|
|
Nerdesin Ey Nebi..
Nerdesin Ey Nebi..
Ey sevgili efendim nerdesin söyle
Yüreğim öyle yaralı ki seni andım
Nerede kaldı bıraktığın o şefkatin
Seninle anılan gül, bitmeyen sevgin
Yüreğimiz yanıyor, her an seni anıyor
İçimiz kanıyor, her an rahmetini arıyor
Ümmeti Muhammet kaynıyor, dağılıyor
Senin aşkınla yanıyor hasretine kanıyor
Ne olur ey Nebi bir ses katresi dahi kâfi
Senin ümmetin olmanın kadrini bilemedik
Bıraktığın emanetlere hiç sahip çıkamadık
Dağıldık, şevksiz bir denize daldık kaldık
Ey Muhammet mücteba benim efendimsin
Son elçisin, rahmet peygamberisin şerefsin
Her şeyimizsin, nihayetimizsin şefaatçimsin
Sen bilirsin, haber vermiştin peygamberimsin
Öyle mahzunum ki bilsen, hezeyanım hadsiz
Nefsim bir rezalet içinde, eğitimsiz ya rasulallah
Kalmadı meclisler, şuralar, müctehidler, önderler
Tuğyan hadsiz, Müslüman desteksiz yalnız ve sensiz
Seni görmekten, Seni duymaktan aciz…
Neredesin ey Rasûl, neredesin Yâ Rasûlallah?
Bu dava mahzun, bu dava garip, bu dava öksüz büyüdü.
Bir Veysel, Seni tâ Yemen’den görürdü.
Görürdü de, Senin dişini kıran o taşa üzülürdü,
Üzülürdü de, sıkıntıdan kendi dişleri dökülürdü.
Yâ Rasûlallah, Sen buyurmuştun ya hani, Yemen tarafına bakarak
“Bu taraftan iman kokusu geliyor” diye…
Bu yüzden o iman kokulu yâre, o göz nuru hırkanı bırakmıştın.
“Kimdir bu yâ Rasûlallah?” diyenlere ise,
“O beni görür ben de onu görürüm
O Veysel’dir.” buyurmuştun…
Sen kâinatın yaradılış sebebi…
Sen Adem’in affedilme nedeni…
Sen Rabbin biricik sevgilisi…
Hal böyle iken yâ Rasûlallah,
Sen açlıktan karnına taşlar bağlıyordun…
Bizler, daha Senin gibi, bir gün olsun karnımıza taş bağlamadık…
Bırak taş bağlamayı…
Sıcak döşeklerimizi terk edip bir gece olsun,
Gönülden teheccüde kalkamadık…
Vazgeçtik nafilelerden…
Umut kestik ya…
Ümmetin içinde farzları ihmal edenleri görüyor musun yâ Rasûlallah?
Görüyorsun da içinde kırıklıklar mı oluşuyor?
Neredesin ey Rasûl, neredesin yâ Rasûlallah?
Çok uzaklara bakıyorum… Görebildiğimin Bir gece vakti, düştün yine hiç çıkmadığın aklıma.
Neredesin ey Rasûl? gözlerim hep yollarda.
Bir damla yaş akar şimdi gözlerimden yanağıma…
Neredesin ey Rasûl, neredesin Yâ Rasûlallah?
Sen yoksun ya yıkılası dünyanın içinde,
Ne saatlerin kıymeti var benim için, ne de günlerin…
Neredesin ey Rasûl?
Kalmadı bu davaya sancaktar,
Bırakıp kaçıyor,
Menfaatini bulamayan sahtekâr.
Bizler çok değiştik, ya Rasûlallah
Bizler kendimizi tanıyamaz hale geldik…
Başımızı kaldırıp da Seni göremiyor, duyamıyoruz.
Biliyorum Sen buradasın…
“Gelin, ben buradayım” diyorsun…
Bir yerlerden bana bakıyorsun…
“Kimse kalmasa bile ben yeterim bu davaya!” diyorsun…
Diyorsun, diyorsun da..
“Biz Ümmeti Muhammediz” diye övünenleren uzağına,
Batan bir güneşin arkasında Seni arıyorum…
Vefasızlar kervanından bıktım yâ Rasûlallah!
“Beni arayan Kevser’e gelsin,
Kevser’i isteyen kendine dikkat etsin…” buyurmuştun.
Ya Rasûlallah…
Hani Sen bir gün ashabınla dertleşiyordun…
“Sizi kıyamette terler içerisinde görüyorum” demiştin…
Onlar ki sahabeydiler…
Sana kul köleydiler…
Onları ter içinde gören gözlerin…
Bizi hangi ateşin içinde görüyor yâ Rasûlallah…
Görüyor da gözlerini görmemek için kapatıyor musun?
Gel yâ Rasûlallah… Gel Efendim… Gel… Gel…
Çok yalnız kaldık asırlardır…
Hiçbir şey koymadılar vefasızlar
Yiyip bitirdiler.
Anlatamadığım,
Anlatmaya kelimeler bulamadım.
Duygular var yüreğimde…
Biliyorum bir Sen anlayabilirsin ancak bunu.
Her gün aynı günahlara batıp gömülmekten bıktım yâ Rasûlallah!
Yâ Rasûlallah, Sen bir gün Hazreti Ömer’e buyurmuştun ya,
“Beni kendinden daha çok sevmedikçe
İman etmiş olmasın…”
Hal böyle iken yâ Rasûlallah
Biz Senin aşkının yerine ne fâni aşklar koyduk,
Kimlere Senin yerine “sevgili” dedik?
Fâniler bu kadar çabuk mu alacaktı Senin yerini?
Efendim… Yürekler unutuyor Seni…
Fâni aşkların peşinden yürüyor ümmet…
Halbuki yürüdüğü aşk değil, ateşten bir kafes!
Gel yâ Rasûlallah… Gel Efendim… Gel… Gel
Esselatü vesselamü aleyke ya RASULALLAH
Esselatü vesselamü aleyke ya HABİBALLAH
Esselatü vesselamü aleyke ya Seyyidel evveline vel'ahirin,Veselamün alel mürselin.
Rahman'ın günahkar,aciz,gafil,gözü yaşlı kulundan mektup.
Sana mektup yazmak ha!..Sana seslenebilmek, Sana hasret çekemeden, Sana layıkıyla ümmet olamadan Günahlarımla seni üzerek,Yaratılan her zerrenin senin aşkınla yandığını idrak edemeden,utanmadan sıkılmadan sana mektup yazmak ha!...
Affet YA RASULLALLAH (sav). Affet sultanım. Cüretimi bağışla.
Bir gün seni özlemiş,sana olan hasretiyle yanmış tutuşmuş bir güzel kul tanıdım,yemek ikram etmişlerdi ona.Rabbim'in nimetlerine hamdederek başladı.Yüzündeki o parlaklık ne güzeldi.
Ama gözlerinin altındaki kızarıklık,alnındaki kıvrımlar, sakalındaki bembeyaz kıllar,şakaklarına yağan karlar bir şeyler haykırıyordu YA RASULLALLAH.
Ümmetinden bir kul,Rahmanın güzel bir kulu.Gülüyordu çehresi, Nur saçıyordu. Yemek yiyorduk hep beraber,çok lezzetliydi.Dudaklarında daima bir kıpırdanma vardı, yemek yerken zorlanıyor zor yutkunuyordu, dertli kul.Yüzüne her bakışımda gözlerinin daima artan ışıltısı dikkatimi çekti.Ve birden ak düşmüş sakallarına doğru iki damla gözyaşını yolculuğa çıkardı.Ağlıyordu ihtiyar amca, gözyaşlarını saklama ihtiyacı hissediyordu. Ama gözleri coşmuştu bir kere, yemeği bırakıp yanına oturdum. Amca dedim:
-Rahatsız mısınız ? Bir şeyiniz mi var ?
