yanıma geldi.  

Bir şey söylemesine fırsat vermeden, kızgın aynı zamanda nazlı bir tavırla, 'Yoruldum.' dedim.  

 

Babam oldukça sakin bir şekilde: 'Bir müddet yürüyeceğiz,sonra alışacağız.' dedi.  Babam her sabah erkenden çıkıyor, geç saatlerde ancak dönüyordu. Döndüğünde ise küçük odaya çekiliyor,   bazen saatlerce orada kalıyordu. Çoğu zaman buradan gözyaşları içerisinde çıktığını görüyordum. Bir gün,  

merakıma yenilip babamın küçük odasına girdim. Yerde bir seccade, seccadenin üzerinde de bir tespih vardı.   Duvarda ise Arapça bir ibarenin altında şu yazı vardı: 'Allah borcunu ödeme niyetinde olanın kefilidir.'  

 

Babamın dediği gibi oldu, zor da olsa zamanla alıştık. Bu hal birkaç yıl sürdü.  

Bir gün babam eve çok farklı bir yüz ifadesiyle geldi.

Ağlamaklı bir yüz ifadesi vardı. Her birimize bir paket getirmişti.  

 

Köşkten ayrıldığımız günden beri ilk defa paketlerle eve geliyordu. Bizi bir araya topladı. 

'Bugün, benim için ne mânâya geliyor biliyormusunuz? ' dedi,

kelimeleri boğazına düğümlendi,

 

gözlerine yaşlar hücum etti. Sözlerini kesmek zorunda kaldı. Her birimize hediyelerimizi teker teker   verdi ve bizi ayrı ayrı kucaklayıp yanaklarımızdan öptü, kendisi de bir koltuğa oturdu.  

 

Cebinden gazeteye sarılı bir şey çıkardı. O sırada da ağlıyordu.

Hepimiz şaşkınlık içinde babama bakıyorduk.  

Gazeteyi açtı, içinden bir çift yeni çorap çıkardı.  

 

Bu gözyaşlarıyla, bir çift çorabın alâkasını kurmaya çalışırken

babam, beklemediğimiz bir şey yaptı.  

 

Çorabı burnuna götürdü, kokladı, kokladı. Arkasından hıçkırarak

ağlamaya başladı. 

Hepimiz şok olmuştuk, tek kelime bile söylemeden bekledik.  

Babam nihayet kendisini topladı ve 'Bir zaman önce, büyük bir

borcun altına girmiştim.

 

Borcumu ödeme niyetiyle yeniden çalışmaya başladığım zaman kendi

 

kendime 'bütün kazancım, borçlarımı ödeyinceye kadar alacaklılarımın hakkıdır. Onların hakkını

 

vermeden ayağıma bir çorap almak bile bana haram olsun.' demiştim. Bugün ise, Allah'ın yardımıyla, borcumu bitirdim.

Artık kimseye tek kuruş borcum kalmadı." dedi. Sonra gözyaşları içinde

 

ayağındaki çorapları çıkarıp yeni çoraplarını giydi. Ben de o eski çorapları hem aziz  bir baba yadigârı, hem de bir ibret nişanesi olarak sakladım. Bu çoraplar her gün bana: 'Paralarını ödeyinceye kadar bütün kazancım alacaklılarının hakkıdır.' diyor".  

 

Selim Beyin bakışları bilinmez âlemlere dalarken o, nemlenen

 

gözlerini kuruladı, sonra dönüp duvardaki siyah-beyaz fotografa hayran hayra baktı.  

"Babanız sandığımdan da büyükmüş Selim Bey. Ben olsaydım

 

öyle müreffeh bir hayattan sonra anlattığınız gibi bir darlıkta, herhalde çıldırırdım."

 

Selim Beye döndü ve

"Siz ne yapardınız?" diye sordu.  

Selim Bey kendisine has tebessümü ile: "Bir müddet zeytin yerdim, sonra..."dedi ve gülümsedi.  

 

O sırada kapı çalındı, biraz önceki beyefendi elinde bir Kutuyla

 

içeriye girdi. Kutuyu Selim Beyin masasına bırakıp çıktı.

 

Selim Bey yerinden kalkıp kutuyu alarak Mehmet Beye uzattı.  

 

'Buyurun, yıllarca size vermek istediğimiz emanetiniz.' dedi. Mehmet Bey

 

bilinmez duygular içerisinde kutuyu açtı. İçinden kadife bir kese çıktı. Keseyi

 

açıp içini kutuya boşalttığında merakı iyiden iyiye arttı.  

 

Keseden birkaç tane cumhuriyet altını ile bir not çıkmıştı.

 

Mehmet Bey hassasiyetle katlanmış kâğıdı açıp okumaya başladı.  

 

Sevgili Mehmet Bey oğlum,  

 

Bazen istediğimizi yaparız, çoğu zaman da mecbur olduğumuzu...

 

Tahsil hayatınız boyunca size burs vermeyi taahhüt etmiştim.

Ancak eğitiminizin son altı ayında size burs verme imkânını

 

bulamadım. Bir müddet sonra imkânlarıma yeniden kavuştum;

lâkin bu sefer de size ulaşamadım. Dolayısıyla size borçlandım ve

 

borçlu kaldım. Eğer böyle bir borcu gözyaşı ve ızdırapla ödemek mümkün

olsaydı,ben bu borcu fazlasıyla ödemiş olurdum.  

 

Zira sevgili oğlum, bu altı aylık zaman diliminde

bursunu verememenin ızdırabıyla kaç gece ağladım.

 

Her neyse, bursunuzu tarihlerindeki değeriyle altına çevirdim. Bu

altınlar sizindir.

Bunlar elinize ulaştığında, borçlarımın tamamını ödemiş olacağım.

 

Sevgilerimle, Nazif Cebeci.

Mehmet Bey neye uğradığını şaşırmıştı.

Bu büyük insanın yüceliği karşısında bir çocuk gibi yalnızca ağlıyor, ağlıyordu.

Selim Bey de bir hayli duygulanmıştı. Onun da yanaklarından  yaşlar süzülüyordu.

Bir ara yaşlı gözlerle babasının siyah-beyaz portresine baktı.

Kendisine yıllarca hüzünle bakan gözleri, bu sefer sevinçle bakıyor gibiydi.

Konuşulan konu “Allah’ım, beni bana bırakma,Adını dilimden uzak tutma,”...

 

Alıntı

“Allah’ım, beni bana bırakma,Adını dilimden uzak tutma,”...
ALLAH'IM BENİ BANA BIRAKMA!
 
Gün, nasıl başlarsa öyle gidermiş. Ruhumuzda uyuyan nice güzellikler gizli. Hepsi de uyandırılmayı bekliyor. Bunun için güneşin doğması, saatlerin çalması yetmiyor. Bu güzellikleri uyandırmaya, bazen hiçbir şey yetmiyor. Şükür ki, yarınlara dair emellerimiz yine de bitmiyor, tükenmiyor. Onlar da olmasa ne yapardık, nasıl yaşardık? Allah’tan ki, bu ümit bazen bir söz, bazen de bir dua olup, içimize akıyor, ruhumuzu uyandırıyor. O anlardan birini bugün yaşadım. “Allah’ım, beni bana bırakma

Adını dilimden uzak tutma,”

Diye diye, güne Allah ile, bu dualı sözle başladım.

İçimin güneşi doğmuştu artık. Açıldıkça açıldı, ruhu kat kat saran perdeler. Ve ardından Hira’nın sorusu geldi:

“Ömür nedir?” diye soruyordu.

“Ömür, bu gündür,” dedim.

Hira, bu defa, “gün nedir?” dedi.

“Gün mü” dedim, “o, upuzun bir ömürdür.”

“Bir cümleyle açar mısın?” dedi.

“Bir cümleyle,” dedim, “bir gün, Allah için yaşanmışsa eğer, işte o gün, Allah için yaşanmamış bir ömürden bile daha uzundur, daha değerlidir.”

Hz. Ali’nin sözünü hatırlamanın tam sırası:

“Bir insanın öldükten sonra cennete girmesine hayret etmem. Benim asıl hayret ettiğim şey; o insanın dünyadayken de cennet gibi bir hayat yaşamasıdır.”

Büyük insanın işaret ettiği şey, son derece yüksek bir iman nimetine erişmek olsa gerek. Çünkü, hidayet ruhun cennetidir. Rabbim, hepimize bu güzel iman yolunu ve nimetini nasip eylesin...

Bediüzzaman’ın Mesnevi’sinde geçen bir cümle yıllardır aklımdan çıkmaz:

“Ülfet ve âdet ve yeknesaklık perdeleri altında çok harika hakikatler gizleniyor.”

Yahya Kemal de aynı dertten mustarip; “ülfet belâlı şey,” diyor şairimiz. Hem de ne belâ... Dünyada da, ahirette de baş belâsı, püsküllü belâ...

ALIŞTIĞIMIZ bir şey olunca yaşamak, hayat denen o büyük mucize, basitleşiyor âdeta. Bir sabun köpüğü gibi sönüyor, elimizden kayıp gidiyor. Nasıl bir şefkatle ve merhametle beslenip büyütüldüğümüz unutulunca böyle oluyor. En büyük nimet bile küçülüyor. Allah akla gelmeyince, her şey O’nun bize bir nimeti, bir ikramıdır diye bakılmayınca, sıradanlaşıyor ne varsa. Bir değil, milyar değil, 100 trilyon hücreden ibaret olan insan vücudundaki, o ilâhi sistemi bir düşünelim. Sadece tek bir insanın vücudunda yürütülen bu faaliyetler bile, akılları durduracak kadar harika değil midir? Yüz trilyon hücremizin diliyle Rabbimize hamd ederiz...

Evet, hayatı bu kadar hikmetli ve harika bir şekilde yaratan Allah (c.c.), bu hayatın her ânı için her şeyden evvel ismiyle, sıfatıyla anılmaya lâyıktır. Rahmetli Cahit Zarifoğlu bir şiirinde bunu ne güzel ifade eder:

“Önce besmele, / en güzel kelime. / Allah’ım, / yol boyunca / bırakma elimi / düşerim sonra. / Allah’ım, / niçin halkettinse beni / kalbime söyle iyice / engellerden arınsın yolum. / Allah’ım, / nasıl pırıl pırılsa / güzelse sevdiğin kulların / öyle güzel kıl beni. / Allah’ım, / O güzeller güzeli / hangi iyilik diledi senden / dilerim ben de öylelerini. / Allah’ım, / Peygamber Efendimiz (s.a.v.) / hangi şerlerden sığındıysa sana / upuzak tut benden de onları. / Allah’ım, / yol boyunca / tarih boyunca / başıboş bırakma bizi.”

EĞER bu ince mânâları ve besmelenin esrarını Bediüzzaman’ın eserinden ve özellikle ‘Birinci Söz’den öğrenmese, okumasa ve görmese idik, gerçekten de işte o zaman cahil kalacaktık; gerinin de gerisinde işte o zaman olacaktık. Şükür ki, Rabbimizi bildik, tanıdık ve sevdik. Böyle bir Allah’ın adını anmayı şeref bildik, nimet bildik. Sonsuza kadar Rabbimin her nimeti için elhamdülillah...

Hz. Peygamberin (s.a.v.) her daim, “Hayretimi artır, Yârabbi!” duasına bütün hücre ve zerrelerimle “âmin” diyorum.

Allah’ım, hayretimizle beraber imanımızı da artır. Âmin.

İMANIN önemine işaret eden tarihî bir öykü ile yazımıza devam edelim:

Fatih Sultan Mehmet, bir gün Kur'an okurken şu âyetin mânâsına takılmış:

“Ey iman edenler! Allah'a, Peygamberine, Peygamberine indirdiği Kitaba ve daha önce indirdiği kitaplara iman(da sebat) edin!” (Nisa,136)

Fatih:

“Âyet, zaten iman edenlere sesleniyor. Ardından tekrar imanı emretmesi acaba neden?”diye düşünmüş.

Alimlerle sohbeti esnasında konuyu kendileriyle paylaşmış. “Ne düşünüyorsunuz?” diye sırmuş.

Âlimlerin arasından Akşemseddin, “Sultanım,” demiş. “Dışardan gelen seslere kulak verin, cevabınızı alın.”

Dışarıdan o sırada mehteranın kös sesleri geliyormuş. Fatih, “Efendim, biraz açar mısınız?” demiş. Bunun üzerine Akşemseddin şöyle izah etmiş:

“Sultanım, mehteranın davullarından ‘düm, düm’ sesleri geliyor. ‘Düm’ kelimesi sizin de bildiğiniz gibi Arapça’da ‘devam et’ anlamına geliyor. Âyetin de mânâsı bu olsa gerektir. Bu âyet, ‘Ey iman edenler! Allah’a, Peygambere, Kitaba olan imanınızda her daim devam edin!’ mesajı vermektedir.”

İnsanın elbisesi eskidiği gibi, imanı da eskiyebilir. Elbise gibi, imanı da yenilemek gerekir. Öte yandan, âyetin yorumunda şöyle bir incelik de düşünülebilir:

“Ey iman edenler! İmanınızı kontrol ediniz. ‘Allah’a inandım’ diyor, ama O’na itaat etmiyorsanız, ‘Peygambere inandım’ diyor, ama onun yolundan gitmiyorsanız, ‘Kitaba inandım’ diyor, ama Kitaba göre yaşamıyorsanız, gelin imanınızı kontrol edin. Belki tam inanmadınız, inandığınızı sandınız. Zira Allah’a iman, O’na itaati gerektirir. Peygambere iman, O’nu rehber kabul etmeyi icap ettirir. Kitaba iman, Kitaba göre bir hayatı netice vermelidir.”

Kışın geleceğine inanan insanlar, yazın sıcak günlerinde, odun ve kömür telâşına başlarlar. Çünkü sıcak günlerden sonra, soğuk günlerin geleceğine tereddütsüz inanmaktadırlar. Benzeri bir şekilde, âhiretin geleceğine inanan biri, elbette ve elbette oraya hazırlık yapar. Orada işine yarayacak şeylerle ömrünü değerlendirir. Demek ki, gerçek anlamda iman etmek ayrı bir olay, kendini “iman etti zannetmek” daha ayrı bir olaydır.

ALLAH’IM! Sana karşı günah işleyenlere bile ne kadar bağışlayıcı ve lâtifsin. Seni arayana ne kadar yakınsın; sana el açıp yalvarana ne kadar müşfiksin. Ümidi sende olanlara ne kadar iyisin, merhametlisin. Kim, senden yardım istemiş de reddedilmiştir. Kim, sana sığınmış da ihanete uğramıştır. Kim, sana yaklaşmış da sen ondan uzak durmuşsundur. Kim, sana kaçmış, sığınmış da sen onu kapından kovmuşsundur!..

Rabbim her şey senindir. Yaratan sensin ve hüküm senindir. İsimlerinde gizlenenler ile ve nurunu örten perdeler ile bu huzursuz ruhu, bu ıstıraplı yüreği bağışla.

Allahım, bütün alçaklıklardan korunmak için sana sığınırız; senden başka bütün korkulardan; senden başka bütün yoksulluklardan...