-Hayır evladım iyiyim sağol ! dedi.
-Peki amca, niye ağlıyorsun ? dedim.
-Peygamberimiz (sav) aklıma geldi birden. Onu düşündüm ve ağlayıverdim kusura bakma.
Gözünün yaşını sildi,Elhamdülillah dedikten sonra çekildi sofradan. Kenarda bucakta bir yere oturdu, elinin tersiyle gözlerini siliyor ve cebindeki mendilini arıyordu. Ben de kalktım sofradan yeni demlenmiş çaydan getirdim ihtiyar amcama.Çayı karıştırırken elleri titriyor ve dudakları büzülüyordu.Mendiliyle tekrar sildi gözlerini.Çayını içti ve Rabbim'in selamı ile müsaade isteyerek ayrıldı yanımızdan.
Düşünce idrakini yitirmiş bir hal içinde düşünüyordum. Adamcağız yemek yerken seni anıyor ve ağlıyordu YA RASULLALLAH (sav). Sana yakın olmanın verdiği coşkuydu gözyaşları.
Senin ümmetinden bir kul.Nasıl oluyor da seni görmeden, kokunu almadan,mübarek ellerini öpmeden sanki yanıbaşındaymışşın gibi seninle yaşıyor. Ben de anlamalıydım,çözmeliydim bu sırrı....
Seni YA RASULLALLAH (sav) evet seni tanımam,bilmem gerekiyordu. Ashab!ı Kiram efendilerimizin hayatından başladım işe. Onların hayatlarını okuyarak sana ulaşmalıydım YA RASULLALLAH (sav), okudum. Ebu Bekir Sıddık , Ali bin Ebu Talip, Hz. Ömer Hz. Osman,Hz. Talha,Hz. Bilal,Sad bin Ebi Vakkas, Hz. Hamza,Abdullah bin Revaha, Ebu Hureyre, Muaz bin Cebel...
Hepsini okudum YA RASULLALLAH (sav).
Şimdi seni okuyorum. Halık'ı zül celal Rabbim'in sevgilisi,biricik kulu.Senin nurunun hürmetine varolan ben seni arıyorum Ya RASULLALLAH (sav). Ömrümün sonuna kadar her nerede ve ne zaman olursa olsun seni hakkıyla tanıyamayacağımı biliyorum.Ben senin deven Kusva'ya aşık oldum efendim.Dayandığın hurma kütüğünün yerinde olabilmek için bin canım olsun feda ederdim.Yeter ki inleyeyim,sen beni okşarsın susarım. Yanımdan ayrılırsan tekrar inlerim YA RASULLALLAH(sav).
Ebu Hureyre(ra) sıcak bir günün öyle vaktinde evinden çıkıp mescide gelmişti. Sende oradaydın YA RASULLALLAH(sav) Açlıktan evinde duramayıp mescidine sana koşmuşlardı. Sen de aç idin. Günlerdir bir şey yememiş açlıktan zayıf düşmüştünüz. Hendek günü karnına iki taş bağlayan da sendin YA RASULLALLAH(sav). Bir deri parçasını temizleyip kızarttıktan sonra açlığını dindiren Sad bin Ebi Vakkas (ra) değil miydi EFENDİM.Bir hurma tanesini annesine saklayan Ebu Hureyre değil miydi?Bir avuç arpa ekmeğiyle yetinen HABİBULLAH sendin efendim. Ya ben midemin doluluğunun sarhoşluğuyla seni unutan ben değil miyim. Abdullah bin Revaha (ra) gibi elimdeki kemik parçasını fırlatıp ''ben hala bu dünyada yaşıyor muyum?''diyebilir miyim ? Senin ölümünle Hz.Bilal(ra) susmuştu.Bir daha ezan okumayacaktı.Kızgın çölde kayaların altında inlerken EHAD,EHAD diyerek senin nurunu görmüyor muydu YA RASULLALLAH(sav).
Sana nasıl kavuşacağız bilemiyorum.Günahlarımın derdiyle,hasretinin yangınıyla,Aşkının ateşiyle,sana ümmet olmanın sevinciyle arz ediyorum halimi. Sana gelmek var ölmeden önce, Şehrinde narına yanıp kül olmak var.Sana geldikten sonra bir daha dönmemek olsa (inşallah) yanında kalsam,ayak bastığın yerlere gömülsem. Kıyamete kadar yanında olsam.Toprağın altında dahi alırım kokunu YA RASULLALLAH(sav).
VE ÖLÜM...
Nikah saati :RABBİME ve SANA yolculuk.Tahta arabanın içinde keyifli seyahat....
Ölmeyi bilene kutlu olsun. EY DÜNYA!...
Anlat şimdi ayrılık acısını,Peygamber sana veda ederken çektiğin acıyı anlat.Bağır, durma, Haykır: VAĞLEMU ENNE FİKUM RASULLALLAH de...
O'nun vefat ettiği gün.Söyle ey dünya ne haldeydin.Her zerre O'nun ölümüyle yok olmak isterken sen nasıl raksettin.Yine sabahları güneşi davettin.Karanlığı nasıl kovdun.Söyleeeee...
Her gün raksedip dönmektesin değil mi ey dünya. Kainatta yalnız sen ONA kucak açtın,bu mutluluk senin değil mi. Güneş bile kıskanır seni ALLAH'ın Habibi yaşadı üzerinde. Ne kadar bahtiyardın o devirde varlığının şükrünü eda ediyordun. Denizlerin bir ayrı güzeldi O varken. Suların daha bir tatlıydı. Ağaçlar,dağlar , ovalar,bitkiler, kuşlar ve sen ey dünya ne kadar mutluydunuz.
Ama o gün:RABBİM (c.c.) çağırıyordu Habib'ini.
Rabbim'in emriyle Cebrail yanına geldi YA RASULLALLAH(sav),Azrail (a.s.) kapıda senden izin bekliyordu. Kisra nın sarayını aydınlatan nurunla gelecektin.
Sessizlik acımasız ve dert yüklüydü,
Aniden peygamberin dudakları kıpırdadı,
YÜCE DOSTA ,REFİK'İ ALA'YA PEYGAMBER vefat etti.
Üsame seferden döndü,zafer müjdesiyle kavuşacaktı sana. Abi bin Ebu Talib'in dizine başını dayamıştın. Ölüm bile sana o kadar yakışmıştı ki, VUSLAT seninle güzel oldu. Kusva gözyaşlarıyla inlemekteydi. Hz. Ebu Bekir(ra.)geldi seni öptü öptü öptü....
Yokluğun acısıyla yanan gönüller, kardeşlerin, Seni çok özlediler Ya Rasullallah (sav)
Ben de özledim seni. Rüyalar da teselli bulan ümmetine şefaat eyle EY SEVGİLİ...