Allahım, yüzümüzü senden başka kimseye çevirmeyiz, secde ettirmeyiz. Öyleyse ellerimizin de senden başka bir şeye uzanmasını engelle ne olur!

Senden başka ilâh yoktur. Doğrusu ben de nefsine zulmeden zalimlerdendim. Ama şükürler olsun Allahıma, âlemlerin Rabbine.

“Allah’ım, beni bana bırakma

Adını dilimden uzak tutma,”

Selim GÜNDÜZALP

Konuşulan konu ...Her sabah kalkıldığında yeniden diriliş hatırlanmıyor, her gecenin hayatı örttüğü düşünülmüyor…Ke

 

Alıntı

...Her sabah kalkıldığında yeniden diriliş hatırlanmıyor, her gecenin hayatı örttüğü düşünülmüyor…Ke

Solgun sokaklar

8913491371c67jvkmg9121wwi2.jpg

ÖLÜMSÜZ SOKAKLAR sefahat solukluyor. Yüzünü yaza dönen günlerde bedenler hayasızlığı haykırıyor… Elbiseler renkli ve parlak fakat suratlar solgun ve mutsuz…Yaralardan ağlayan yüreklerin yansıması yüzler, huzursuz gülüyor…

Haz hoyratçılığı güzelliği,zarafeti, inceliği eritiyor. Halbuki haya, hayatın elbisesi, örtüsü…Sadece beze bezenmek değil, duyguları kılıflamak, haddi tayin etmektir tesettür…

Ölüm de hayatın siyahi örtüsü…Unutulmayan ölümle dizginlenir duygular… Nefeslerin sonunu gören nefis, perde olmaktan çekinir ve çekilir kalbin önünden.

Sefahat şehirleri işgal ediyor, şehirler ölümsüzlüğe teslim… “Hikmetin başı Allah korkusu” bilen bir medeniyetin çocukları hayasız saldırılara maruz…İman hedef alınmış, ebediyet tehlikede…Değişen devirlerde, değerler devriliyor…

Her sabah kalkıldığında yeniden diriliş hatırlanmıyor, her gecenin hayatı örttüğü düşünülmüyor…Kelebekler kalplere tefekkürle konmuyor… Güllerin gösterdiği güzelliği görmüyor gözler, bülbülün güller adına tesbihatını duymuyor kulaklar…

Zihin kıvrımları tıkalı, tefekkür akmıyor…Tezekkür kanı dolaşmıyor bedende…Vicdanlar hapsedilmiş veya uyutulmuş…Sanki acizlik bitmiş, fakr yok olmuş, dertler devalara dönmüş, hastalıklar hapsolunmuş… Sanki ölüm öldürülmüş, kabir kapısı kapanmış…

Ölümün hatırlattığı hayatı düşünen hayatını heder eder mi? Zaman rüzgarlarının önünde onu çıplak bırakır mı? Elbisesini tefekkür ipliği ile diker, tezekkür düğmeleriyle düğmeler…Üşümez sefahat rüzgarlarında… Ölümle kefenlenecek hayatı, ölmeden önce edeple örter…

Güllerin göz kırptığı, bülbüllerin şakıdığı mevsimde kör ve sağır olmak ne kadar da kalın bir gaflet örtüsü… Bülbülün kanatlarından kainata açılmak, yıldızların kokusunu duymak varken yerin sefahatinde hapsolmak, hayatın anlam örtüsünü açmamak demek.

Her birimiz benliğimize ikna etmeli… Gitmek için geldiğimiz bu beldeye bağlılığımızı azaltmamızı gerektiğini, ukbaya hazırlığımıza hız vermemizi… İmanın ölüm zindeliği, tefekkür diriliği ile devam edeceğini…Bunları yaptığımızda imanın yarısı hayanın tamamlanacağını…

Her günde, her anda bu hatırlatmaya ihtiyaç var. İhtiyaçlarımız erteleyemeyiz, biz ötelerin yolcusuyuz. Yol uzun, ömür kısa…Bizi ateşten koruyacak iman elbisesini sağlam dikmeliyiz.

Kavurucu sefahat ateşinden kurtulmamız İbrahimi (a.s.) tefekkür ve tevekkülle mümkün…Sefih Nemrut ateşi İbrahim (a.s.)mesleğinden gidenleri yakmaz. Ateşe odun atanlardan olmak istemiyorsak, su taşıyan karıncalar gibi himmet adımlarla ilerlemeliyiz.

Şehirler haya sütunları ile yeniden sağlam zemine oturtulmalı, bunu için de biz oturmamalıyız. Elbisemizin yırtıklarını ölüm tefekkürü ile dikip yeniden hücuma geçmeliyiz.

Solan sokaklar güllerle gülecek, bülbüllerle bezenecek haya ile kaplanacaksa,sefahat seline dur diyebilecek ordulara ihtiyaç var. Biz ölümlülerin ölümsüz vazifesi bu… İbrahimi askerlerin silahını kuşanıp kıtalara kaplama vazifesi…Nurun narı söndürme mesleği…Sonluluğu sonsuzluğa dönüştürme meşrebi…Ölüm şerbetini içmeden kana kana içmemiz gereken ab-ı hayat iksiri… Susuzluktan solan suratlar ve sokakların bu iksire ihtiyacını bilerek yaşamak…Hayatın hayrı hayada olduğunu haykırmak…

Hüseyin EREN 

www.karakalem.net

bahar

Baharı arkanı tak da gel...Gel..Baharı arkana alarak,Yüzünde tebessümler eşliğinde...Unutmuşum...Nevbahar da sunuyorsun ya çehrende.

 

Çiçeklerin al mı al tebessümlerinde,Unutmuşum..

 

Bahar sende ve senle bir arkadaş...Kışın akabinde aheste ve yavaş,

Yarenlik etmeye gelen sana arka çıkan bir sırdaş...

 

Kimbilir daha göremediğim ne çiçekler açtın bu baharda.

Kal...Bir güneş gibi bu geceye,

 

Günü dün yapan o büyük fener güneş geçti gitti 12 saatlik maziye,

 

Gelişin bir tomurcuk ahenginde,Kalışın  tomurcuk açışında, gül deminde...

 

Amaaaa...Ama gidişin bülbül ötmez, gül soluşunda....Adını anmaya ürktüğüm bir anda,Nerden çıktın? Niçin geldin? Neden çıkmaz bu kış.. ha la kapımda L

 

 Gece doğan güneş  Bir geliş belirince kelimelerin ufkunda,

Bekleyenin; ne gece umrunda, ne de zamanın farkında...

Saatler inadına ilerlese de keyfim tıkırında...

Bozamaz avuç içi kadar da olsa moralimi, ev kirası,

Canıma minnet doğal gaz parası...

Sen öteleş bir ömür kadar, hayat tasası!...

Bir geliş duydum ki kelimelerin arasında...

GELEN’in sohbeti de kendisi de mutluluk cabası...

 

 Yoklukta aza da razıyım...

Bölük pörçük almaya alışmış bir kere bu can...

Tadını aldım ya birkere sohbetinin...

Ağız tadı veriyor ya gönül ummanın...

Sonu umrumda mı ki, dünyanın,

Katre katre yağsanda  kelimelerinle bu sohbete, cümlelere, 

Çiselesende ince fakat kıpır kıpır ıslak gülücüklere,

Islanırcasına kabul ettim anla sen.

Bil ki; yağmur bilmezdi bu ten...Vaktinde gelen ıslaklık...

Saatler yağmuru vurunca bilki serinliğin vaktidir

Hastalık nasıl ki ilahi yalvarışın vaktidir...

Yağmurda kuraklığın bitiş saatidir...O saatten sonra toprak meyve verir...

Çoraklığa deva gelir...Yağmur gibisin ey gül yüzlü...

Yağmur... Serinletir alemi...Tıpkı serinlettiğin gibi çorak, durağan saatlerimi...

Sonra... tebessüm sıcaklığında ısıtırsın kalbimi...

Vakit sen’le doup taşsın... boşalsın sağnak sağnak,

 

Hiç durmasın... Seviyorum bu ıslaklığı.

Islanmayı diliyorum... Yağmur’u GÖNDERENDEN diliyorum ıslaklığı...

Bitirmesini diliyorum ruhumdaki kuraklığı...

Bir de yağmur sonrası duamda, güller talep ediyorum ,

Alabildğine baharı sunan güller,Bir koklayışta baharı koklattırsın istiyorum.

Özetlesin... ahenkli, kırmızı yapraklar yığınınında (gül’de)...

Çünkü ben baharı güllerde buldum... belki öyle hissediyorum :S

…………………………………………………………………………….

 

Adamin biri hayatinda hic bir iste calismamasina ragmen inanilmaz zenginmis..Birgun polisler evinden adami ali= bassavci nin karsisina cikartmislar.

Savci sormus:

-Olum sen bu kadar parayi nasil buldun.Hic calismamissin.

Bu paranin , bu evlerin arabalarin kaynagi nedir?

Adam: Vallahi savci bey ben herkesle iddiaya girerim,

Hep de kazanirim.Bu kadar parayi oyle aldim.

Savci sasirmis ve adama inanmamis.Nasil iddialar diye sormus.

Adam:'Savci bey ben sol gozumu isiririm' demis.

Savci sasirmis.Imkansiz demis.

100 dolarina bahse girmisler. Adamin Sol gozu takmaymis, cikartmis agzina atmis.

Adam:'Savci bey, ben sag gozumu de isiririm' demis.

Savci dusunmus, 2 gozu de takma olsa bu adam goremez demis.200 dolarina bahse girmisler.

Adam takma dislerini cikartip sag gozunu isirmis. Savci iyice kaptirmis kendini.

Yok mu baska iddia demis.

Adam: Savci bey, benim penisimin buyuklugu bu odadaki herkesin penisinin toplamindan daha buyuktur demis.

Savci bakmis , odada 15 kisi var. Her birinin 10 ar santimden olsa, 150 santim imkansiz demis. 1000 dolarin= bahse girmisler.

Adam donunu indirmis, savci bakmis kucucuk bir sey. Ben kazandim diye bagirmis...

Adam:'Hayir savci bey, siz bunu cekin, cekince uzuyor' demis.

Savci adamin penisini eline almis, cekmeye baslamis. Adam o anda cebinden cep telefonunu cikartmis.

'Ulan Alii, 20.000 dolari hazirla, Bas Savci'nin eline verdim!!'

 

 

 

 

Yasli cift yataklarina girmisler, koca uykuya gecmek uzere... Ama hanimi aniden bastiran bir romantik dalganin tesirinde... Kocasiyla sohbet etmek istiyor...

 

Dudaklarinda hulyali bir gulumseme, gozleri uzaklardaki zamanlarda: 

- Bana kur yapacaginda elimi tutardin... 

Koca, gozleri hâlâ uykuda, elini uzatir, elini haniminin elinin uzerine koyar. 

Birkac dakika gecer. 

- Sonra beni operdin... 

Koca uykusu ile hanimi arasinda bocalar, uykusunu kacirmaktan imtina ederek uzanır ve yanagina bir opucuk kondurur, ayni agir cekimle basini yastigina tekrar yerlestirir. Artik huzurlu bir uykuya gecmeye tamamen hazir...

 

- Sonra boynumdan hafifce isirirdin... 

- ? 

Koca oyuncagi elinden alinmis cocuk huzursuzluguyla yorgani kaldirir,yataktan kalkar.

 

Hanimi sorar: 

- Nereye gidiyorsun? 

- Dislerimi takmaya.

…………………………………………………………….

 

Genel ev önünde taksicilik yapan amcayı mahallenin yeni yetmeleri kandırıyorlar yalvar yakar edip ve bir kaç şişede rakı hediye edince yaşları tutmayan genç grubunu geneleve sokyama çalışıyor taksici. E kapıda aksi mi aksi bir de bekçi olunca işler epey zorlaşıyor, yine rakı hediyeleri, yine yalvarmalar.... Bekçi razı oluyor ve kurban bayramı sabahı getir gençleri diyor. Gençler hevesli, bunca yıldır duydukları mekanı görecekler v.s vs. (öte tarafını da siz tahmin edin). Sabah namaz sonrası taksici bunları genelevin Kapısında bırakıyor. Kapıda bir kuyruk ki sormayın gitsin. Gençler taksiden inip, bekçi ile bir selamlaşıp sıraya girmeden küt giriyorlar kapıdan içeri. Sıradaki kuyruk homurdanıyor, sesi yüksek çıkanlar itiraz ediyor.

"Olur mu ya böyle hem sıra bekletmedin, hemde yaşı tutmaz gençleri aldın" diye bekçiye ver yansın.

Bizim bekçi de zaten aksi başliyor bağırmaya...

Bunlar o... çocukları. Bayram sabahı analarının elini öpmeye geldiler.Size ne ulan. !!!!....

 

………………………..

Yaşım ilerledikçe  hep birşeyler kaybediyorum.

 

Kaybediyorum... Kaybediyorum....

 

Çocuktum oyuncaklarını kaybederdim.

Okula başladım suluğumu, kalemimi, defterimi kaybettim.

Kazanamadığım sınavlarıma üzülür ağlardım.

 

Büyüdükçe kaybettiklerimin yerini hiç dolduramaz oldum.

Kayıplarımda büyük oldu. Bunlar artık maddi değil manevi kayıplardı.

 

Onu bekledim, bunu bekledim ... Sevdiğim elimden tutar diye bekledim....

 

Beklerken beklerken, yaşamadan geçirdiğim günlerimi farkettim.

Ben büyüdükce sevdiklerim de büyüdü, yaşlandı onları da kaybettim.

 

Çalışıp çabalayıp güzel günleri hayal ederken sağlığımı kaybettim.

Onurlu, gururlu, ilkeli olacağım derken, etrafımda ki insanları kaybettim.

 

Yalnız kaldım.

 

Ülkem için, insanlık için güzel şeyler diler,

küçüklüğüme bakmaz, büyük hayaller kurarım.

Doğru bildiklerimin peşinde giderken, kendimi kaybettim.

Ben artık inaçlarımı da kaybettim.

 

Tüm bunları düşündükçe ; İçimdeki çocuğu da  kaybediyorum.

 

Her zaman kendime, karşımdakine moral verip, güzel sözlerde te selli arar, mutlu olurum. Ne zaman yalnız, doğru bir insan görsem,

 

Derdim ki  üzülme ;

 

"Karanlıklar aydınlıktan, yalan doğrudan kaçar, Güneş yalnız da olsa etrafına ışık saçar, kargalar sürü ile kartallar yalnız uçar "

 

Ben artık bu sözün anlamını da kaybettim

Konuşulan konu “Anamın duâları üzerimde olmasa,Yıkılır sırtımı verdiğim duvar,Kopar, elime gelir tutunduğum dal,Kap

 

Alıntı

“Anamın duâları üzerimde olmasa,Yıkılır sırtımı verdiğim duvar,Kopar, elime gelir tutunduğum dal,Kap

Annem annem güzel annem

Anneler güzeldir... Hiç çirkin anne görmedim.

Anneler güzeldir... Çünkü annelik güzeldir. Bir küçük çekirdek, bir koca ağacı nasıl taşırsa içinde, anne de yavruları taşır içinde. Ve günü geldiğinde bir değil, bin doğurur analar...