Seni seviyoruz Efendim
![[Resim] [Resim]](http://img257.imageshack.us/img257/2513/7219gr4.gif) ![[Resim] [Resim]](http://img155.imageshack.us/img155/8185/725il3.gif) ![[Resim] [Resim]](http://img257.imageshack.us/img257/3373/7214iz6.gif)
![[Resim] [Resim]](http://img257.imageshack.us/img257/2513/7219gr4.gif) ![[Resim] [Resim]](http://img155.imageshack.us/img155/8185/725il3.gif) ![[Resim] [Resim]](http://img143.imageshack.us/img143/1610/7222ez3.gif) ![[Resim] [Resim]](http://img143.imageshack.us/img143/2448/729fo7.gif) ![[Resim] [Resim]](http://img257.imageshack.us/img257/4042/7225qs8.gif) ![[Resim] [Resim]](http://img143.imageshack.us/img143/7219/7215sv3.gif) ![[Resim] [Resim]](http://img257.imageshack.us/img257/2116/7218tx3.gif) ![[Resim] [Resim]](http://img143.imageshack.us/img143/263/7221er5.gif)
![[Resim] [Resim]](http://img155.imageshack.us/img155/8185/725il3.gif) ![[Resim] [Resim]](http://img155.imageshack.us/img155/5999/726vc7.gif) ![[Resim] [Resim]](http://img155.imageshack.us/img155/8185/725il3.gif) ![[Resim] [Resim]](http://img257.imageshack.us/img257/3373/7214iz6.gif) ![[Resim] [Resim]](http://img257.imageshack.us/img257/3175/724sw1.gif) ![[Resim] [Resim]](http://img143.imageshack.us/img143/2448/729fo7.gif)
|
|
|
|
|
|
bizlere verilen bir ödülsün
Şu aciz gönüller bunun için övünsün
Sen bu kainatta solmayan tek gülsün
Buna inanan gönüller yoluna feda olsun
SENİ SEVİYORUZ EFENDİM
KARDELEN
|
Ey Nebi...
Ey...Gözlerinde cenneti saklayan, ayağını bastığı yerler cennet kokan nebi!...
Ey...Yaradan''ın en güzel eseri!. "Sen olmasaydın, sen olmasaydın.. alemleri yaratmazdım!." dedigi!....Var oluşunun şerefine, bütün varlığı hediye ettiği!...
Ey...Insanoğlunun ufku - en güzel insan.. Allah''ın sevgilisi, kainatın gözbebeği!...
Ey...Rahmeten li ' l-alemin!...
Senden şefaat dilenen biçarelerin en sefiliyim, desem.. şefaat eder misin?...
Ey..Kupkuru çölleri cennete ceviren gül!...
Ey...Gönlünden gül dökülen resul!...
Küçük kız çocuğunun elinden tutup da giden, kuşu ölen çocuğa başsağlığı dileyen.. Gözlerinden yaş dökülen devenin gözyaşlarını silen resul!...
Benim de gözümün yaşını siler misin?...
Küçük kız çocuğunun tuttuğu gibi tutsam elinden; yüreğimden binlerce kuş uctu, bin''i de öldü desem.. Bana cennet kuşlarından bir kuş bahşeder misin?...
Ey; Islam''ın peygamberi!..Sevda ikliminin, en güzel mevsiminin..En güzel çiçeği!...Ama mahzun, ama kederli...
Daima düşüncede, daima hüzün icinde ömründe, bir defa bile, kahkahayla gülmemiş.. gül yüzlü, güler yüzlü sevgili!...
Gözlerimi yumsam, ve hülyana dalsam.. O gül kokulu gülüşün ile, benim de gözlerimin içine güler misin?.
Bir kerecik olsun seni düşünerek başımı koyduğum olmuşsa yastığıma, tutunduğum olmuşsa sana ve senin sevdana.. Işte onun, işte onun hatrına!...
Ey...Gözünü sevdiğim, özünü sevdiğim, sözünü sevdiğim!...
Ey...Gönlümün sultanı efendim!...Ümidim, muradım, kurtarıcım, mujdecim...
Seninle Kevser havuzunun başında bulusabilecek miyim?...Desem.. Bulundugun yerden, yüreğime bir damla su serper misin?...
Seni sevsem!... Cok, cok sevsem!... Öyle cok sevsem ki sen koksa özüm, yüreğim.. Sen koksa nazım, edam.. Gönlüm sen dolsa, benim herşeyim sen olsan!...
Ali''n, Fatıma''n gibi olsam!... Seni, onlar gibi seviyor olsam.. Sen de beni, onları sevdiğin gibi sever misin?...
Ey...Bize bizden daha ziyade merhamet eden!... "Ümmetim, ümmetim!." diyerek, üstümüze titreyen!...
Ey...En ziyade muhtacımız, en cok isteyenimiz!... Bizi, Hak''tan dileyenimiz!...
Sen, umanı umutsuzluğa düşürmezsin!... Sen, senden isteyeni geri çevirmezsin!...
Senden, senin rahmetini dilesem...Ey alemlere rahmet olsun diye gönderilen, banada rahmet eder misin?...
Ey Rahim!... Ve...Ey Kerim!...
Asr-ı saadet''ten değilim!... Kokladığın gül, soludugun hava, yediğin hurma, içtiğin süt, okşadığın kuzu, bindiğin deve, avuçladıgın kum dahi değilim!... Bir kez olsun, yüzüne yüz sürmedim!...
Lakin ben, senin.. "Kardeşlerim!." dediğindenim!. Ve sana ve sünnetine revan olmak isteyenlerdenim!... Ve lakin daha hala sevgili Veysel Karani''nin tırnağının ucu misali bile değilim, desem... Bana da hırkandan gönderir misin?...
Doğduğun günün, gecenin hürmetine... Bu gün ve gece yüreğime, bir nur olup düşer misin?...
Sevgili Peygamberim!... Rabbim sana ve, senin al ve ashabına...Ağaçların yaprakları, denizlerin dalgaları ve yağmurların damlaları sayısınca salat, selam ve bereketler ihsan eylesin amin!...
...Ben a$kı Yalnız Sana Yakı$tığı için Sevdim...(ALINTI)
Yollar sensiz ;yarını bekler , Yürek sensiz ;hasreti yükler, Bu can sensiz ;baharı neyler ?? Şehir sessiz ,sokak sensiz....
Öteleri soluklayan bir çift gözüm; Seni özleyen bir gönlüm var Efendim
(Sallallahu Aleyhi ve Sellem)...
KARDELEN
| |
|
|
|
gözyaşlarım çiçek olsun savur baharlara anne...
Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla
ANNE
Gidişin vedasız mı olacaktı anne
Bir hoş çakalı çok mu gördük birbirimize
Ya da diyeceklerinden üzülmememiz için miydi bu vedasızlık
Yoksa vedasız gidişinde bir kavuşma sözümü var anne
Eğer öyle düşünüyorsa ben bu ayazda da seni beklerim anne
Evet, ayaz diyorum, çünkü ben kucağındayken,
Soğuk nedir bilmezmişim anne…
Gidişin sessiz mi olacaktı anne
Kapıları çarparcasına gitseydin ya
Bizi sensizlik uykusundan uyandırırcasına
Kucağına ilk aldığında mırıldandığın ninniyi söylercesine
Düşerim diye paniğe kapılıp uzaktan bana seslenircesine
Evet, uzak diyorum, çünkü uzakta olsa talibim o bülbül sesine
Sesin olmadan bu evde neşe olmuyormuş be anne
Gidişin kara kışa mı tekabül etti anne
Bahar kokuları üzerimizden geçmemişken,
Daha sonbaharın yaprakları arasında dolaşmak varken
Sen ayrılığı güzün bağrından koparıp kışa mı ektin anne
Vedaların kahverengiliğini, şefkatinle beyaza mı boyadın anne
Mevsimleri takip edip kavuşacağımız günü hayal ederken
Şimdi yılın bir gününden, vedasız gittiğin o günden kaçar oldum anne
Mevsimlerden aklımda seni bağrına sakladığım o kara kış kalmış anne
Gidişin bayram da alınacak hediyemiydi anne
Öksüzlüğümü yakıştırdın bu bayram simamıza
Eski mutlu bayramları hatırlamak yokluğunun acısını unutturur mu anne
Bayram sabahlarında öptüğümüz ellerin karların arasında üşümez mi?
Boyunlarını büktüğün bu öksüzler bir daha bayram bekler mi anne
Yanan yüreklerimiz bu son bayramda takılıp kalmaz mı anne
Şimdi yine sana geliyoruz, ellerimizde kır çiçekleriyle, lakin çehremiz buruk
Senin busen olmadan bayramlar garip geçiyormuş anne
Gidişin bir yanımızı fena vurdu anne
Evimizin duvarlarındaki tebessümün yerini…
Artık gözyaşları süslüyor anne
Babam meğer sensizliği hiç hayal etmezmiş
Yaralı yüreği on yıl birden yaşlanmış anne
Belki biz yavrularımızda buluruz senin sevdanı da
Acaba babama sevdanızın ölmeyeceğini haykırabilir miyiz anne
Arada huysuzluk etse de babam seni ölümüne seviyormuş anne
Gidişin ölümüne mi olacaktı anne
Bir tek ecel mi ayıracaktı sımsıkı tuttuğun ellerimizi
Hiçbir şeye emsal olmayan kıymetini ölümün mü yaşatacaktı anne
Şimdi bırakıp seni bir ücra köşenin koynuna
Her birimiz yeniden yollara düşeceğiz anne
Ama seni geride bırakmak, öyle yapayalnız bir başına
Bana çok ama çok dokunuyor anne
Sensizliği yaşamayı geçtim, düşünmek bile yürek kanatıyormuş anne
İLKNUR DOĞANAY
 
Alıntı
gözyaşlarım çiçek olsun savur baharlara anne...
Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla
ANNE
Gidişin vedasız mı olacaktı anne
Bir hoş çakalı çok mu gördük birbirimize
Ya da diyeceklerinden üzülmememiz için miydi bu vedasızlık
Yoksa vedasız gidişinde bir kavuşma sözümü var anne
Eğer öyle düşünüyorsa ben bu ayazda da seni beklerim anne
Evet, ayaz diyorum, çünkü ben kucağındayken,
Soğuk nedir bilmezmişim anne…
Gidişin sessiz mi olacaktı anne
Kapıları çarparcasına gitseydin ya
Bizi sensizlik uykusundan uyandırırcasına
Kucağına ilk aldığında mırıldandığın ninniyi söylercesine
Düşerim diye paniğe kapılıp uzaktan bana seslenircesine
Evet, uzak diyorum, çünkü uzakta olsa talibim o bülbül sesine
Sesin olmadan bu evde neşe olmuyormuş be anne
Gidişin kara kışa mı tekabül etti anne
Bahar kokuları üzerimizden geçmemişken,
Daha sonbaharın yaprakları arasında dolaşmak varken
Sen ayrılığı güzün bağrından koparıp kışa mı ektin anne
Vedaların kahverengiliğini, şefkatinle beyaza mı boyadın anne
Mevsimleri takip edip kavuşacağımız günü hayal ederken
Şimdi yılın bir gününden, vedasız gittiğin o günden kaçar oldum anne
Mevsimlerden aklımda seni bağrına sakladığım o kara kış kalmış anne
Gidişin bayram da alınacak hediyemiydi anne
Öksüzlüğümü yakıştırdın bu bayram simamıza
Eski mutlu bayramları hatırlamak yokluğunun acısını unutturur mu anne
Bayram sabahlarında öptüğümüz ellerin karların arasında üşümez mi?
Boyunlarını büktüğün bu öksüzler bir daha bayram bekler mi anne
Yanan yüreklerimiz bu son bayramda takılıp kalmaz mı anne
Şimdi yine sana geliyoruz, ellerimizde kır çiçekleriyle, lakin çehremiz buruk
Senin busen olmadan bayramlar garip geçiyormuş anne
Gidişin bir yanımızı fena vurdu anne
Evimizin duvarlarındaki tebessümün yerini…
Artık gözyaşları süslüyor anne
Babam meğer sensizliği hiç hayal etmezmiş
Yaralı yüreği on yıl birden yaşlanmış anne
Belki biz yavrularımızda buluruz senin sevdanı da
Acaba babama sevdanızın ölmeyeceğini haykırabilir miyiz anne
Arada huysuzluk etse de babam seni ölümüne seviyormuş anne
Gidişin ölümüne mi olacaktı anne
Bir tek ecel mi ayıracaktı sımsıkı tuttuğun ellerimizi
Hiçbir şeye emsal olmayan kıymetini ölümün mü yaşatacaktı anne
Şimdi bırakıp seni bir ücra köşenin koynuna
Her birimiz yeniden yollara düşeceğiz anne
Ama seni geride bırakmak, öyle yapayalnız bir başına
Bana çok ama çok dokunuyor anne
Sensizliği yaşamayı geçtim, düşünmek bile yürek kanatıyormuş anne
İLKNUR DOĞANAY
Bir Çiçeğin AğLatan Duası
Beni bir mü’min kulun gördu. Yanımdan geçiyordu, beni fark etti.
Durdu geri döndü, geldi. Yüzüme uzun uzun baktı.
Önce gözleriyle, sonra elleriyle okşadı. Kokladı, kokladı. Bir öpücük kondurdu yanaklarıma ayrılmadan. ” Ne guzel yaratmış!” dedi sessizce. İste o an, niçin var oldugumu anladım. Melekler sardı etrafimızı ansızın, imrenerek seyrettiler olup biteni. Görmedigi Rabbine görmüş gibi inanan bir insanın yuceliğini görduler. Ve herseyi en ince ayrıntısıyla kaydettiler. Çekilen resimlerde ben de vardim. Ey dualara cevap veren Rabbim, ben cansız bir tohumdum. Dualarımı kabul ettin, guzel bir çiçek oldum. Senin kudretinle canlandım, Senin san’atınla süslendim, Senin lütfunla güldüm. Simdi bir duam daha kaldi mahşere sakladığım: Beni gören gozleri ateşte yakma,
Ya RABBİ!!!
SELAM OLSUN.....
Hamdolsun alemlerin Rabbi olan Allah'a! Hamdolsun Rahman olana, Rahim olana! Hamdolsun kendisinden başka ilah olmayana Hamdolsun hakimiyette ortağı bulunmayana Hamdolsun, bizleri yoktan var edene, yeryüzünde halife kılana Hamdolsun Rasûller gönderene, kitaplar indirene!
 Ve... Selam olsun gönderilen bütün Rasûllere! Selam olsun, bizlere Allah'ın âyetlerini okuyan, kitabı ve hikmeti öğreten kutlu elçilere! Selam olsun, kalplerimizi, beyinlerimizi her türlü pislikten arındıranlara! Selam olsun, insanlığı karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için çırpınıp duranlara! Selam olsun, insanları insanlara kulluktan kurtarıp, Allah'a kul yapanlara! Selam olsun, nemrudların, firavunların yakasından yapışanlara! Selam olsun, tağutlarla nasıl mücadele edileceğini bizzat gösterenlere! Selam olsun, Rablığa kalkışan, İlahlığa yeltenenlere haddini bildirenlere!