Yalnızca anneler düşünür geleceği. Çünkü geleceği çocuklarıyla analar doğurur, analar oluşturur. Hani bir imamın yakasına yapışmış bir gün bir ana, “Niye kadınlardan imam olmuyor?” diye sormuş ya... Hoca Efendi mahcup bir eda ile, “İmamları onlar yetiştiriyor da onun için” demiş. Kadın bin pişman, bin mahcup... Böyledir hep. Dünden bu güne her toplumda, hocalık eder analar... Dünyayı yönetir analar.

O mübarek eller, dünyaya yön verir, o küçük beşiği sallayan eller. Duâya duran o temiz eller... Evrimciler cevap vermeliler; ve nasıl işliyorsa evrim, annelerin neden hâlâ iki elleri var? diye oturup düşünmeliler.

Bir mû'cize arayan gözler, yorulmasın boşuna; bir anne ile çocuğuna baksın yeter. Anne durmuş çocuğuna bakıyor, çocuk durmuş annesine bakıyor. Birbirlerinin düşüncelerini okuyorlar... Kim bilir birbirlerine bakıp da ne hayallere dalıyorlar. Annenin rüyası çocuklarda sürer... Hiç yaşlanmaz analar; evlâtlar onları hayata öyle bir zincirler ki, ne mal, ne mülk, ne de bir dünya zevki değildir bu. Bambaşka bir bağlanıştır. Ana gibi anaca bir şahlanıştır.

Hormonlarla, tıpla açıklanamaz analık. Reçeteler de yok, raflarda ilâcı da yok. Anlatacak kitap da yok. Analık bir başkadır.

Bilmediği bir kaderi, yavrusuyla baş başa yaşamaktır analık.

Ufak tefek, narin bir bedeni vardır çoğu annenin ama sakın ölçmeye kalkmayın, bir değil birçok kişinin, kederinin ve neşesinin yer bulup sığınabileceği kocaman bir yüreği vardır anaların.

Mırıl mırıldır dilleri, hiç bitmeyen duâları vardır anaların. Duâ kitaplarında olmayan, hiçbir yerde bulunmayan, tam da kalbinin ta içinden gözyaşıyla beraber dökülen yağmur gibi, inen rahmet gibi, dillenen duâları vardır annelerin. Islanır çorak topraklar gibi rahmete susayan gönüllerimiz ve bir kış günü hâlâ üşümüyorsa içimiz, anamızın duâlarıdır peşimizden gelen... Geri çevrilmeyen, Rabbimizin yüce katından boş dönmeyen duâlarıdır annelerin biliriz.

 

“Sen geçen bir ömrü ararsın, ben ise geçen bir günü” derdi bir ana. Ana gibi bir ana. Başka nerede aşk bu kadar saf, bu kadar durudur. Analık yolu, yolların en zorudur. Çıkarın bir hele, yok farz edin bir hele annenizi hayatınızdan; geriye ne kalır, koca bir çöl kalır, ıssızlık kalır.

Sadece sütü, maması değil, annelerimizin ninnisi ve duâsı büyütür bizi. Bir anneden bir çocuğa neler geçer, neler taşınır, biyolojinin konusu.

Bir ömür neden silinmez, neden üzerimizdeki anne kokusu?

Neden bebekler o kadar güzel kokar, neden?

Neden bir annenin göğünde gök kuşağının her rengi bulunur, neden?..

Ah annem, ah anneler, bu bilmeceyi çözmeye ömrünüz yetmez deyin, deyin de kurtarın bizi anneler...

Ah güzel kalpli anneler, ah duâlı diller. Önce kalbinizin çağlayan sevgilerinde hiç kimsenin bilmediği, söylemediği derin bilgileri orada öğrendik...

Sonra okullara gittik. Oralarda senden öğrendiğimizin binde birini öğrenemedik. Ne kutsal bir okulsunuz siz analar. Yaşlandıkça daha iyi anlıyoruz. Ana okulu, okulların anasıymış meğer. Ne kadar da cahilmişiz. Her şeyi bildiğimizi zannettiğimiz günde bile, sana muhtacız anne. Haydi bir daha salla beni anne. Bir daha salla o güzel ninnilerle, ilâhilerle. Ruhuma nakış nakış işle, bir daha işle Allah aşkını, peygamber sevgisini. Bir daha, bir daha, dolu dolu duâlar gönder Allah’a. Ne olur küçüldüm ufaldım yine. Sen neysen biz oyuz anne...

Boşuna söylememiş, boşuna dememiş Hz. Ömer; “İnsanlar, babalarından çok annelerine benzerler” diye...

Biliyorum artık kulağıma eğilip fısıldadığın o sözlerin, aramızda bir sırdı sanki, diyeyim izin ver de duysun birileri.

Anne, ne tatlı bir kelime. Şimdi daha iyi anlıyorum anneciğim, Allah’ın anneleri niye yarattığını. Cenneti dünyada da yaşayabilelim diye, değil mi anneciğim?

Allah, ne kadar büyük, ne kadar rahmetli ve şefkatli anneciğim. Rahmetinin bir damlasını, bir tecellisini sizlerde gösteriyor.

Sonsuz rahmet denizinden bir damladır sizdeki. Senden büyük, senden bilgili ve şefkatli, senden daha güvenli bir öğretmen görmedim. Senden daha yüksek okullarda okumadım.

Mutluluğun tohumlarını vakti vaktine öylesine serptin ki hayatımıza, kalbimiz en yararlı bilgilerle, sönmeyen sevgilerle yeşerdi. Kelimeler bulamıyorum anlatmaya, sözcükler yetersiz kalıyor anneciğim bu derunî beraberliği açıklamaya. Sabrın çeliktendi, kayaları eriten cinstendi. Bağırsanız da, yürek incitmeyen sözleri, umursamaz görünseniz de en halis ve yürek acıtmayan sevgileri sizde tattık.

Ey güzel anneler, yüreğiniz, okulumuz oldu. İlk dersimizi aldığımız dershanemiz oldu. Bakın ne diyor Bediüzzaman Said Nursî: “...insanın en birinci üstadı ve tesirli muallimi, onun validesidir. Bu münasebetle, ben kendi şahsımda kat'î ve daima hissettiğim bu mânâyı beyan ediyorum:

Ben bu seksen sene ömrümde, seksen bin zatlardan ders aldığım halde, kasem ediyorum ki, en esaslı ve sarsılmaz ve her vakit bana dersini tazeler gibi, merhum validemden aldığım telkinat ve mânevî derslerdir ki, o dersler fıtratımda, adeta maddî vücudumda çekirdekler hükmünde yerleşmiş. Sair derslerimin o çekirdekler üzerine bina edildiğini aynen görüyorum. Demek, bir yaşımdaki fıtratıma ve ruhuma merhum validemin ders ve telkinâtını, şimdi bu seksen yaşımdaki gördüğüm büyük hakikatler içinde birer çekirdek-i esasiye müşahede ediyorum.”

 

“Anne,” çocukların dudaklarında ve kalplerinde, Allah’ın yarattığı belki de en güzel bir isimdir. Bir anne mesafe tanımaksızın bilir, Allah’ın ilhamıyla çocuğunun neye ihtiyaç duyduğunu ve ard arda sıraladığı duâlarını:

“Güneş gibi parlayan günlerin olsun evlâdım. Allah, her daim seninle olsun. Allah, imanla göçmeyi nasip etsin. Allah, her şeyin hayırlısını nasip etsin.”

Ve inanın o duâlar, geri dönmeyen duâlar olur, hedefini bir ok gibi bulur. Anaların duâları gökler katından geri dönmez. Bir evlâda annenin en güzel armağanıdır, anaların duâlarıdır. Anne duâsı, anne sevgisi bizledir. Verdikçe çoğalır.

Anaya hakkını ödememek, analara teşekkür etmemek, Allah’a şükretmemektir. Ana hakkı, Allah hakkı demektir.

Mevlânâ;

“Annenin merhameti de Allah’tandır. Ona hizmette bulunmak da hem farzdır, hem de yerli yerinde bir iştir. Annen sana ‘geber’ dese, bil ki, kötü huyunun, kötülüğünün gebermesini ister” der.

Ah analar, duânız olmasaydı ne olurdu halimiz. Katlandığınız dertler, çektiğiniz acılar sizin belki de gıdanızdı. Kim bilir?.. Kim bilebilir, anneliğin nice yüce bir san'at olduğunu Allah’tan başka, kim bilebilir ki?

W. Pudolph; “Doktorlar, asla yürüyemeyeceğimi söyledi, ama annem, Allah’ın izniyle yürüyeceğimi söyledi. Ben de Allah’a ve anneme inandım” diyor. İşte en karanlık işlerde ve en karanlık eşiklerde güneş gibi aydınlatan ışık...

...

Victor Hugo, bir annenin, savaş sırasındaki fedakârlığını bir eserinde şöyle anlatır:

“Ekmeği ikiye böldü ve aç çocuklara verdi. Çavuş, ‘kendine hiç ayırmadı’ diye homurdandı. Bir asker, ‘çünkü aç değil’ dedi. Çavuş, ‘hayır, o bir anne’ diye karşılık verdi...”

Sevgili anneler, sizin destanınızı yazmaya kalemler ve kelimeler yetmez...

Adınız yeter her şeyi anlatmaya, Rabbimizin sonsuz rahmetini coşturmaya adınız yeter. Siz anneler iyi ki varsınız. Duâlarınız iyi ki var. Ey başucumuzdaki ışıklar, peşimizde hep koşuşturan aziz varlıklar, bizleri büyütüp kendi kanatlarımızla uçmamızı sağladığınız için binler teşekkürler.

Son sözü Yavuz Bülent Bakiler’in bir ana duâsı, bir ana hatırası olsun İnşaallah:

“Anamın duâları üzerimde olmasa

Yıkılır sırtımı verdiğim duvar

Kopar, elime gelir tutunduğum dal

Kapımı çalmaz bahar.”

...

Not: Tüm annelerin, en içten duygularla, o mübarek gününü kutlar, duâlarını bekleriz.

Selim GÜNDÜZALP  

Konuşulan konu "O yüz, her hattı Tevhid kaleminden bir satır;O yüz ki, göz değince Allah'ı(cc) hatırlatır..."

 

Alıntı

"O yüz, her hattı Tevhid kaleminden bir satır;O yüz ki, göz değince Allah'ı(cc) hatırlatır..."

Bir güle bakıyorum bugün. Kâinatı, yaratılanları ve her şeyin mayası sevgiyi anlamak için...
Her nazar farklı bir intiba, üzerindeki her şebnem farklı mülâhazalar uyandırıyor gönlümde ve ruhumda...
O nazenin yaprakların güzelliğinin gönlümde ma'kes bulan sesi, masmavi engin bir deniz kadar hoş ve etkileyici...
Rüzgârın her dokunuşunda savrulan bedeni, kâinatın ve hayatın gerçeğini anlatıyor sanki. Mühim olan her rüzgârda savrulmamak olsa da...
Gülün kadifemsi pembeliği 'Vedûd'la sarılmış sevgiyi; letafeti, 'Cemîl'le kuşatılmış muhabbeti fısıldıyor sanki ruhuma...
Yaprakların güneşle her buluşması bir 'şeb-i arûs'u canlandırıyor ve her zerresinin güneşe muhtaçlığı, güneşin 'Rahîm'in ayinedârlığını yapmasından sanki...
Gülün şebneminde gökkuşağını andıran ziya, 'Sanî'nin hatırlatıcısı sanki.
'Her şeye her şeyden Yakın Olan'ın 'Karîb'liğinde boynunu bükünce nazenin gül, gönlüme ahu vahlar ilişiveriyor. Fakat bu sırada 'Mucîb'le gelen su, gönlümdeki yârelere merhem oluyor.
Ve gülüm bana "Gül'üm"ü hatırlatıyor. Bütün Esmânın âyinedârı "Güller Gül'ü"nü, bütün güzelliklerin menşei ve mebdeini, bütün bu kâinatın, yaratılanların ve her şeyin mayası olan sevginin 'Musavvir'le şekil almasına, 'Mukaddir'le kalıba girmesine, seyyielere 'Settâr'la af gömleği giydirilmesine ve bütün bunların 'Mün'im'le bize tattırılmasına vesile olan "Güllerin Efendisi"ni...
Ve işte şimdi gül de gönlüm de, kâinat da yaratılanlar da, sevgi de kadifemsi pembelik de gerçek yerini buldu; yüreğim inşirah denizlerinde yıkandı ve 'Fettah'la açılan kapılarda her şey bir Hakîm-i Zü’lcelâl'e yol buldu...

                                                                

Gülesevdalı Bir Kalem...Dua ve Salavatla İnş.

   

 Ya Vedud!  (c.c)
 Sen sevdiğin ve sevdirdiğin için bakar yüzler yüzlere
Sen sevdiğin ve sevdirdiğin için güneş doğar günlere
  Sen sevdiğin ve sevdirdiğin için baharın gelir her yere
   Sen sevdiğin ve sevdirdiğin için kelamın değer dilere...

Resim

Konuşulan konu Peygamber Efendimize (sav) Neler Sevdirildi?

 

Alıntı

Peygamber Efendimize (sav) Neler Sevdirildi?

  Alıntı

Peygamber Efendimize (sav) Neler Sevdirildi?


     Sevgili Peygamberimiz -sallallâhu aleyhi ve sellem-, bir gün ashâb-ı kirâmın ileri gelenleriyle sohbet ediyorlardı:
   "Bana dünyanızdan kadın ve güzel koku sevdirilmiş, namaz da gözümün nuru kılınmıştır." (Nesai, İşreti'n-Nisa, 1; Ahmed b. Hanbel, III, 128,285) buyurdular.
   Bunları izah edecek olursak;

1.Güzel koku:

   Çiçeklerin şahı gül, insanların şahı da Aleyhissalatü vesselam Efendimizdir. O, güzel kokunun menbaıydı. Zira bütün güller izafi, o ise aslidir.
   Bir yetimin başını okşadığında, o çocuk etrafa yaydığı güzel koku ile diğer çocuklar arasında rahatça fark edilirdi. Yine Peygamber Efendimizle musafaha edenler, onun mübarek teninden yayılan mis kokusunu akşama kadar ellerinde koklayabilirlerdi.
   Sevgili Peygamberimizin koku sürünmeye ihtiyacı olmadığı halde ümmetine fiili kıstas ve "üsve-i hasene: en güzel örnek" oldukları için sık sık güzel koku kullanırlar ve ashabını da buna teşvik ederlerdi.
   "Misk, kokuların en güzelidir"(Müslim, Elfaz, 18)

buyuran Allah Rasulü, "Bir kimseye reyhan takdim edilirse onu reddetmesin. Zira reyhan taşınması hafif, kokusu güzeldir." (Müslim, Elfaz, 19) buyurarak ashabını da teşvik etmişlerdir.