Selam olsun Adem'e, Selam olsun Nuh'a Selamun ala Nuhin fil alemîn Selamün ala İbrahim Selamün ala Musa ve Harun Selamün ala İlyasîn Selam olsun İshak'a, Ya'kub'a, Selam olsun güzel yüzlü Yusuf'a Selam olsun Davud'a ve Süleyman'a Selam olsun aziz şehid Yahya'ya, Zekeriyya'ya! Selam olsun Meryem oğlu İsa'ya
 Ve... Selam olsun Allah'ın son Rasulüne! Selam olsun dünya kuruldu kurulalı beklenene! Selam olsun ümmetten ümmete anlatılan, anlatılan ve yolu gözlenene! Selam olsun İbrahim'in duasına, Selam olsun İsa'nın müjdesine, Selam olsun Amine'nin rüyasına! Selam olsun mazlumların sahibine, Selam olsun kimsesizlerin kimsesine, Selam olsun garipleri, mustazafları kanatları altında toplayana! Selam olsun Bilal'in arkadaşına,
 Selam olsun Selman'ın arkadaşına! Selam olsun, bir yere giderken yerine İbn Ümmü Mektum'u vekil bırakana Selam olsun evinde peş peşe iki gün doyasıya buğday ekmeği yenmeyene! Selam olsun vücudunda dalga dalga hasır izleri olana! Selam olsun, elinde veya evinde bulunanı dağıtmadan gözüne bir türlü uyku girmeyene!
 Selam olsun Allah davetçisine, Selam olsun ışıl ışıl aydınlık saçan 'Sirac-ı Münîr'e!' Selam olsun, hüzünlenince "vela yahzünke-üzülme!" diye Allah'ın teselli buyurduğuna! Selam olsun Rabbin terbiye ettiğine, hem de öylesine güzel terbiye ettiğine! Selam olsun güzel ahlakı tamamlamak üzere gönderilene! Selam olsun ahlâkı Kur'an olana, hayatı Kur'an olana! Selam olsun, yüzü bir genç kızdan daha çabuk kızarana! Selam olsun, Muhammed Aleyhisselam ile gönderilen nûru bugüne yansıtanlara! Selam olsun, yurtlarını, yuvalarını Muhammedî nur ile aydınlatanlara! Selam olsun, yavrularını, kalplerini, beyinlerini o Kuran'la ile doyuranlara, dolduranlara, tağutların kirletmeye çalıştığı minicik dillerini ve gönüllerini her akşam özenle temizleyenlere! Selam olsun hayatın bütün alanlarına, zamanın bütün dilimlerine Muhammedî nuru taşıyanlara!
 SELAM OLSUN HEP ÜMİT TAŞIYANLARA,ÜMİT DAĞITANLARA......
BİR SORU: BU KİŞİ KİMDİR??
BU KİŞİ İLK HEKİMDİR,İLK İLAÇ HAZIRLAYANDIR , BİR EVDE HİZMETÇİDİR , AYNI ZAMANDA O EVDEKİLERİ EĞİTİR. VE EFSANEYE GÖRE O ÖLÜNCE BÜTÜN YÜKSEK DAĞLAR SU ALTINDA KALMIŞTIR . BU KİŞİ KİMDİR ??
Meleğimin adını söyler misin?
Dünyaya gelmeye hazırlanan bir bebek, Rabb'ine sorar:
"Allah'ım, beni yarın dünyaya göndereceğini söylediler, fakat ben o kadar küçük ve güçsüzüm ki, orada nasıl yaşayacağım?”
“Tüm meleklerin arasından senin için bir tanesini seçtim. O seni bekliyor olacak, o seni koruyacak.
“Seni karşılayan meleğin sana her gün şarkı söyleyecek, her an sana gülümseyecek. Böylece sen onun sevgisini hissedecek ve mutlu olacaksın.”
“Peki... İnsanlar bana bir şeyler söylediklerinde, dillerini bilmeden söylenenleri nasıl anlayacağım?”
“Meleğin sana dünyada duyabileceğin en güzel, en tatlı sözcükleri söyleyecek, sana konuşmayı dikkatle ve sevgiyle öğretecek.”
“Peki, Allah'ım, ben seninle konuşmak istersem ne yapacağım?”
“Meleğin sana ellerini açarak bana dua etmeyi de öğretecek.”
“Dünyada kötü adamlar olduğunu duydum, beni kim koruyacak?”
“Meleğin seni kendi hayatı pahasına dahi olsa daima koruyacak.”
“Fakat ben, seni bir daha göremeyeceğim için çok üzgünüm.”
“Meleğin sana sürekli benden söz edecek ve bana gelmenin yollarını sana öğretecek.”
O sırada Cennette bir sessizlik olur ve dünyanın sesleri cennete kadar ulaşır. Bebek gitmek üzere olduğunu anlar ve son bir soru sorar:
“Allah'ım eğer şimdi gitmek üzereysem, meleğimin adını söyler misin?”
“Meleğinin adının önemi yok, sen onu anne diye çağıracaksın.”
***
Anne…
Hastane odasında bir anne…
Zorlu günler geride kalmış, bebeğinin gelişiyle gül yüzü gülmüştür. İlk çığlıklar, geceyi yırtan bir ışık gibi aydınlatır karanlık dünyasını. Uykusuz geceler başlayacaktır ama o bir sabır meleği gibi nice sabahlara uykusuz ulaşmaya hazırdır.
Henüz daha bebeğini görememiştir.
Meraklanır.
"Doktor bey bebeğimi görebilir miyim?" dediğinde, kucağına yumuşak bir bohça içinde bebeği verilir.
Anne mutludur.
Bebeğini, kutsal bir emanet gibi alır kucağına.
Ramazan gecelerindeki mehtabın lahuti aydınlığı gibi parlar yüzü.
Canlılar arasına inmiş bir şefkat abidesi gibi bağrına basar bebeğini.
Kendi kokusunu duyar onda.
Hiç kapanmamak üzere şefkatle açılır kalbi ve bir kuş kanadı gibi titrer bebeğinin üzerinde.
Bebeğinin minik yüzünü görmek için kundağı açar.
Gördükleri karşısında nutku tutulur. Sevinci, hüznün düş kırıklığına dönüşür.
Annenin perişanlığına dayanamayan doktor, arkasını döner ve camdan dışarıya bakmaya başlar.
Bebeğin kulakları yoktur...
Sancıları yeniden başlamıştır ananın.
Talihsiz yavrum, diye koklar bebeğini.
Mevsimler sık sık yer değiştirir anaların ikliminde.
Aradan yıllar geçer, çocuk büyür ve okula başlar. Bir gün okul dönüşü eve koşarak gelir ve kendisini annesinin kollarına atar.
Hıçkırıklara boğulur...
"Büyük bir çocuk bana ucube dedi.” diye inler.
Annesi onu teselli eder.
Küçük çocuk bu duygularla büyür.
Annesi, ona her " arkadaşlarının arasına karışmalısın" deyişinde, yüreğinde derin bir acı ve şefkat hissetmektedir.
Bir gün baba aile doktoruna;
"Hiçbir şey yapılamaz mı?" diye sorar.
"Eğer bir çift kulak bulunabilirse, organ nakli yapılabilir."
Çocuk için kulaklarını feda edecek birisi aranmaya başlanır.
Aradan iki yıl geçer…
Bir gün babası;
"Hastaneye gidiyoruz oğlum, sana kulaklarını verecek birini bulduk” der.
“Bu fedakâr insanı bilmek istiyorum babacığım”
“Oğlum bu bir sır, söyleyemeyiz”
Operasyon çok başarılı geçer ve güzel görünümlü bir çocuk olur. Hem duymaya hem de konuşmaya başlar.
Artık genç ve de güzeldir.
Psikolojisi de zamanla düzelir.
Okulda ve sosyal hayatında büyük başarılar elde eder.
Daha sonra diplomat olur ve evlenir .
Yıllar sonra babasına:
"Bilmek zorundayım, bana bu kadar iyilik yapan kişi kim? Ben o insan için hiçbir şey yapamadım."