Veda haccında ihramı giymeden önce gusül abdesti aldılar, taranıp güzel kokular sürdüler.
   Hazret-i Ömer, güzel koku hakkında," malımın önemli bir kısmını güzel kokuya vermeyi israf saymam." buyurmuşlardır.
   Ruhânî varlıklar, melekler de güzel kokuya aşıktır. Güzel koku, müslümanın gönlünün, zâhire (dışa) aksetmiş şeklidir. Allah Teala da, Kur'an-ı Kerim'de çok tevbe edip çokça temizlenenleri sevdiğini haber vermiştir.

   2. Kadın, yani kadına muâvenet (yardım):

   Gerçek manası, kadın cinsine saygılı olmak, şefkat göstermek ve iyi davranmak gerektiğini anlatmaktır. Zira o devirde kadınlar toplumun yüz karasıydı. Câhiliye Araplarında, altı yaşında merhamet ve şefkate muhtaç kız çocuğu, annenin yüreğinden kopartılarak götürülür, anne yüreği çılgına çevrilerek, diri diri toprağa gömülürdü. Bu fâcianın adı "dayıya gitmek"ti.
   Sallallâhu aleyhi ve sellem Efendimiz'le, annelerin yavrularıyla yüzü güldü. "Cennet, annelerin ayaklarının altındadır." buyurdu. Her doğan kız çocuğuna şenlikler yaptı, ziyafetler verdi. Bu adi davranışı yaşayışıyla da reddetti.

    Bir gün Ümm-i Eymen çarşıya doğru süratle koşarken Süleyme'ye çarptı. Süleyme bağırdı:
   "-Ne var böyle koşacak?"
   "-Muhammedü'l-Emin'e müjde götürüyorum."
   "-Ne müjdesi?"
   "-Dördüncü kızı doğdu."
   Hayret ve şaşkınlık içinde Süleyme'nin gözleri sanki çanağından fırladı:
   "-Ona dördüncü kızını mı muştulayacaksın?"
   "-Evet."
   Süleyme, Ümm-i Eymen'e yaklaştı, hafif ve korkulu bir sesle:
   "-Bereke (Ümm-i Eymen) bana doğruyu söyle!"
   "-Hangi konuda?"
   "-Efendin, tekrar kızı olduğu haberini acaba nasıl karşılayacak?"
   Bereke güldü ve dedi ki:
   "-Senin bu suâlin bana ilk kızı Zeyneb'in doğduğu günü hatırlattı. Bana o zaman da bu haberi ona götürmemi emrettiler. Ben ona gittim. Fakat korkudan titriyordum. Yeni doğan kız çocuğu ile beni bir çukura koyup üzerimizi toprakla kapayacağını zannediyordum. Fakat ben öyle bir durumla değil, hiç ummadığım ve beni dehşete düşüren bir hareketle karşılaştım.
   "-Nasıl yani?"
   "-Kızı olduğunu duyar duymaz yüzü sevinçle parladı. Gitti onu alıp öptü ve bağrına bastı. Kızının anasını bu sebeple tebrik etti. Sonra kurbanlar kesti ve doğumunu herkese yemekler vererek kutladı."
Süleyme hayretten donakalmış bir şekilde bekliyordu. Çünkü o üç defa evlad acısı tatmış olduğu için böyle bir şeyi aklı almıyordu. Kocası, her kızı doğdukça götürüp onları diri diri gömmüştü. Bu şefkatli babanın dördüncü kızı Hazret-i Fatıma'ydı.
   Yine Medine'de torunu Zeyneb'i omuz başına alarak mihraba geçip namaz kıldırdı. Secdeye giderken çocuğu omzundan yere indiriyor, kalkarken tekrar omzuna alıyordu. Namaz bittikten sonra ashab, bu yaptığının sebebini sordular. Sevgili Peygamberimiz buyurdular ki:
   "Kızım Zeyneb benden çok ayrı kaldı. Mekke'de müşriklerin elinde çok mağdur oldu. Böylece onun gönlünü almış oluyorum."
   Sevgili Peygamberimiz bu cevaplarıyla yalnız torunu Zeyneb'i değil, bütün Zeynebleri, kadın cinsini kast etmekteydi. Burada işaret edilen nokta şuydu:
   "Ey Cahiliyye devrinin insanları! Sizin dipdiri gömdüğünüz varlığı ben, benim için mîrac olan ibadette, Allah'ın huzurunda bile omzumda taşıyorum, demek istiyordu.

   3.Gözümün nûru olan namaza riâyet:

   Sevgili Peygamberimiz, gözümün nuru olarak buyurdukları namazı da çok severlerdi. Geceleri pek az uyur, sabaha kadar namaz kılarlardı. Uzun saatler Cenab-ı Hakk'ın huzurunda durmaktan ayakları fazlasıyla şişerdi. Gerçi aşağıdaki âyet-i kerime ile, kendilerine teheccüd namazı emrolunmuştu:
   "(Ey Rasulüm!) sana mahsus fazla bir namaz olarak, gece uykudan kalk da Kur'an ile teheccüd kıl. Rabbinin seni bir makam-ı Mahmuda göndermesi yakındır." (İsra 17/79)
   Teheccüd namazı iki rekattan en fazla on iki rekata kadardır. Halbuki Rasulullah Efendimiz ayakta duramayacak hale gelinceye kadar namaz kılardı. Bazen iki rekat, bazen dört rekat namazda Kur'an-ı Kerim'i hatmederlerdi. Bir gün Aişe validemiz dayanamayarak sordu:
   "-Ya Rasulallah! Rabbin sana gelmiş, geçmiş ve gelecekteki günahlarının bile afv olunduğunu bildirdiği halde, kendini niye bu kadar üzüyorsun?"
   Rasulullah Efendimiz ise:
   "-Ya Aişe! Rabbime şükreden bir kul olmayayım mı?" buyurdular.
   Yine Aişe -radıyallahu anha- şöyle anlatır:
   "-Biz Rasulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- ile oturur, konuşurduk. Birlikte sohbet ederdik. Namaz zamanı gelince, birbirimizi tanımıyormuşuz gibi olurdu."
   Ebu Süleyman Darani, "İki rekat namaz kılmak mı istersin, Firdevs'e girmek mi?" diye soracak olsalar, iki rekat namaz kılmayı seçerdim. Çünkü Firdevs'e girmek nefsin hoşlanacağı bir istektir. Fakat iki rekat namaz kılarsam Rabbimle beraber bulunmuş olurum." buyurmuştur.
   Bu misaller, zirvelerden birer nümunedir. Biz bu zirveye ne kadar yaklaşabilirsek!..

selam ve dua ile...

bir hikaye

İhtiyar Adam tapu dairesinden çıkarken sevinçliydi. Kendi kendine düşünüyordu; “-Oh. . Be ferahladım. Ölümlü dünya”. Oturduğu evin tapusunu, çocuğunun üstüne kaydettirmişti. Tapu dairesinden çıktıktan sonra bir küçük lokantada öğle yemeğini yedi, vakit geçirmek için parkları dolaştı. Bir parkta Cem Karaca’nın şarkısı çalınıyordu; “Allah Yar! Allah Yar!”. Akşama doğru eve gitmek için yola çıktı. Bir yandan düşünceler içindeydi;

-Biz öldükten sonra bir sürü işlemle uğraşması gerek. Ne diye eziyet çeksin yavrum. Oğlunun kendisini nerdeyse zorla doktora götürüşü aklına geldi;

“-Kerata amma ısrar etmişti. Sağlığıma verdiği önem kadar, ziyarete gelmeye de önem verse ya.

” Bir an dalgınlaştı;

“-Gerçi, gelin bizle geçinmeye çalışmıyor ama…” derin bir nefes aldı

“-Boş ver canım, ne de olsa torunlarımın annesi.Eşine, çocuklarına iyi baksın da…”

Biraz da kendini teselli etmek  için söylendi …biz bu gün varız, yarın yoğuz. “Evine yaklaşınca yine durgunlaştı,”-Bakalım hanım ne diyecek? Gelin gelip-gitmiyor diye biraz kırgın ama…. “ Düşünceler içinde zili çalarken, güler yüzlü olmaya çalıştı;

“-Yook, iyi oldu  canım.Biz ölünce oğlan rahat edecek, kötü mü?”

Hanımı kapıyı açtı. Gülümsemesini bozmamaya çalışarak hanımına;

-Nasılsın hanım bu gün bakalım? Hanımı elindeki çiçek suladığı kabı gösterdi;

-Ne yapayım, bir iki çiçekle uğraşıyorum yeşillik olsun diye. Eve girerken devam etti;

-İnsan şehirde özlüyor çiçeği, yeşilliği.

-Eee. . köy gibi olmaz buralar tabii. Kadının durgun yüzünde acı bir tebessüm dolaştı;

-Köy gibi olmaz dimi? Şimdi köyde olsak ne güzel olurdu. İhtiyar Adam bir an yüzüne baktı hanımının;

-Sen köyü pek sevmezdin! Geçen sene bir ay kalalım demiştim de

-Ben torunları özlerim. ” Diye tutturmuştun. Kadın, yüzünü çiçeklere doğru döndü;

-Ne bileyim ben, düşündükçe bunalır oldum buralarda. İnsan çocukluğunun geçtiği yerleri özlüyor. Ağaçların altında, bahçelerde yürümeyi özlüyor.

-Allah Allah ! Tamam hanım gideriz. Sen iste yeter ki. Hele havalar ısınsın biraz gideriz

-Havalar Kim bilir ne zaman ısınır. Beklemek şart mı?

-Yahu hanım, bunca yıllık eşimsin hala seni tam anladım diyemiyorum. Bir gün köye gitmem diye tutturuyorsun, bir gün de hemen gidelim diye.  Dur da bu gün ne oldu anlatayım. Kadın endişeyle baktı kocasına;

-Noldu, oğlanı mı gördün?

-Yok canım, nerden göreyim ! Koltuğuna oturdu, koynundaki tapu kağıdını çıkardı.

-Bu nedir biliyor musun?

-Hayırdır? -Hanım, yarın ne olacağı belli olmaz, vademiz gelir de ölürsek,oğlumuz kapı kapı uğraşmasın, diye evin tapusunu onun üstüne yaptım. Hanımının tepkisini beklerken, onun yüzündeki acı gülüşü gülümseme  sandı.Hanımı fısıldar gibi söylendi;

-Oğlumuz da bu gün buraya gelmişti, öğleden önce.

-Öylemi, vay hayırsız. Demedin mi, ‘uzun zamandır niye gelmiyon’ diye.Seni üzülmesin diye söylemiyordum ama ‘bizi unuttu’, diye kızmaya başlamıştım. Torunları da getirdi mi?

-Murat’ı getirmiş. O da “-Sıkıldım, gidelim. ” Deyip durdu.

-Vay kerata vay. akşam gelse de ben de görseydim. Neyse, hayırdır, gündüz vakti niye gelmiş ? Hanımı elindeki kapta suyu bitmiş olduğu halde, çiçekleri sular gibi durarak masadaki kağıdı gösterdi;

-Şu kağıdı getirmiş. İhtiyar Adam, hanımının sesinde bir titreme hissetti ama emin olamadı.İçindeki sevinci kaybetmemeye çalışarak masadaki kağıda uzandı. Bir mahkeme kararı olduğunu gördü. Yaşlı kadın kızaran gözlerini kocasının görmemesine dikkat ederek, eşinin kolundan tuttu koltuğa oturmasını sağladı, tekrar çiçeklere doğru uzaklaştı. İhtiyar Adam, yakın gözlüğünü çıkardı ve içinden yavaş yavaş okudu.

” Yaşı ilerlediği ve aklı muhakemesi yerinde olmadığına ve ekonomik  varlığını idare ve idame edemeyeceği, ekteki doktor raporuyla da tespit edildiğinden, taşınır ve taşınmaz varlıklarının, resmi varisi oğlu Süleyman tarafından idaresine karar verilmiştir. “  Resmi kağıt, yaşlı adamın elinden yavaşça yere kaydı. Başını yere eğdi, kağıda boş boş bakmaya başladı. Hanımı, gözlerini sildikten  sonra çiçeklerin başından ayrılıp yanına geldi. Eşinin titreyen ellerini tuttu. İhtiyar Adam, oğlunun neden kendini doktora götürdüğünü anlamıştı.. Yüreğindeki sızıyı bastırmaya çalışarak;

-Üç senedir uğramadık, köydeki ev ne haldedir?

-Canım ne olacak, bir gün de temizlerim ben.

-O evde, dizlerin üşürdü senin.   İhtiyar kadın, daralan göğsünü hafifçe bastırdı, “Yüreğimin üşümesi  daha kötü diye düşündü”.

-Merak etme, üşümem…üşümem…

-Yarın mı gidelim diyordun?

-Sen bilirsin bey.

-Eşyaları bir taksiye atarsak, Son otobüse yetişiriz.

-Olur. . Köyde zaten iyi kötü eşya var, ben hemen hazırlanırım.

-Hazırlan. şu kağıdı da tapuyla beraber masaya koyuver, oğlan gelince aramasın. İhtiyar adam, içinden düşünüyordu,

“-Dünya fani, Allah Yar”   İhtiyar kadın, birileri gelmeden gitmek ister gibi telaşla hazırlanıyordu. Giysileri  bir çantaya tıkıştırdı. Fotoğrafları duvardan toplarken oğlununkine bir an baktı, aldı, bir an düşünüp çantaya koymaktan vazgeçti. Masadaki kağıtların üstüne ters olarak bıraktı. En son duvardaki bir küçük patiği aldı, öptü. Bu büyük torununa ördüğü ama küçük gelmeye başlayınca hatıra olarak sakladığı mavi patiklerdi. Çantaya, fotoğrafların üstüne yerleştirirken, mavi patiklerin üstüne düşen göz yaşlarını  yavaşça sildi

……………………………………………………………………………………………………….

*Haksizligin önünde egilmeyiniz, zira hakkinizla beraber serefinizi de
kaybedersiniz. (Hz. Ali r.a.)

İlimsiz ibadette, tefekkürsüz(anlamadan) Kuran tilavetinde hayir yoktur.(Hz.
Ali r.a.)

Kendini hak ile mesgul etmezsen, batil seni mesgul eder. (Imam Safii)

Gencligine güvenme ölen hep ihtiyarmi? (Imam Safii)

Dört sey sende varsa dünyalik bazi seyler elinden kacmis olsa da üzülme;
1.Emanete riayet 2.Dogru sözlülük 3.Güzel ahlak 4.Helal kazanc (Hz.
MUHAMMED)

Kabe’yi elli defa tavaf eden anasindan dogmus gibi günahlarindan arinarak
tertemiz olur. (Hz. MUHAMMED)

Öğüt olarak ölüm yeter. Gam çekmeye kabir yeter. (Hizir)

Ey hanımlar! Şeytan feryadından sakınınız. Gözden gelen yaş, ALLAHtan ve
merhamettendir. Elle olan ve dil ile olan şeytandadır.(Hz.MUHAMMED)

Ey can, önce farenin şerrini defet sonra buğday biriktirmeye çalış,
çabala.(Mevlana)

Ahir zamanda bir kavim olacak ki; güvercin kursağı gibi (tüylerini) siyaha
boyayacaklar. İşte bu kimseler cennet kokusu koklayamazlar.(Hz. MUHAMMED)

Ne elbiseler gördüm içinde adam yok, ne adamlar gördüm sırtında elbise
yok.(Mevläna)

El-aceletü min eş-şeytan. (Acele işe şeytan karışır.)(Hz. MUHAMMED)

Güzellik giyinenlerin süslüğü ile oluşmaz; bilgi ve terbiye ile güzel
olunur. (Hz.Ali r.a.)