”Oğlum! Bir şey yapabileceğini sanmıyorum, fakat anlaşma kesin, şu anda öğrenemezsin."
Bu derin sır yıllarca gizlenir.
Ancak bir gün açığa çıkma zamanı gelmiştir.
Hayatının en hüzünlü gününde annesinin cenazesi başında babasıyla birliktedir.
Babası, " Yavrum! Annen hiç saçını kestirmek zorunda kalmadığı için çok mutluydu." der, “ Ama bu yüzden hiç kimse, annenin daha az güzel olduğunu düşünmedi. Çünkü gerçek güzellik fiziksel görünüşte değil, kalptedir!
Gerçek sevgi, gözümüzle değil, yüreğimizle gördüğümüzdedir.
Gerçek mutluluk, görünende değil, asıl görünmeyendedir...!."
Her ikisinin gözlerinden süzülen yaşlar yanaklarını ıslatırken; babası, yavaşça annesinin başına doğru elini uzatır ve kızıl kahverengi saçlarını geriye doğru aralar.
Annesinin kulakları yoktur.
Anne artık dünyanın son durağındadır.
Anne adlı melek, Cennet yolunun bir burağıdır.
ey yolcu
Ey Yolcu Aglayarak Geldigimiz Dünyadan
yine Aglayarakmi Gidecez??
DOSTLUK
NAZİK OLMAK İÇİN BİR GÜLÜMSEME BEKLEMEYİN,
SEVMEK İÇİN SEVİLMEYİ BEKLEMEYİN,
BİR ARKADAŞININ DEĞERİNİ ANLAMAK İÇİN YANLIZ KALMAYI BEKLEMEYİN,
ÖĞÜTLERİ HATIRLAMAK İÇİN DÜŞMEYİ BEKLEMEYİN,
ÇALIŞMAYA BAŞLAMAK İÇİN EN İYİ İŞİ BEKLEMEYİN,
DUAYA İNANMAK İÇİN ACILARI BEKLEMEYİN,
YARDIM EDEBİLMEK İÇİN ZAMANINIZ OLMASINI BEKLEMEYİN,
ÖZÜR DİLEMEK İÇİN DİĞERİNİN ACI ÇEKMESİNİ BEKLEMEYİN,
NE DE BARIŞMAK İÇİN AYRILIĞI BEKLEMEYİN,
ÇÜNKÜ NE KADAR ZAMANIMIZ VAR BİLMİYORUZ...
Dinde sebat ve son nefeste iman ile ölmek için
şu duayı her zaman okumalı:
(Allahümme, ya mukallibel kulüb, sebbit kalbi, alâ dinik)
[Ey büyük Allah’ım!
Kalbleri iyiden kötüye, kötüden iyiye çeviren, ancak sensin.
Kalbimi, dininde sâbit kıl, yani dininden döndürme, ayırma!]

Rabbim Binbir günah ile kapına geldim, sana sığındım, sana dayandım, sana´dır tüm sevgim. Elimde şahadet karanfilleri, kalbimde pişman olmuş bir çocukla önünde diz cöküyorum. Sen esirgeyen, sen bağışlayan, sen affedensin, affet bizi Allahım. Her sabah uyanıyorsa gözlerimiz, her sabah yeni bir gün doğuyorsa, mevsimler değişiyor ve biz buna sahid oluyorsak... bize tevbe etmek için yeni bir fırsat daha verdiğin için sana hamd ile tesbih ederiz. İlahi! Bizi gözleri kör bakan, kulağını tüm seslere kapamış, kalbindeki sıcaklığı yitirmiş insanlık zincirinin cürük halkasından eyleme...
Hani bir büyük sıkıntı anında kırılır ya, yüreğinizdeki bütün aynalar:Kırılırda hani, kırık aynalarda oynaşır ya hayalleriniz. Ümitleriniz tökezler de hani, tereddütlere düşersiniz ya kimi zaman:Çırpınırsınız...
Hani çırpınırken uzanacak bir dost eli ararsınız, fakat bulamazsınız bir türlü; ve kala kalırsınız ya hani dertlerinizle baş başa, kimsesiz, dostsuz...Ozaman bilin ki Allah kimsesizlerin kimsesidir... Bilin ki Allah dosttur: "Dost istersiniz Allah yeter!"
Atın sırtınızdan dünya elemini, durun Allah'ın huzuruna; sonra diz çökün önüne, boyun bükün. Hükme tabi olup elemlerden kurtulmak varken, kendimizi hüküm mevkiinde sayıp rezil olmak niye? Üstelik takatımız yükümüzü taşımaya etmiyor.

Bin hamal gibi vehimlerimi ömür boyu taşımaktan bıktım;
Artık Yaradan'a tümden teslim olup "kullukta varlık" aramak istiyorum.
"Ya rab! Çaresi bulunan şeyde acze, bulunmayan şeyde ye'se düşürme bizi..." diye de dua ediyorum.
Zaten hayat da uzun bir duadır!
<<En Güzel Dualar>>
SEYYİDUL İSTİĞFAR DUASI
Allahım! Sen Rabbımsın. Senden başka ilah yoktur. Sen beni yarattın. Ben senin kulunum. Sana verdiğim söz üzereyim. Gücüm yettiğince emrindeyim. Yaptığım kötü şeylerden sana sığınırım. Bana verdiğin nimetini anarım. Günahımı itiraf edip sana sığınırım. Şunu bilirim! Senden başka günahları bağışlayan yoktur.
PEYGAMBERİMİZ'İN KIZI HZ. FATIMA'YA FAKİRLİĞE KARŞI ÖĞRETTİĞİ DUA
Ey 7 kat göğün ve büyük arşın sahibi olan Allahım! Bizim Rabbimiz! Her şeyin Rabbı olan Yüce Allah! Ey Tevrat'ı, İncil'i ve Kur'an-ı Kerim'i indiren, taneyi ve çekirdeği yarıp çıkaran Yüce Rabbım! Alnından tutup hesaba çekeceğin her şeyin şerrinden sana sığınırım Ya Rabbi! Sen öyle Evvelsin ki, senden evvel hiç kimse yoktur. Sen öyle Ahirsin ki, senden sonra hiçbir şey yoktur. Sen öylesine açıkta ve görünürsün ki, senin üzerine hiçbir şey yoktur. Sen öylesine sır ve gizlisin ki, senin önünde hiçbir şey yoktur. Ya Rabbi! Benim borcumu ödememi ve fakirliğimi gidermemi nasip eyle!
KUR'AN-I KERİM'DEKİ ŞİFA AYETLERİ
Mü'minler zümresinin göğüslerini ferahlandırsın. (Tevbe-14) Gönüllerde olan dertlere bir şifa, Mü'minler için bir hidayet ve rahmet gelmiştir. (Yunus-57) Onların (arıların) karınlarından renkleri çeşitli şerbet çıkar ki onda insanlar için şifa vardır. İşte bunda da tefekkür edecek bir zümre için elbette ayetler vardır. (Nahl-69) Biz Kur'an'dan Mü'minler için şifa ve rahmet olan şeyler indiriyoruz. (İsra-82) Hastalandığım zaman bana şifa veren O'dur. (Şura-30) Onlara söyle: o Kur'an iman edenler için hidayet ve şifadır. (Fussilet-44)
BİR DİLEĞİ OLANIN OKUYACAĞI DUA
(Namazdan Sonra Okunur) Kullarını bağışlayan ve onlara cömert olan Allah'tan başka yaratıcı yoktur. Büyük arşın sahibi olan Allah, bütün eksikliklerden uzaktır. Hamd, alemlerin Rabbı olan Allah'adır. Ya Rabbi; senin rahmetini, mağfiretinin büyüklüğünü dilerim. Bütün günahlardan ve kötülüklerden beni koru. Bütün iyiliklere de beni yönelt. Bağışlanmamış günahımı bırakma ya Rabbi! Sıkıntılarımı gider, rızana uygun olan bütün isteklerimi kabul et. Ey merhamet sahibi olan Rabbım…!