Hac, zayıf olan her kişinin cihadıdır.(Hz. MUHAMMED)

ALLAH’tan Firdevs Cennetini isteyin, O Rahmanın arşına dayanır, bütün
ırmaklar ondan çıkar.(Hz. MUHAMMED)

Görünen pislik bir parça su ie arınır. Fakat içte olan pislik arttıkça
artar. İçteki pislikler gözyaşından başka bir şeyle temizlenmez.(Mevalana)

Iman iki esit parcadir.Yarisi sabir yarisi sükürdür.(Hz.MUHAMMED)

 

 

 

 

* İlk başta anne babamızın çocukları,

Sonra çocuklarımızın anne babası,

Daha sonra anne babamızın anne babası,

En sonunda da çocuklarımızın çocukları oluruz...

 

MILTON GREENBLATT

 

 

 

 

Konuşulan konu ZEKAT, MALI KORUR

Hazreti Peygamber Efendimiz (s.a.v.)bir gün ashabına zekatın faydalarından bahsediyor:

-Zekat malınızı manevi bir kale ile muhafaza altına alır, buyuruyordu.

Yoldan geçmekte olan bir nasrani, bu sözleri duydu ve denemeye karar verdi; eve gitti nesi varsa zekatını ve sadakasını ayırdı; fakir fukaraya taksim etti.

Bu sıralarda onun bir ortağı ticaret maksadıyla sefere çıkmıştı. Hristiyan: - Eğer diyordu, Muhammed'in dediği doğru çıkarsa onun hak peygamber olduğuna karar verir ve dinini kabul ederim, yok eğer bu kadar mal; taksim ettiğim halde bir faidesi olmazsa, kılıcımı alır onunla harbederim diyordu.

Hristiyan, verdiği sadakanın neticesini beklerken ortağından bir metup aldı.

Mektupta: - Malesef yolumuzu eşkiyalar kesti ve kervanda ne varsa her şeyi aldılar, deniyordu.

Hristiyan beyninden vurulmuşa döndü. Kılıcı aldığı gibi Hazreti Muhammed'i öldürmek üzere yola çıktı.

Pür hiddet yoluna devam ederken ikinci bir mektup daha geldi ortağından. Orda ise şöyle yazıyordu:

- Daha evvel size yazdığım mektup tamamen ters çıktı. Bizim devenin biri sakatlanmış ve ben kervandan bir kaç yüz metre geri kalmıştım. Önümdeki kervanın tamamen yağma edildiğini görünce mutlaka beni de yakalarlar diye sana birinci mektubu yazmıştım. Fakat ne hikmetse beni görmeden çekip gittiler ve bizim malımız eşkiyalardan böylece kurtuldu. Miç müteessir olmayınız sağ salim yolumuza devam ediyoruz

Adam ortağından bu haberi alınca, doğru Resulüllah'ın huzuruna varıp: -

Ya Resûlellah! Bana İslamiyeti tarif et. Senin söylediklerini denedim ve faidesini gözlerimle gördüm. Artık Müslüman olmak istiyorum, der ve şehadet getitip Müslüman olur.

Konuşulan konu mevlid kandili duası

mevlid kandili duası

EÛZÜ BİLLAHİ MİNE’Ş-ŞEYTANİ’R-RACÎM, BİSMİLLAHİRRAHMANİRRRAHİM

Ya ilahel alemin
İlk yarattığın nur efendimizin nuruydu.
Sen onu var etmeden evvel gündüzün geceden,
baharın da kıştan farkı yoktu.
İyilikler, kötülüklerle iç içe;
akıl nefse yenik,
ruh da bedenin esiri idi.
O güzeller güzeli
Varlığın sırrını keşfedip akla yüksek hedefler gösterdi
düşünceye kapılar açıp
insanın ebedlere namzet olduğunu âlemşümul bir dille haykırdı.
Böyle bir elçiyi insanlığa bahşetmenden
Ve sayısız nice nimetlerinden ötürü
sana sonsuz hamd ü senalar olsun ya rabbi!

Güç ve kuvvet ancak kendisine has olan yüce ve büyük Allâh’ım!
Mahlûkatın adedince,
Zatının rızası,
Arşının ağırlığı ve kelimelerinin toplamınca
Efendimiz Hz. Muhammed (sas) ve O’nun ehli ve ashabı üzerine salât ü selam la bir kere daha yâdederek huzûr-u İlahi'de el açıp yakarıyoruz

Ey her şeye hayat bahşeden Allah’ım
bütün insanlık, hatta bütün bir varlık âleminin bayramı sayılan
mübarek günleri vardır.
bir gün daha vardır ki,
o da Allah Rasûlü’nün dünyayı teşrif buyurarak
tenezzülen aramıza girip bizi şereflendirdiği kutlu zamandır.
Bizler şimdi o anı yaşıyoruz.
Rahmet-i Rahman’ın galeyana geldiğine inandığımız
bu kutlu zaman diliminde,
Mevlid Kandili’nin bizim için hakiki bayram olması ümidiyle,
ümmet-i Muhammed’in hal-i pürmelali açısından
bayram hediyesine en muhtaç birer yetim olduğumuz mülahazasıyla, Şefkat Peygamberi’nin ruhaniyetine sığınarak,
sen den yeniden bir kere daha diriliş istiyoruz ya rabbi

Ey her şeye gücü yeten Allah’ım
Efendimizi düşünmekle
hayatın hiç kimseye nasip olmayan tadını
ve varlığın bitmeyen zevkli maceralarını duyarız.
Duyarız imanın yenilmez gücünü,
Duyarız Müslümanlığın kahramanlık olduğunu,
Duyarız doğruluğun paha biçilmez kıymetler ihtiva ettiğini,
Duyarız iffet ve ismetin, meleklerinkine denk insan tabiatının bir buudu haline geldiğini.
N’olur bu ve benzeri nice güzellikleri daha derince ve engince
Bütün insanların ruhlarına duyur ya Rabbi!

Ya Rabbel alemin
Onun terbiyesi, onun üslûbu ve onun sistemiyle yetişmiş olan nesillerin
imanları iz’ân ufkuna erişiyor,
muhabbetleri çağlayanlara dönüşüyor.
efendimizi bu ölçüde duyup sevmeleri münasebetiyle
her an daha da şahlanıyor
ve o kutlunun arkasında bulunma sevinciyle adeta yeni bir asr-ı saadet yaşanıyor.
Sen dünyamıza yeniden bir huzur çağı
ve gül devri yaşat ya Rabbi!

Ey yüceler yücesi Allah’ım
Yüzümüz yok, hicap içindeyiz;
Efendimizin senin katındaki nazının geçerliliğine de ümitlerimiz tam.
Keşke ne seviyede olursa olsun
efendimizden hiç uzaklaşmasaydık;
ondan gelen ışıklardan
ve ruhlarımıza boşalan mânâlardan
hiç mahrum kalmasaydık..
ve onu o inandırıcı çehresiyle
içlerimizde hep taptaze ve dipdiri duyabilseydik!..
sen bizleri kendi uzaklıklarını aşabilen
hak ve hakikatleri de bütün derinlikleriyle duyabilenlerden eyle ya rabbi!

ya ilahel alemin
O güzeller güzeli Sevgiliyi, bir kere daha misafirimiz eyle..
tahtını sinelerimize kur
gönüllerimizdeki karanlıkları kov,
bütün benliğimize ruhunun ilhamlarını duyur
ve bize yeniden diriliş yollarını göster ya rabbi

İnananları karanlıklardan aydınlığa çıkaran Allah’ım
her gün biraz daha azgınlaşan şu zulmetleri o kutlunun ışığıyla dağıtıver
herkesi inleten zulüm ve adaletsizlik ateşini söndürüver.
her şekliyle kine, nefrete, düşmanlığa kilitlenmiş şu zavallı ruhların boyunlarındaki zincirleri çözüver
sevgiye, merhamete, şefkate hasret giden sinelerimizi muhabbetle, hoşgörüyle coşturuver
ruhlarımızı aklın aydınlığı, gönüllerimizi de mantık ve muhakeme enginliğiyle buluşturuver
ve bizi kendi içimizdeki hicran ve hasretlerimizden kurtarıver ya Rabbi!

Ey merhameti bol olan Allah’ım!
şefkati, adaletini aşkın gönüller sultanını unuttuğumuzun
ve saygısızlıkta bulunduğumuzun farkındayız.
Biliyoruz ki o rahmet nebisi
incinse de küsmedi
Vefasızlık görsede alakayı kesmedi
Başını yaranlar, dişini kıranlar karşısında bile ellerini açıp dua dua yalvardı. Katiyen lanette bulunmadı. Lanet ve bedduaya “âmin” de demedi.
Sinesini, Ebû Cehil'leri bile ümitlendirecek ölçüde açabildiği kadar açtı
ve her sözünü, her davranışını senin rahmetinin enginliğine bağladı.
Sen bizleri onun o engin merhametinden istifade eden
ve şefaatine de nâil olanlardan eyle ey Rabbi!

Ey ihsanları sonsuz olan Allah’ım
düşe-kalka olsa da hep Efendimizin izinde yürüme gayretindeyiz.
N’olur bizi bir kere daha sevindir.
Sevindir ki; bağının taptaze fidanlarıyla
adını âleme tam duyuracak demdeyiz.
Bu dünya ışığa hasret gidiyor.
Bizler o kırık azimlerimiz ve o çatlamış ümitlerimizle,
yolların hakkını veremesek de hep yollardayız.
Sadece hislerimizle de olsa, aradığımız hep senin habibin;
N’olur gönüllerimiz bir kere daha onunla dolsun,
ufuklarımızı saran şu upuzun geceler yerlerini gündüzlere bıraksın
ve viladeti bizim hakiki bayramımız olsun..

Ey yapılan dualara cevap veren Allâh’ım
Sana itaat edilir Sen karşılığını veririsin;
Sana isyan edilir, sen bağışlar ve affedersin,
Darda kalanlara icabet edersin,
Zararı sıkıntıyı ortadan kaldırırsın
Hastalara şifa, dertlilere deva verirsin
Günahları bağışlar, tövbeleri kabul edersin
Sen bizlerin dualarını kabul buyur ya Rabbi!

Allâh’ım
acizlikten, üzüntüden, tasadan, kederden,
Korkaklıktan, kabir azâbından, cehennem ateşinden sana sığınırız.
Bizleri kötülükten ve kötülerin şerrinden emin eyle ya Rabbi!

Ey Yüceler Yücesi!
bize karşı düşmanlık duygularıyla oturup kalkanların kalblerini yumuşatmak murad ediyorsan,
bize ve gönüllüler hareketine karşı onların kalblerini yumuşat
ve sinelerini daimî bir sevgiyle doldur! Ya Rabbi!
Ey kalbleri evirip çeviren Sultanlar Sultanı!
Bizim kalblerimizi de, onların kalblerini de sevdiğin ve hoşnut olduğun güzelliklere çevir! Ya Rabbi!

Allahım
Sen bizlere bizi aşan istidat ve kabiliyetler ver
ve lutfedeceğin bu kabiliyetleri
senin rızan yolunda kullanmayı
bizlere nasip eyle ya Rabbi!

Allahım
Sen bizlere peygamberleri donattığın sıfatları lutfet lakin biz lutfedeceğin bu sıfatları tefahur vesilesi yapmayalım ve hep kendimizi sıfır görelim ya Rabbi!

Allahım
Cümlemize vicdan genişliği lutfet
Kalplerimize inşirah bahşet
Bizleri kollektif şuura sahip kullarından kıl
Ve bizleri müttakilere rehber eyle ya Rabbi!

Ey yüceler yücesi olan Allahım
Biz ümmeti Muhammedin dağınıklığını gider
Bize ve ülkemize birlik ve dirlik ver
Bütün dünyaya da huzur ve barış nasibeyle..
Kalplerimizi birbirene ısındır ve
Bizleri birbirimize sevdir
Dünyanın dört bir tarafında hizmet eden kardeşlerimizi
Bizlerle beraber ihlas-ı etemme muvaffak kıl ya Rabbi!

Allâh'ım!
Efendimiz Hz. Muhammed (sav)’in Sen'den istediği
her türlü hayrı Sen'den istiyor,
yine Peygamber Efendimizin sana sığındığı
her türlü şerden de
sana sığınıyoruz.

Yâ Erhamerrâhimîn ve Yâ Ekremelekremîn!
Bizim, anne-baba ve ecdadımızın
Bize rehberlik ve kılavuzluk yapan büyüklerimizin,
Bir harf bile olsa kendilerinden istifade ettiğimiz hocalarımızın,
Sevdiklerimizin, sevenlerimizin,
Içinde neş’et ettiğimiz beldedeki insanların,
Milletimiz fertlerinin,
Kadın-erkek inanan bütün arkadaşlarımızın,
Dostlarımızın, kardeşlerimizin..
Bize karşı hep civanmertçe davrananların..
Hayır dualarında unutmayıp
Her zaman bizi de yâd edenlerin..
Üzerimizde hakkı bulunan kimselerin..
Kıymetli nasihatleriyle
Bize bekâ desenli sâlihatın yollarını gösterenlerin...
Ve bütün ümmet-i Muhammed’in
Günahlarını bağışla! Ya Rabbi!

Allahım!
Duamızın sonunda Sana olan minnet ve şükran hislerimizi
Bir kere daha tekrarlıyor,
Resûl-ü zîşânı, âlini, ashabını
Bir kez daha salavâtlarla anıyor
Ve dualarımızı kabul buyurmanı istirham ediyoruz.
Ne olur, bizlerin dualarına icabet buyur ya Rabbi!

amin ve selamün alel murselin
vel hamdü lillahi Rabbi’l-alemin…

Konuşulan konu Ey gönlüm, hazırlan!

En güzel gecelerini giy, en güzel yıldızlarını ku-şan, tozlu sandıklarda saklı kalmış, unutulmaya yüz tutmuş kullanmadığın kullanamadığın en güzel duygularını çıkar bu gece. Ve başla en güzel gönül yaşlarıyla bağrında yeşeren sevda ağacını sulamaya. Bu gece, sırlarla yoğrularak yaratılan dünyaya, teşrifleriyle daha da bir sır katan Sevgililer Sevgilisi (s.a.v.) konuk olacak sana.

Yüzyıllar öncesinde varlığıyla dünyayı şeref-lendirenin gelmesiyle, yüreğin de şereflenecek. Ve bir özlemin bittiği yere doğan güneş, her yeri-ni, her hücreni ve her odanı ayrı bir ısıtacak bu gece. Bir özlem dinecek asırlar öncesinden yola çıkan. Bir özlemin sancılı ayrılığı düşecek yüreği-ne ve tüm hücrelerine yayılacak damarlarından. Ve bir soğuk özlem terk ederken yüreğini, yerine sıcacık sevgiyi, Sevgili (s.a.v.)'yi bırakacak.
Bir kutlu karşılamaya hazırlan ey benim güzel gönlüm. Konuğun büyük, bu gece.
İnanıyorum bu gece O (s.a.v.) gelecek rüyala-rıma. İnanıyorum bana dostum diyecek. İnanı-yorum ki ellerimden tutup, beni yıldızlarıyla ta-nıştıracak.

Ey benim gönlüm! Aç gözyaşı musluklarını gözlerinden ve doyasıya akıt mutluluk veren töv-be gözyaşlarını. Bırak yıkasın yüreğindeki kirleri. Bu gece, misafirimizi kirli duygularınla, kirlenmiş hücrelerinle karşılama. Tertemiz aşka uzatarak ellerini, Sevgiliyle beraber yeşert düşlerini. Aç gönül pencereni, bırak içerisi Sevgilinin ko-kusuyla dolsun. Aç gönül pencereni, can kuşun özgürce sabaha kadar yıldızlarla raks etsin. Bak yıldızlar daha bir güzel, daha bir canlı bu gece. Bak, bak sana göz kırpıyor, şu karşında duran se-her yıldızı. Bak, daha bir sıcak bu gece, daha bir yakıyor. Her taraf kızıl. Her taraf coşkulu. Her bir canlı yüreklerinden akıp sana gelen sıcacık se-lamlarını gönderiyorlar. Bak Sevgili (s.a.v.)'nin emriyle bir yanını batıya, bir yanını doğuya dön-düren ay, bu gece güneşten fazla yakıp kavuru-yor. Ne de olsa nurunu Sevgili'den alıyor.

Gece de aya ve yıldızlara eşlik etmiş raksa ka-tılmış. Kendimi bilerek ya da bilmeden, bir şekil-de vuslata doğru adımlarımı atarken, içimden geçen adını koyamadığım beni sarhoş eden duy-gularımı, heyecanımı saklama derdindeyim. El-lerim titriyor, dizlerimin dermanı yok. Gözlerim kamaşıyor, damarlarımda dolaşan kanım, duy-gularıma olan yenilgisini kabullenip nereye gide-ceğini bilmeden beynime hücum ediyor. Aklım almıyor olup bitenleri, anlatamıyorum.

Nerdeyim? Nasıl geldim? Ne haldeyim? Saat kaç? Bilmiyorum. Bildiğim tek şey beklemem ge-rektiği. Biraz daha beklemek damarlarımdaki ka-nın beynime olan hücumunu biraz daha sertleş-tirirken aklımı kaçırmamak için dualar ediyo-rum. Akrep tüm zehrini yelkovana kusmuş, yel-kovanda mecal kalmamış ilerleyecek. Zaman mı? O da ne diyesim geliyor. Yüreğim küçük do-kunuşlarla dürtüyor yelkovanı, 'ne olursun, kalk!' diye.

Ve ümitlerimin dermanı kesiliyor. Kâinatın Sahibi'nin önünde diz çöküp yaşlı gözlerle bek-lerken umulmadık bir zamanda beklenen Sevgi-li görünüyor, hayalini bile tasavvur edemediğim ufukta. Ve O (s.a.v.) geliyor, Sevgililer Sevgilisi, yaratılanların en değerlisi, en şereflisi, en hüzün-lüsü geliyor.
Ümitlerim bitmedi Efendim (s.a.v.). Bir pazar günü seni beklerken yaşayacağımı düşündü-ğüm duygularımı paylaştım kendimle. Seni umutla bekliyorum Efendim (s.a.v.) ve inanıyo-rum bir gece vakti, benim de konuğum olmayı kabul edeceksin.

Konuşulan konu Gözünü yumana gece

 

Alıntı

Konuşulan konu Gözünü yumana gece
click to comment
İSLAMİYET
GÜNEŞ GİBİDİR,ÜFLEMEKLE SÖNMEZ
GÜNDÜZ GİBİDİR,GÖZ YUMMAKLA GECE OLMAZ
 
GÖZÜNÜ YUMAN YALNIZ
KENDİNE
GECE YAPAR

Konuşulan konu gercek sevgı. cok mutluyum cookk.. :):)

 

Alıntı

gercek sevgı. cok mutluyum cookk.. :):)

 

 


    

                    

 
  
        
  

        

 

         

       

 

        

     

 


                   

DÜNYA 'DAN BİRKAÇ BAŞÖRTÜSÜ ÖRNEĞİ 

  

BASÖRTÜSÜ BiR BEZMiDiR ??

 Güzel bir hazine, güzide bir insana emanet edilmiş.
Güzide insandan güzel hazinenin saklanması istenmiş.
Güzel hazine güzide insanın en değerli varlığı olan başında taşıdığı her bir saçın tekbir tanesinin uçlarıymış...
Bu paha biçilmez, eşsiz hazinenin sahibi olan güzide insan ise ;
Şu an kendisine çocuk gözüyle bakılan, geleceğin anası,
Ama : İstanbul’u fetheden kumandanları bu dünyaya getiren ana !
Kendisinden ufak gördüğü bütün kardeşlerin ablası,
Ama : Nice sultan, nice padişahları yetiştiren abla !
Belki de yaşlı bir ninemiz ?

Ama sırtındaki hırkasını başörtüsüne el uzanmasın diye çektiği kağnıdaki mermilere saran Fatma ninemiz ! Ey güzide insan !
Sendeki kutlu emaneti , o güzel hazineyi ben sana bir iki kelime ile nasıl ifade ederim ?
O kutlu emanetin sahibi güzide insan sensin !
Sen gül peygamberimizi karnında taşıyan hz. Amine’sin !
Sen hz. İsa’yı dünyaya getiren hz. Meryem’sin !
Sen dünün ufağı, bugünün ablası, yarının anası,
Ama daha önemlisi gönül hazinelerinde saklı olan incilerin sahibi güzide insan sensin !
Bırak bez diye nitelendirdikleri başörtünle istihza etsinler,
Ama gönül hazinenle asla !Bırak sendeki o güzel hazineyi açmak için zor kullansınlar,
Ama gönlünü onlara açma asla ! Bırak başörtüsü bahanesi ile diplomana mani olsunlar,
Ama unutma sana diplomanı Allah cc. verecektir !
Bırak sendeki hazinenin değerini bilmeyen insanlar bu dünyada saltanatını sürsünler,
Ama unutma senin saltanatın öbür dünyadadır !
Süreceğin saltanatın için savaş vermelisin ve asla mağlup olmamalısın

 

 

 

       


  

Konuşulan konu Canım Peygamberim

 

Alıntı

Canım Peygamberim

 

 

 

 

 


 

 

 

 

 

 

 
CANIM PEYGAMBERİM
 

 

Canım Peygamberim
Alemler nura gark oldu, Seninle övündü,
Kisralar çılgına döndü,tabiat alevleri söndü
Nübüvvet mabedinde,hakikat sabahı göründü.
Kokusu güzel,nuru ışık,canım peygamberim.

Image Hosted by ImageShack.us

Ötelerin ötesinde,nurlu yaratılışın temsilcisi.
Bitmeyen merhametin, parlayan güneşi.
Allah'ın habibi Resûllerin efendisi,
Yol göstericimiz,canım peygamberim.

Image Hosted by ImageShack.us

Sevgisiyle,Resûle ağlayıp inleyen kütükler.
Selam verip,dağlar taşlar nasıl feryat ettiler.
Bulut ağlamadıkça,yeşillikler nasıl güler.
Gönüller sultanı canım peygamberim.

Image Hosted by ImageShack.us

Etrafını kuşatan ikram,Medine semalarına yayılır.
Yüce elçi,ifadeye sığmayan bir sevinç bir hal alır.
Onun cömertliğini anlatmaya diller aciz kalır.
Cihana ışık saçan,Hatemül enbiyasın.

Image Hosted by ImageShack.us

Resûlü Ekrem oturdular,Kubadaki kuyu başına
Müyesser oldu Cennetül âla birkaç arkadaşına.
Çağrıldılar huzuru Resûle isim isim tek başına.
Nübüvvet mabedinin,Havzu kevserin sahibisin.

Image Hosted by ImageShack.us

Severlerdi Resûlü sıkaleyni,bitmez tükenmez hazla
Taat itaat timsali,meleklerin gaslettiği Hanzala.
Verdikleri andaki sevinç,nail oldukları sevinçten fazla
Allah'ın davasını yükseltin, düşmanlarını susturdun.

Image Hosted by ImageShack.us

Söyliyeyimde gönlümde ki,gam dağılsın gitsin.
Bütün övgülerin sevgilerin üstündesin.
Kıyamete kadar övsem, Sen bitmezsin
İki cihan serveri, hatemül enbiyasın.

  Image Hosted by ImageShack.us

                                                                                  Alıntı                                                                               

                                                                          

                                                     

 

 

   

 

Konuşulan konu Peygamber Efendimiz Buyurdularki

 

Alıntı

Peygamber Efendimiz Buyurdularki


PEYGAMBER EFENDiMiZIN BUYURDUKLARI

 

495m98apwxdih47dt1.gif picture by tolga_021

 
Peygamber (s.a.v.) buyurdular ki:Namaz, yüce ve büyük olan ALLAH'ın rızasını kazandırır. Meleklerin sevgisine nail eder. Peygamberlerin yoludur. Mârifet nurudur. îmanın aslıdır. Duanın icabetine vesiledir. Amelleri makbul kılar. Rızka bereket getirir. Vücuda rahatlık verir. Düşmanlar üzerine silahtır. Şeytanı uzaklaştırır. Ölüm meleği ile musallî arasında şefaatçidir. Kabirde kandildir ve orada yaygıdır. Münker ve Nekir meleklerine cevaptır. Kıyamete kadar kabirde can yoldaşıdır. Kıyamet günü olduğunda namaz kılanların üzerine bir gölgeliktir. Başına taçtır. Bedenine elbisedir. Önünde giden nurdur. İnsanlarla arasına getirilen bir perdedir. Rableri huzurunda mu'minlerin hüccetidir. Mizanda ağırlıktır. Sıratta geçiştir. Cennete anahtardır. Çünkü namaz tesbihtir, hamttır, tâzimdir, kırât ve duadır. Hasılı faziletli amellerin tümü, vaktinde kılınan namazdadır. (Tenbîhü'l-Gafilîn, 293) 
Hazret-i Peygamber - sallâllâhü aleyhi ve sellem-, ümmetine bu beş vakit hususunda şöyle buyurur:Allâh Teâlâ buyurdu ki; "Senin ümmetine beş vakit namazı farz kıldım. Kendi katımda verilmiş bir söz vardır. Kim o namazları tam vaktinde kılarsa, onu mutlaka cennete sokacağım. Kim de o namazları korumazsa, katımda ona verilmiş hiçbir söz yoktur.

  495m98apwxdih47dt1.gif picture by tolga_021

  

                                                                               

 


                     KURAN-I KERİM DİNLE


 

ein Bild

ein Bild

Kuran-i Kerim Dinleein Bild

Sure Ýsmi

Media Player

Sure Ýsmi

Media Player

1-Fatiha Suresi

Dinle

50-Kaf Suresi

Dinle

2-Bakara Suresi

Dinle

51-Zariyat Suresi

Dinle

3-Al-i Ýmran Suresi

Dinle

52-Tur Suresi

Dinle

4-Nisa Suresi

Dinle

53-Necm Suresi

Dinle

5-Maide Suresi

Dinle

54-Kamer Suresi

Dinle

6-En'am Suresi

Dinle

55-Rahman Suresi

Dinle

7-A'raf Suresi

Dinle

56-Vakýa Suresi

Dinle

8-Enfal Suresi

Dinle

57-Hadid Suresi

Dinle

9-Tevbe Suresi

Dinle

58-Mücadele Suresi

Dinle

10-Yunus Suresi

Dinle

59-Haþr Suresi

Dinle

11-Hud Suresi

Dinle

60-Mümtehine Suresi

Dinle

12-Yusuf Suresi

Dinle

61-Saff Suresi

Dinle

13-Ra'd Suresi

Dinle

62-Cum'a Suresi

Dinle

14-Ýbrahim Suresi

Dinle

63-Munafýkun Suresi

Dinle

15-Hicr Suresi

Dinle

64-Teðabun Suresi

Dinle

16-Nahl Suresi

Dinle

65-Talak Suresi

Dinle

17-Ýsra Suresi

Dinle

66-Tahrim Suresi

Dinle

18-Kehf Suresi

Dinle

67-Mülk Suresi

Dinle

19-Meryem Suresi

Dinle

68-Kalem Suresi

Dinle

20-Taha Suresi

Dinle

69-Hakka Suresi

Dinle

21-Enbiya Suresi

Dinle

70-Mearic Suresi

Dinle

22-Hacc Suresi

Dinle

71-Nuh Suresi

Dinle

23-Mi'minun Suresi

Dinle

72-Cin Suresi

Dinle

24-Nur Suresi

Dinle

73-Müzzemmil Suresi

Dinle

25-Furkan Suresi

Dinle

74-Müddessir Suresi

Dinle

26-Þuara Suresi

Dinle

75-Kýyamet Suresi

Dinle

27-Neml Suresi

Dinle

76-Ýnsan Suresi

Dinle

28-Kasas Suresi

Dinle

77-Murselat Suresi

Dinle

29-Ankebut Suresi

Dinle

78-Nebe Suresi

Dinle

30-Rum Suresi

Dinle

79-Nazi'at Suresi

Dinle

31-Lokman Suresi

Dinle

80-Abese Suresi

Dinle

32-Secde Suresi

Dinle

81-Tekvir Suresi

Dinle

33-Ahzab Suresi

Dinle

82-Ýnfitar Suresi

Dinle

34-Sebe Suresi

Dinle

83-Mütaffifin Suresi

Dinle

35-Fatýr Suresi

Dinle

84-Ýnþikak Suresi

Dinle

36-Yasin Suresi

Dinle

85-Buruc Suresi

Dinle

37-Saffat Suresi

Dinle

86-Tarýk Suresi

Dinle

38-Sad Suresi

Dinle

87-A'la Suresi

Dinle

39-Zümer Suresi

Dinle

88-Gaþiye Suresi

Dinle

40-Gafir(Mü'min Suresi)

Dinle

89-Fecr Suresi

Dinle

41-Fussilet Suresi

 

Dinle

90-Beled Suresi

Dinle

42-Þura Suresi

 

Dinle

91-Þems Suresi

Dinle

43-Zuhruf Suresi

Dinle

92-Leyl Suresi

Dinle

44-Duhan Suresi

Dinle

93-Duha Suresi

Dinle

45-Casiye Suresi

Dinle

94-Ýnþirah Suresi

Dinle

46-Ahkaf Suresi

Dinle

95-Tin Suresi

Dinle

47-Muhammed Suresi

Dinle

96-Alak Suresi

Dinle

48-Fetih Suresi

Dinle

97-Kadir Suresi

Dinle

49-Hucurat Suresi

Dinle

98-Beyyine Suresi

Dinle

99-Zilzal Suresi

Dinle

102-Tekasur Suresi

Dinle

100-Adiyat Suresi

Dinle

103-Asr Suresi

Dinle

101-Karia Suresi

Dinle

104-Humeze Suresi

Dinle

105-Fil Suresi

Dinle

107-Maun Suresi

Dinle

106-Kureyþ Suresi

Dinle

108-Kevser Suresi

Dinle

109-Kafirun Suresi

Dinle

111-Tebbet Suresi

Dinle

110-Nasr Suresi

Dinle

112-Ýhlas Suresi

Dinle

113-Felak Suresi

Dinle

114-Nas Suresi

Dinle

ALINTIDIR 

 

 Bir gün, kırlarda gezintiye çıkan bir adam, kenara oturduğu otlardan birinin dalında, küçük bir kozanın varlığını fark etti. Koza ha açıldı ha açılacak gibiydi.