YATAĞA UZANIRKEN
Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) yatağına girdiği zaman elini (sağ elini) yanağının altına kordu. Sonra şöyle buyururdu: "Allahumme kıni azabeke yevme teb'asu ibadeke" "Allahım! Kullarını dirilteceği gün beni azabından koru" (İbni Mace, hd: 3877)
SIKINTI SIRASINDA OKUNACAK DUA
Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) sıkıntı ve meşakkat olduğunda şu zikri yapardı: "Halim, Kerim olan Allah'tan başka ilah yoktur. Ben azametli Arş'ın Rabbı olan Allah'ı tesbih(noksanlıklardan tenzih) ederim. Ben yedi göğü Rabbı ve güzel Arş'ın Rabbı olan Allah'ı tesbih ederim." (Buhari, Müslim, Tirmizi, Nesai, İbni Mace, hd: 3883)
EBUL VEFA HZ.'NİN DUASI
Ya Allah! Dünya ve ahirette karşılaşacağım her bir korku için 'lailaheillallah' ı, Her keder ve üzüntü için 'maşa'allah'ı, Her bir nimet için 'elhamdulillah'ı, Hayret verici her şey için 'subhanallah'ı, Her bir günah için 'estağfirullah'ı, Her darlık için 'hasbiyallah'ı, Her musibet için 'inna lillahi ve inna ileyhi raciun'u, Her bir kaza ve kader için 'tevekkeltu alellah'ı Her bir itaat ve isyan hareketi için 'la havle vela guvvete illa billahil aliyyul aziim'i, hazırladım. Ey Rabbım! Bize arttır da eksiltme, bizi şereflendir de hor ve hakir kılma, bize ver de mahrum bırakma, bizi seç de üzerimize ihtiyar etme. Bizden razı oluver bizden kabul eyle. Ey Kerem sahibi! Ey esirgeyenlerin en merhametlisi! Duamı kabul eyle. Hamd alemlerin Rabbın'a mahsustur.
YOLCULUKTAN DÖNÜŞTE OKUNACAK DUA
Allah'tan başka hiçbir ilah yoktur. Tekdir, hiçbir ortağı yoktur. Mülk O'na aittir. Hamd O'na mahsustur. O her şeye kadirdir. Dönüyoruz, tevbe ediyoruz, ibadetimizde daimiz, Rabbimize hamdediyoruz. Allah Teala vadini yerine getirmiş, kuluna yardım etmiş ve tek başına (aleyhimize toplanmış olan) grupları dağıtmıştır.
UYUMADAN ÖNCE OKUNACAK DUA
Allahım; yüzümü sana çevirdim. Bütün işlerimi sana havale ettim. Bütün varlığımı sana bağladım. Korkularım ve arzularım başkasına değil, ancak Sanadır ve Sendedir. Sığınışım ve yalvarışım Sanadır. İndirdiğin kitaba ve gönderdiğin peygambere inandım.
PEYGAMBERİMİZİN (sallallahu aleyhi ve sellem) HZ. AİŞE'YE ÖĞRETTİĞİ DUA
Allahım! Sen affedicisin, affı da seversin, beni affet!
SIKINTILARA KARŞI OKUNACAK DUA
Esirgeyen ve bağışlayan. Ey esirgeyen, bağışlayan, koruyan ve seven Allah'ım. Bütün mahlûkatın kalplerini bana doğru çevir. Ey Cebrail, bütün ruhani , ulvi ve sufli tabakasının Rahman ve Rahim olan Allah'ın hakkı için onlara ,işittir ve itaat ettir. Rauf ve Atuf hakkı hürmetine, Melik hakkı hürmetine, arşı ala hakkı hürmetine duamızı kabul et ve bütün yaratılmışların kalplerini bana çevir.
ÖLÜM ANINDA SIKINTIDAN KURTULMAK İÇİN OKUNACAK DUA
Ya Allah, ateşin fitnesinden ve azabından sana sığınıyorum. Kabrin fitnesinden ve azabından sana sığınıyorum. Zenginliğin fitnesinden ve azabından sana sığınıyorum. Mesih Deccal'ın fitnesinden ve azabından sana sığınıyorum.
CENNET KAPISINI AÇAN DUA
Ya Allah, sen benim Rabbimsin. Senden gayrı hiçbir ilah yoktur. Ben senin kulunum, gücüm yettikçe senin ahdin ve vaadin üzerindeyim. İşlediğim şeylerin şerrinden sana sığınıyorum. Bana olan nimetlerini de, günahlarımı da itiraf ediyorum. Artık beni yarlığayıver. Şu bir gerçektir ki: günahları senden başka yarlığayacak yoktur.
Bu duanın faydası: Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bu duayla ilgili şu müjdeyi vermiştir: "Bir kimse bu istiğfarı gece okur sabah olmadan önce vefat ederse veya sabah okuyup akşamdan önce ölecek olursa ona cennet vacip olur."
İMAM-I AZAM'IN DUASI
O yüceler yücesine isyan ettim. Günahlar içine düştüm. Biliyorum yapmamam gerekirdi. O gerçek bir sahiptir. O terbiye edendir. O çok merhametli olandır. O bağışlayandır. Allah her şeye gücü yetendir ve kul muhtaç oldukça çokça verendir. Ey Mennan olan Rabbim! İstemeden de veren sensin, kul sıkışmasa da veren sensin. Ey beni yaratan! Bak senin için gözlerim yaşarıyor. Senin için ağlıyorum. Sen de tevbemi kabul et. Hatalarımı bağışla. Ya Rabbi… isyanımla, nefsime mağlup oldum. Bilemiyorum ki bunun sonunda kurtulacak mıyım? Yoksa helak mı olacağım? Evet evet günahlarım günden güne artıyor. Diğer yandan ömrüm günden güne azalıyor… farkındayım. Sana yöneldim. Allah'ım! İşte şimdi ölüm yatağında insanların önünde uzanmışım. Bu zayıf kuluna merhamet et, Ey Merhamet edicilerin Sahibi!
ÖZLÜ BİR DUA
Ya Rabbi! Eğer imanıma bir şüphe girmiş ben de ondan tövbe etmemişsem ihlasla derim ki : Allah'tan başka yaratıcı yok, Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) Allah'ın Resulüdür.
Ya Rabbi! Eğer bilmeden Müslümanlığıma küfür karıştırmışsam, derim ki: Allah birdir, Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) Allah'ın Resulüdür.
Ya Rabbi! Eğer Allah'ı birlememe şirk girmişse, ben de bunun farkında değilsem ihlasla derim ki: Allah'tan başka ilah yoktur, Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) Allah'ın Resulüdür.
Ya Rabbi! Eğer bilmeden seni tanımamda yanlışım varsa derim ki: Allah'tan başka ilah yoktur, Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) Allah'ın Resulüdür.
Ya Rabbi! Eğer bilmeden amelime riya ve kendimi beğenme duyguları karışmışsa derim ki: Allah'tan başka ilah yoktur, Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) Allah'ın Resulüdür.
Ya Rabbi! Eğer farkında olmadan kalbime küçük ve büyük günahların fitnesi girmişse derim ki: Allah bir, Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) Allah'ın Resulüdür.