Adam , bunun bir kelebek kozası olduğunu tahmin ediyordu. Böyle bir fırsat bir daha ele geçmez diye düşündü; ve bir kelebeğin dünya yüzü gördüğü ilk dakikalara şahit olmak istedi.

Dakikalar dakikaları kovaladı , saatler geçmeye başladı , ama henüz kelebeğin küçük bedeni o delikten çıkmadı. Sanki , kelebeğin dışarı çıkmak için çaba harcamaktan vazgeçmiş olabileceğini düşündü.

Sanki kelebek elinden gelen her şeyi yapmış da , artık yapabileceği bir şey kalmamış gibi geldi ona. Bu yüzden , kelebeğe yardımcı olmaya karar verdi: cebindeki küçük çakıyı çıkarıp kozadaki deliği bir cerrah titizliğiyle büyütmeye başladı.

Böylece , bir-iki dakika içinde kelebek kolayca dışarı çıkıverdi. Fakat bedeni kuru ve küçücük , kanatları buruş buruştu. Adam kelebeği izlemeye devam etti; çünkü kanatlarının her an açılıp genişleyeceğini ve narin bedenini taşıyacak kadar güçleneceğini umuyordu.

Ama bunlardan hiçbiri olmadı. Kelebek , hayatinin geri kalanını , kurumuş bir beden ve buruşmuş kanatlarla yerde sürünerek geçirdi. Ne kadar denese de , asla uçamadı.

Adamın bütün iyi niyetine ve yardımseverliğine rağmen anlayamadığı şey , kozanın kısıtlayıcılığının ve buna karşılık kelebeğin daracık bir delikten dışarı çıkmak için gereken çabanın , Allah'ın kelebeğin bedenindeki sıvıyı onun kanatlarına göndermek ve bu sayede kozanın kısıtlayıcılığından kurtulduğu anda onun uçmasını sağlamak için seçtiği bir yol olduğuydu.

Bu gerçeği öğrendiğinde , hayat boyu unutamayacagı bir şey de öğrenmişti:

 Bazen , hayatta tam olarak ihtiyaç duyduğumuz şey , çabalardır. Eğer Allah , hayatta herhangi bir çaba olmadan ilerlememize izin verseydi , o zaman , bir anlamda sakat kalırdık . Olabilecegimiz kadar güçlenemezdik o zaman . Ve asla uçamazdık..

.Selam ve Dua ile.


Ziyaret ettiğiniz için teşekkürler!

Please wait...
Sorry, the comment you entered is too long. Please shorten it.
You didn't enter anything. Please try again.
Sorry, we can't add your comment right now. Please try again later.
To add a comment, you need permission from your parent. Ask for permission
Your parent has turned off comments.
Sorry, we can't delete your comment right now. Please try again later.
You've exceeded the maximum number of comments that can be left in one day. Please try again in 24 hours.
Your account has had the ability to leave comments disabled because our systems indicate that you may be spamming other users. If you believe that your account has been disabled in error please contact Windows Live support.
Complete the security check below to finish leaving your comment.
The characters you type in the security check must match the characters in the picture or audio.
Zeynel akwrote:
 

 

 

 

 

Sevgisiz Olmuyor!

 

sevgi, ilkbaharda açan,
kır çiçeğidir.
kimbilir, belki de,
saçlarımızı ıslatan nisan yağmuru.
olmazsa olmazlarımızdan,
hayatın gerçeğidir.
sevgisiz hayat, yorgansız yatak gibidir.
sevgi, sevgilinin yolunda,
eriyip yok olmaktır.
kimbilir, belki de karların altından,
utana utana başını uzatan kardelendir.
sevgi, mutlu olmanın yolunu,
arayıp, bulmaktır.
sevgisiz hayat, meyvesiz ağaç gibidir.
sevgi, sevgili için severek çile çekmek,
belki de dünyadaki herşeyden geçmektir.
belki konuşmadan meramını anlatmak,
hiç karşılık beklemeden,
her fedakarlığı yapmaktır.
sevgi cesarettir,
sevgisiz insan çorak toprak gibidir.
sevgi, İbrahim olup,
Nemrut'un ateşine girmektir.
Yusuf olup, karanlık kuyuda,
sabırla beklemektir.
Yakup olup,
evladının kokusunu duymaktır.
sevgisiz hayat kuru yaprak gibidir.

 

Adem Uysal

 

 

SAĞLICAKLA KALIN….

ALLAHA EMANET OLUN…

 

 

CUMANIZ MÜBAREK OLSUN...

 

 

 

    

 
1 hour ago
λŋqεℓ .wrote:

 

Sessizliği bozan sadece şarkılar var
Her şarkıda  
Sen
Her satırda 
Sen
Bunlar yetmiyormuş gibi
Sol omuzumda hissettiğim sıcacık nefesin...
Kilitledim dudaklarımı
Gözlerimi yumdum!
Bir rüyanın tam ortasındayım şimdi
Sonuna hiç ulaşamadığım
Hep yarım bıraktığım..
O rüyanın içindeyim bu kez...
Gerçekle olmayan arasında kaybolup gidiyorum..
Hangisi  gerçekti?
Hangisi  değildi?
Düşünürken aklımı yitireceğim..
Soruların içinde kayboldum...
Arayıp bulur musun beni?
Bütün söylediklerinin
Arasından çekip alsana beni...
Ben
Gidemedim!!
Sen
Gitmeyi geciktirdin!!
(Alıntı)
 
SEVGİLERİMLE ANGEL
8 hours ago
kucuk sairwrote:
HAYIRLI GÜNLER ........
12 hours ago

 .

 

Gönül Çiçeğim...

Die Grafik

 Yine buğulusun gönül çiçeğim, yine ağlıyorsun!
Gül kokmayan bir yürek gördün mü, salıverirsin damlalarını gönüllere... Hep ağlıyorsun gönül çiçeğim,
Sevdaysa sevda, hasretse hasret, hüzünse hüzün... ne varsa buğulu bulutlarında, yağmur eder sunarsın bahara. İyi ki ağlarsın gönül çiçeğim,
Çiçeklerin umut kokar. Baharı bile umutlandırdın ya gönül çiçeğim, gam sana yakışmaz gayrı. Gam bizim işimiz, hüzün bizim işimiz gayrı.
İyi ki ağladın gönül çiçeğim,
Sen açmasaydın, sen beyazlığını damla damla düşürmeseydin karakışın hüküm sürdüğü buzdan yüreklere, hangi ağaç meyveyi umut ederek çiçeklerini salardı karakışın bağrına? Hangi çiçek güneşli günleri umut ederek tomurcuğunu terk ederdi? Hangi beyaz kelebek, soğuktan kenetlediği titrek kanatlarını semaya açarak kanatlanırdı?
İyi ki ağladın gönül çiçeğim,
Sen damlamasaydın, kardelenler nazlı çiçeklerini açar mıydı beyaz karlara inat? Kim beyazlığın sadece karda değil, çiçeklerde de olabileceğini düşünebilirdi? İyi ki ağladın gönül çiçeğim,
Sen de açmasaydın gönül çiçeğim, kara bulutların arkasındaki mavi gökyüzüne özlemler yeşermezdi dallarda. Belki hüzün savrulurdu sadece ağaçların kuru dallarında tipiyle karışık. Belki yağmur nedir bilinmezdi. Oysa sen hep gülü savurdun gökyüzüne, hep gülü koklattın rüzgarlara. Sen bilirsin ki; "Bir çiçek ölmeden, meyve dirilmez!"

İyi ki ağladın gönül çiçeğim,
Adın baharla birlikte anılır oldu gönül çiçeğim. Rüzgarlarla karlara savrulan her yaprağın, karlara baharı hatırlattı. Çiçeklerin sıcak gözyaşlarıydı zira. Gözyaşları yağmuru, yağmur baharı hatırlattı sonra.
İyi ki ağlamışsın gönül çiçeğim,
Şimdi bildim, sürgünlüklerin, hasretliklerin, hüzünlerin neden senin dostun olduğunu. Sen gülü damladın karakışın rüzgarlarına.

Gülü saçlarına takıp giden rüzgarlar,gözyaşlarını

 da taşıdı yedi  iklime.
Şimdi anladım; "gül sevginin özü" Hasretlikler, hüzünler, ayrılıklar gülün kokusudur çünkü. Sen gül kokuyorsun çünkü. İyi ki ağladın gönül çiçeğim,

Die Grafik
 
 

 

15 hours ago

Hayırlı günler selam ve dua ile

16 hours ago
ÇAĞRIwrote:

Frankeştayn tohumları istemiyoruz

 

Frankeştayn olarak da adlandırılan genetik olarak “kurcalanmış” tohumlarla ilgili yasa tasarısı sonunda Başbakanlığa geldi. Önümüzdeki günlerde TBMM geleceğimizle ilgili çok kritik bir karar verecek. Genleri değiştirilmiş tohumların ülkemize girişi yasallaşırsa bizleri karanlık bir gelecek bekliyor!

“Frankeştayn tohum” ve “ebter tohum” olarak bilinen tohumlar, uluslararası dev tohum şirketlerinin, IMF, Dünya Ticaret Örgütü ve Dünya Bankası gibi “baba” kuruluşların ve biyoteknoloji şirketlerinin zoruyla ülkemize dayatılıyor.

“Ulusal Biyogüvenlik Yasa Taslağı” ismiyle görüşülen metin kabul edilirse bu tohumların ülkemizde ithali, ekimi, dikimi ve tüketimi serbest kalacak. Ne acıdır ki, muhalefet partilerinden bile bu tasarıya karşı çıkan henüz yok. Yasa tasarısı kamuoyu ile paylaşılmadan, büyük bir gizlilik içinde, derin manevralarla yasalaştırılmak isteniyor.

Genleri değiştirilmiş tohum nedir?

Kendi türünden ya da kendi türü dışındaki bir canlıdan gen aktarılarak bazı özellikleri değiştirilen bitki, hayvan ya da mikroorganizmalara “genetiği değiştirilmiş organizma (GDO)” diyoruz.

Gen aktarımı kendi türü dışından gerçekleştirilmiş ise bu canlıya “transgenik” diyoruz.

Ancak tüm bu tabirler tüketicide tedirginlik oluşturduğundan sermaye daha sevimli bir hitap şekli buldu: “Biyoteknoloji ürünleri”!

Bilim doğanın yapmadığı şeyi yapmaya ve farklı türler arasında aktarımlar gerçekleştirmeye başladı. Asıl sorun, doğaya ve insan sağlığına etkilerini yeterince araştırmadan bunları doğaya saldı ve tüketime sundu.

Avrupa Birliği genleri değiştirilmiş tohumları reddediyor

Hükümet sözcüsü Cemil Çiçek, Biyogüvenlik Kanun tasarısında önerilen sistemin AB sistemi ile benzerlik göstereceğini ifade etti.

Oysa AB ülkeleri, insana ve çevreye verdiği zararlar nedeniyle 1998-2004 yılları arasında hiçbir genetiği değiştirilmiş ürünün ithaline onay vermedi. Bu nedenle ABD, Avrupa ülkelerini Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ)’ne şikâyet etti. ABD diplomatlarının ve DTÖ’nün çeşitli dayatmaları ile AB 2005 yılında 11 çeşit GDO’lu tohumun ekilmesine razı oldu. Fransa, Almanya, Portekiz ve Çek Cumhuriyeti küçük alanlarda ticari ekime başladılar.

Bugün ise sadece 6 Avrupa ülkesinde, yalnızca bir çeşit mısırın (MON 810 kod numaralı mısır) ekilmesine izin veriliyor. O da sadece “hayvan yemi” olarak kullanılabiliyor. Son 4 yılda AB ülkelerinde GDO ekim alanları %35 küçülmüş durumda.

AB sınırlarına ancak 7-8 çeşit GDO’lu hammadde girebiliyor. Endüstriyel gıda ürünlerinin içeriğinde en fazla binde 9 oranında GDO’lu hammadde bulunabiliyor. Bu da ürün etiketinde belirtilmek zorunda. AB halkının %71’i GDO’lu gıdalar tüketmek istemiyor.

Fransa, çevre ve insan sağlığı konusunda yeterli araştırma bulunmaması nedeniyle GDO mısır çeşidinin ulusal sınırları içinde ekilmesini 2008 yılı içinde yasakladı.

Almanya 2009 yılında, hayvanlarına dahi yedirmek istemediği için topraklarında GDO tohum ekilemeyeceği kararını aldı. GDO tohum üreticisi Monsanto ise, Alman hükümetine dava açtı.

GDO ile genetik kıyamet

Genetik müdahaleye maruz kalmış tohumların uzun vadede sebep olacağı değişiklikler “genetik kıyamet” olarak yorumlanıyor:

GDO tohum ekilmiş toprak üzerinde uzun yıllar başka hiçbir ürün yetişmiyor.

GDO tohum, kendisinden başka bitkilerin yaşama şansını azaltıyor; kendisini yiyen böcek, kuş gibi canlıların hayatını tehlikeye sokuyor.

GDO tohumların polenleri rüzgâr ve arılarla kilometrelerce genişliğinde bir alana yayılabiliyorlar. Doğal tohumlar bu polenlerle döllenerek kontamine olabiliyor. Örneğin mısırın gen merkezi Latin Amerika’da GDO mısır ekiliyor. Meksika’da, en ücra dağ köylerindeki yerli mısır tohumlarının bile genlerinde değişiklik olduğu saptandı.

Anadolu birçok bitkinin, baklagil türünün ve buğdayın gen merkezi konumunda. Burada ekilecek bu türlerin akrabası bir GDO tohum binlerce yıllık genetik mirasımızı yok edebilir.

Çiftçi GDO tohumdan bir sonraki sene için “tohumluk” ayıramaz. Her sene yüksek fiyatlı GDO tohum satın almak zorunda kalır. Küçük çiftçilerin yıllarca sürecek bu sisteme dayanamayacakları ve iflas edecekleri tahmin edilmektedir. Bu şekilde GDO pamuk eken Hintli küçük çiftçilerden çoğu iflas etti. Aralarından canlarına kıyanlar oldu.

Tohum piyasası birkaç şirketin elinde olacak ve dünya nüfusunu istedikleri gibi yönlendirebileceklerdir. Ekonomik olarak “dışa bağımlı” olmamız söz konusudur.

Kimi GDO tohumların insanlarda alerjiye sebep olduğu biliniyor. Fareler üzerinde yapılan araştırmalar kanserojen etkisinin olduğunu ve fareleri kısırlaştırdığını gösterdi.

Sindirim sisteminde tam olarak sindirilmeden dolaşım sistemine geçerek kan hücreleri aracılığı ile normal genoma katılabilen yabancı DNA parçalarının da hastalıklarda etkili olma ihtimali söz konusudur.

Hükümet sözcüsü Cemil Çiçek GDO tohumların bebek mamalarında kullanılmayacağını söyleyerek haklılığımızı teyit ediyor. Bebeklere zarar veren tohum, onu emziren anneye zarar vermeyecek midir?

William Engdahl’a göre bu tohumlar “istenmeyen ırkları kısırlaştırma” planının bir parçası.

Allah’ın yarattığı canlılara bir müdahale söz konusu olduğu için bu tohumlara şeytani vasıflar da yakıştırılmaktadır.

Bir lobi bu tohumları Türkiye’ye sokmak istiyor

Bir lobi, Türkiye’de bu tohumların yasallaşması için büyük gayret gösteriyor. Biyoteknoloji şirketlerinin finansmanıyla konuşan kimi bilim adamları GDO tohumların dünyada açlığa çare olduğunu; daha az tarım ilacı kullanıldığını, daha fazla verim alındığını iddia ediyorlar.

Gerçekler ise bambaşka. Bu ürünler 1996 yılından beri ticari olarak yaygın fakat aç insan sayısı gittikçe artıyor. GDO soyada yüzde 9 daha düşük verim alınıyor. ABD, GDO’lu tarımda daha fazla tarım ilacı kullanıyor.

Bağımsız bilim insanları ise GDO’lu ürünlerin zararlı olduğunu ve insanlığı bir felakete sürükleyeceğini ifade ediyorlar. Prof. Ignacio Chapela, Prof. Dr. Şeminur Topal gibi bilim insanları yaptıkları açıklamalarla işlerinden, araştırma laboratuarlarından oluyorlar.

Bu lobi, tonlarca GDO mısırı ve soya fasulyesini ülkemize sokuyor. Mısır 700, soya ise 900 çeşit gıda maddesi (şekerleme, asitli içecek, çocuk maması, sebze püresi, cips, bisküvi, çikolata, vb.) içinde kullanılır. Gıda ürünleri için ithal edilen hammaddeler Türkiye sınırlarında hiçbir denetime tabi tutulmuyor.

Gene aynı lobinin marifetiyle 1998-2000 yılları arasında GDO’lu ürünlerin Çukurova ve Nazilli’de deneme ekimleri yapıldı.

Tasarının hazırlık süreci ile ilgili toplantılara GDO’lu ürünleri reddeden tüketici temsilcileri davet bile edilmezken, ABD’li Monsanto’nun yetkilileri, toplantılara resmi davetli olarak katılmış. Hatta Tarım Bakanlığı’nın test çalışmalarında Monsanto, Pioneer ve Deltapine isimli yabancı tohum firmaları da yer almış.

GDO tohum, sadece kendisini üretenlere (Monsanto, Cargill, Hazera, Pioneer, SQM, KWS, AMC/AGRIMATCO, Fritolay, Limagrain, Golden Westseeds, Syngenta) hizmet ediyor.

 

Ayrıntılı bilgi için:

William Engdahl: Ölüm Tohumları

Mebruke Bayram: Gıdalar, Ambalajlar, Silahlar ve Açlar

http://gidahareketi.org

http://gdohp.blogspot.com/

22 hours ago
Zeynel akwrote:

 

 

 

 

Sevgi…

 

Sevgi... kadife tenli bir çiçek...
Bir o kadar narin ve bir o kadar da güzel..
Ona dokunmak ona sahip olmak..
Sevgi! ah sevgi seni yaşamak..
Neden kaybedince anlarız sadece..
Elimizdeyken değerini neden bilemeyiz..
Doyasıya neden yaşayamayız seni
Kimselerle paylaşmadan yüreğimize hapsederiz..
Oysa sevgi..
Paylaşıldıkça çoğalır paylaşıldıkça var olur..
Sevgiyi yalnız yaşamanın ne anlamı olur..
Paylaşılmayan sevgi..
Kurumaya ve solmaya mahkum çiçek gibidir..
Açalım yüreğimizin kapısındaki kilitleri..
Özgür bırakalım hapsettiğimiz sevgileri..
Dilimiz gözlerimiz sevgimizi anlatsın..
Sevgiler ölmesin yaşasın çiçek açsın..
Güzel kokuları sarsın dünyayı..
Öldürelim kini nefreti ve tüm kötü duyguları..
Yaşadığımız sevgi dolu bir dünya olmalı..

 

Filiz Turan

 

 

 

 

 

SAĞLICAKLA KALIN…

ALLAHA EMANET OLUN…

 

 

 

 

23 hours ago

.

ÜZÜLME!
Üzülebiliyorsan bir kalbin var demektir. Kalpsizler üzül(e)mezler ki. Ne mutlu sana ki, üzülebiliyorsun. Dokunan var demek ki kalbine. Ya dokunulmasaydı kalbine. Ya hüznün gönül toprağını karmasına izin verilmeseydi. Demek ki gözden çıkarılmadın. Demek ki sen hâlâ bir umut tarlasısın.Üzülme!
Üzülüyorsan, Biri var ki cılız varlığını düştüğü çamurdan kaldırmak istiyor. Onun için dokunuyor kalbine. Kıymetini bil ki, üzmeye değer görüyor seni. Hüzünlerin kalbinin toprağını allak bullak ediyorsa, sen ekilmeye layık bir topraksın demektir. Kaygıların vuruşuyla tuz buz oluyorsa taş katılığında büyüttüğün güvencelerin, yarılan göğsüne umut fidanları dikiliyor demektir.
Üzülme!
Yüzün yerde geziyorsan, ellerin boynuna sarılı ise, içini ısıtacak haberlerin mürekkebi damlıyor olmalı ömrünün defterine. Kar yağıyorsa güvendiğin dağlara, yarının ovalarında rengârenk çiçeklerin olacak demektir. Hırçın fırtınalar sarsıyorsa sevinçlerinin zirvesini, rüzgârlar dövüyorsa umudunun yamaçlarını, bir yüce dağsın sen demek ki, az bekle, eteğinden serin pınarlar akmaya başlayacak demek ki…
Üzülme!
Üzülüyorsan, şımaramazsın. Kibrin kirli tuzağına düşemezsin. Kendini beğenmişliğin çamuruna dolaşmaz ayakların. Uzak geçersin isyanlı yollardan. Heveslerinin ardı sıra düşüp nisyan uçurumlarının başına sürüklenmezsin. Seni Biri yakınlığına çağırıyor demek ki… Gözden çıkarmamış olmalı seni.
Üzülme!
Üzülüyorsan, bir kutlu teselli kapısının önünde bekletiliyorsun demektir. Gözlerini kaldır vefasız dünyanın eşiğinden. Gönlünün elinden çıkar sebeplerin boş avuntularını. Umudunu kes sahte doymalardan. Yüreğini küstür coşkulardan. Kapı açıldı açılıyor demektir.
Üzülme!
Üzülüyorsan, kaybedeceğin bir şeyler var demek ki… Kaybedeceği bir şeyi olanlar çoktan kazanmışlardır. Eline geçmeyenleri saymakla tüketme nefesini, elindekileri saymaya başla. Hepsini saysan bile, nefesini saymaya nefesin yetmeyecek demektir. Bak işte zenginsin.
Üzülme! Seni bir “İşiten” var. Seni, senin kendini bile sevmenden önce O sevdi. Senin kendini bile bilmediğin unutuş kuyularından çekip çıkardı seni. Çektiğin acılara habire meşgul çalan telefonlar gibi kör ve sağır değil O. Yüreğinin her yangınına O yetişiyor. Ayrılıklarına ve sıkıntılarına metal soğukluğundaki plazalar gibi umursamaz değil O. Yitirdiklerinin hepsini sana iade edeceğine söz veriyor. Sevdalarına ve özlemlerine çok seçenekli sınav kâğıtları gibi tatsız ve tuzsuz formüller sunmuyor. Seni herkesten çok anlıyor, seni senin kendini düşündüğünden çok düşünüyor. Gözyaşlarınla imzalayasın istiyor yakarışlarını. Bir ebedî çerçevenin içinde, gösterişsiz bir kullukla fotoğraflamak istiyor seni. Dağılıp giden ömür kırıntılarının arasından sıcacık bir kardelen ümidi devşiresin istiyor. Keyfinin çatlak kabuklarının arasından sonsuz teselli pınarları akıtmak istiyor.
Üzülme!
Varlığının tenine çiziktir her hüzün. Varlığından haber verir üzüntün. Hatırlar mısın, bir zamanlar hatırlanmaya değer bir şey bile değildin. Hiç umursanmadan çöpe atılabilecek kirli bir su iken sen, yüzüne bir tek O baktı. Kimselerin arayıp sormadığı, önemseyip adını bir kenara yazmadığı o günlerde, Senin adını ilk O andı. Hatırını bildi. Seni yanına aldı. Hep yanında oldu. Sen seni unutup da başını yastığa koyduğunda bile, seni her defasında sabaha çıkardı. Sen Onu defalarca unuttun ama O seni asla unutmadı.
Üzülme!
O’nun en sevdiği kulu da yalnız kaldı. Taşlandı. Sürüldü. Yaralandı. Aç susuz kaldı. Yuvasına uzaktan göz yaşları içinde baktı. Mağarada yapayalnız ve korunmasızdı. Senin gibi üzülen yol arkadaşına sonsuz müjdeler veren tebessümüyle fısıldadı: “Lâ tahzen, innAllahe meânâ.”Üzülme!
Kaldır yüzünü yerden. Omuzlarından sarsıp kendine getirmek istiyor seni Sevgili. “Rabbin sana küsmedi ki…” Gözlerinin içine içine bak sevdiklerinin. “Rabbin seni unutup yalnız bırakmadı ki…”


SENAİ DEMİRCİ

 

YORUMLARIMDA KATKILARINI BENDEN ESİRGEMİYEN DEĞERLİ ABİM

AHMED AK..ÇOK TEŞEKKÜR EDERİM. 

    

 

1 day ago

GülümsemeGünaydın arkadaşımKırmızı gül

1 day ago
Merhaba iyi geceler dilerim.
Allah'a emanet olun.
Hoşçakalın.
Hello my dear friend!
Have a nice night and sweet dreams.
Greetings...Hayal
1 day ago

...

  

 

 


 

gücenmem söz ya rasullah 
  
Bir gün bana seslenirsen Ya RasulALLAH
Çıkamam huzuruna utanırım
Bir gün benim için üzülürsen Ya RasulALLAH
Bu azaba dayanamam yanarım
Hali perişan bir kul yanı başına gelirse Ya RasulALLAH
Peygamberlerin yanında ümmetimdendir deyip utanma
Sen sakın boynunu bükme
Ben giderim Ya RasulALLAH
Mahşerde bu ümmetin cehennemlik denirse
Sen üzülme!Ben cennete gitmesem de olur
Yeter ki gözünden yaşlar süzülmesin
Ne olacak ki yanarım Ya RasulALLAH yanarım
Eğer bir gün bizi özler de gelmek istersen
Mus'ab,Sevben,Bilal,Hubeyb,Ebu bekir
Dayanamaz sensizliğe
Onları bırakıp gelme Ya RasulALLAH
Biz Sana layık değiliz ki,Seni Onlar kadar sevemedik
Rüzgar saçını dağıtır, ayağına diken batar diye üzülmedik Ya RasulALLAH
Hatta saçını biz ağarttık
Belki kalbini günahlarımızla biz yaraladık
Seni hak etmedik Ya RasulALLAH hak etmedik
Yine utanmadan eğer
Sana kavuşmak için görevimi bitirmeden gelirsem
Yenik düşmüşsem firaka
Yeter demişsem acılara
Artık katlanamaz olmuşsam insanlara
Hayır,hayır,hayır
Girmediğim gönül kalmışsa
Kabul etme,geri gönder,kov kapından
Gücenmem söz Ya RasulALLAH gücenmem!!!

 

NAZLICAN FIRAT 


2 days ago
GÜZEL MELEĞİM
Hayatımın hedefi,
Yaşamamın amacı,
Ruhumun ilacı,
Derdimin dermanı,
Sensin benim güzel
Meleğim...
Kaderimin oyunu,
Hayatımın tokadı,
Şarkıların acısı,
Günlerimin düşüncesi,
Sensin benim güzel
Meleğim...
Kaderin gülüş seslerini,
Kahkahalarını duyar gibiyim.
Seni senden aldım;
Onuda sana bırakmadım der gibi.
Bak;
Bir yaz,bir sonbahar,bir kış geçti.
ilkbahar bile geldi.
Ama sen,ama sen,
Ufukta bile görünmüyorsun.
Bahar gelmiş neyime,
Sen yoksan günümde.
Benim baharım sensin güzel
Meleğim...
Hadi gel;
Kış ol,karlarınla sar beni,
Yaz ol,güneşinle yak beni
Hadi gel
Meleğim
2 days ago
...


   Image Hosted by ImageShack.us

 

Bir gün gelmesen aklıma

Bir gün de düşünmesem seni

Güneş yine doğar mı?

Kuşlar yine uçar mı?

Sahile vurur mu yine dalgalar

Selam verir mi dostlar

Bir gün de düşünmesem seni

click to comment

 

KAHVALTIYI HEP BERABER YAPALIM .İSTERMİSİNİZ. O HALDE AFİYET OLSUN.. .RABBİM GÜZEL DOSTLUĞUMUZU HİÇ BOZMASIN İNŞ. 

   

 http://img397.imageshack.us/img397/6486/resim022wd5gk8.jpg   

 

    

 

 

 

 

2 days ago
GülümsemeMutlu günlerKırmızı gül
2 days ago
 

 
PhotobucketPhotobucket
click to comment
     Sensizlikte,

kah geceler üzerime yürüdü, kah ayazlar zorladı kapılarımı…
Ama her zorlukta gözlerine sığındım, her solukta ismini haykırdım.
Yalnızlığınla savaştım durdum. Belki de en gururlu savaştı benimkisi.
Silahım yoktu;
Sadece seni seven yüreğimdi savaşan.
Kazanan hep hasretin olsa da ben seni " sensizlikte " bile yaşatandım…
Yine de dayanmağa çalışıyorum işte
Bir kır çiçeği koparıyorum gözlerine benzeyen
Geçen bulutlara sesleniyorum ellerin diye
Rüzgar güzel bir koku getirmişse
Saçlarını okşayıp gelmiştir diyerek avunuyorum
Yaşamak seninle bir başka zamanı
Bir başka zamanda seni yaşamak
sen hiç sevdin mi?
kalp atışlarının bedenini ele geçirdiğini hissettin mi?
kaçkere acı biriktirdin içinde?
kaçkere gecelerce ağlayıp gerçekleri aradın?
yüreğinle nezaman yüzleştin?
umudunu hayallerle süsledin mi?
her gece gökyüzüne bakıp bir yıldıza ağladın mı?
insanlara gülerken yüreğinin gözyaşlarını sildin mi?
sen kendi cesetini taşırken ruhunu uzaklarda aradın mı? <