Ya Rabbi! İmanımı gönülden tazeleyerek, ihlasla derim ki: Allah'tan başka ilah yoktur, Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) Allah'ın Resulüdür. Ey diri olan! Ey ebedi var olan! Ey izzet ve ikram sahibi olan! Ey gücün, şerefin ve büyüklüğün sahibi olan Allah'ım! Halimi düzelt, işlerimi güzelleştir, beni bela ve fakirliğin acılarından koru, düşmanların şerrinden, şeytanın aldatmasından, nefsin arzularından, saptıranların saptırmasından beni koru ey Rabbim!
Ya Rabbi! Beni çok ibadet eden salihlerden ve şükreden zenginlerden eyle… dini ve dünyevi bütün işlerimi düzene koy. Hayırlı nimetlerimi sonuna erdir.
Ya Rabbi! Ömrümün son zamanlarında, ölüm anında kalbimi ve dilimi imanla doldur. Bana son anda; şehadet ederim ki, Allah birdir ve yine şehadet ederim ki, Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) O'nun elçisidir demeyi nasip et......
Konuşulan konu KABUL EYLE YA RABBİ
KABUL EYLE YA RABBİ
    
ALLAH' ım! Bana dilimle değil, halimle vazetmeyi nasip eyle,
ALLAH' ım! Hayatımızın her anında, namazda gibi, ilahi huzurda olduğumuz bilincinden ayırma, Ya Rabbi! ALLAH' ım! Semalarımızı bayraksız, bizleri hürriyetsiz, camilerimizi cemaatsız, cemaatimizi de ilim ve hikmetsiz bırakma, Ya Rabbi!
ALLAH' ım! "Halim ve azim olan Allah'tan başka ilah yoktur. Büyük Arş'ın Rabbi olan Allah'tan başka ilah yoktur. Kıymetli Arş'ın Rabbi, arzın Rabbi, Semavat'ın Rabbi olan Allah'tan başka ilah yoktur." Dinimizi dünyanın mehri yapmaktan, acıkınca da inançlarımızı yemekten cümlemizi muhafaza eyle,
ALLAH' ım! Beni, beni benim önüme engel olmaktan,Beni, benim hayatımın kemirgeni olmaktan,Beni, bana yalan söylemekten muhafaza eyle,
ALLAH' ım! Bakışımızı ibret,Sukutumuzu hikmet,Konuşmamızı sanat ve marifete dönüştür,
ALLAH' ım! Boşa bakanlardan,Boşa susanlardan,Boşa konuşanlardan eyleme,
ALLAH' ım! Zenginlerimizi hamiyetsiz,Fakirlerimizi gayretsiz,Alimlerimizi amelsiz,İdarecilerimizi adaletsiz bırakma,
ALLAH' ım! Dahili ve harici düşmanlardan sana sığındığımız gibi;cehaletin,tembelliğin,zaman israfının şerrinden de sana sığınıyoruz,bizleri muhafaza eyle,
ALLAH' ım! Önce Hak' tan, sonra haksızlıktan korkmayı nasip eyle,
ALLAH' ım! Yetenek israfından,Kapasite israfından,Zaman israfından ve israfın her türlüsünden muhafaza eyle,
ALLAH' ım! Ertelemekten, üşenmekten, yılmaktan, vazgeçmekten, yarına bırakmaktan ve buna benzer hastalıkların şerrinden muhafaza eyle.Bu hastalıklara karşı Alim, Hakim ve Şafi isimlerinden acilen şifalar ihsan eyle,
ALLAH' ım! Beynimizi, malumat ishali olmaktan,Aklımızı, öfkenin esiri olmaktan,Bedenimizi, şehvetin kölesi olmaktan,Midemizi, depo haline gelmekten muhafaza eyle ,
Yapılan dualarımızın kabulü temennisiyle... AMİN AMİN AMİN..........
AĞANIN EŞEĞİ ÖLMESİNE ÖLDÜ DE,SATIN ALAN ZAVALLININ ELİNDE ÖLDÜ...
Bütün mahlukatın dilinden anlayan Süleyman (a.s.)'a bir adam gelip yalvarır; "ey Allah'ın peygamberi, bana da hayvanların dilini öğret" Ben de konuştuklarını anlayayım" der. Süleyman (a.s.) izin vermez; "olmaz" der, "sen onların konuştuklarını anlarsan sabredemezsin. Arkasındaki hikmetleri bilemezsin." Adam ısrar eder. Süleyman (a.s.)'da adama hayvanların dilini öğretir. Sevinerek evine dönen adam, çöplükteki horoz ile köpeğin konuşmalarını dinlemeye başlar. Bir ara köpeğin horoza şöyle dediğini duyar; -Horoz kardeş, sen arpa ve buğdayla da karnını doyurabilirsin. Biraz öteki taneleri yesen de ekmek kırıntılarını bana bıraksan olmaz mı, benim karnım çok aç. Horoz şu cevabı verir; -Sabret köpek kardeş. Yarın buraya ağanın ölen eşeğini getirip bırakacaklar. Bolca et yer, karnını iyice doyurursun. Bunu duyan ağa, hemen ahırdaki eşeğini alıp pazarda satar. "iyi ki hayvanların dilini öğrendim. Yoksa eşek elimde ölecekti" diye, kendi kendine söylenerek evine döner. Ertesi gün yine kulak kabartır çöplükteki seslere" köpek sitem etmekte horoza; -Hani ağanın eşeği ölecekti de, bende bolca et yiyecektim ya? Horoz cevap verir; -Ağanın eşeği ölmesine öldü de, satın alan zavallının elinde öldü! Ağa aç gözlülük edip eşeği sattı. Ama üzülme, bu sefer ağanın atı ölecek, -Onu buraya getirip bırakacaklar, bolca et yer karnını doyurursun. Ağa yine hızla kalkar, ahırdaki atı alıp pazarda satar. Dönerken yine, "iyi ki hayvanların dilini öğrendim, yoksa at elimde ölecekti diye mırıldanır. Ve gelip yine hayvanların konuşmalarına kulak misafiri olur. Bu sefer köpek, yüksek sesle sitem etmektedir, horoza; -Arkadaş, beni gene aldattın. Hani ağanın atı ölecekti? Horoz cevap verir; -Ağanın atı ölmesine öldü de, sattığı zavallının elinde öldü. Üzülme, der, bu sefer daha büyük bir ziyafete konacağız hep birlikte. Ama köpek inanmaz; -Hadi, hadi beni yine aldatıyorsun, der. Horoz bu defa kesin konuşur; -Hayır, der aldatma falan yok. Durum kesin. Çünkü bu sefer, ağanın kendisi ölecek! Malına gelenler, bu defa kendi canına gelecek. Arkasından yemekler yapılıp etler pişirilecek! Artanını da bizlere dökecekler; ye yiyebildiğin kadar. Bunu duyan ağa şaşırır; sağa - sola koşuşturmaya başlar. "Yok mu beni satın alacak biri" diye söylenir. Derken gece hastalanan ağa sabaha çıkmaz, ölür. Ardından yapılan yemekler ve pişirilen etlerden artanlar çöplüğe dökülür. Hayvanlar da uzun süreli bir ziyafete konmuş olurlar. Bu sırada horoz söylenir; -İnsanlar keşke mallarına gelecek bir belayı, kendi üstlerinden atıp başkalarına zarar vermeyi düşünmek yerine, o belayı defetmenin yollarını araştırsalardı, hileye baş vurmayıp, Allah'tan gelene tevekkülle karşılayabilselerdi, "bunda da bir hayır vardır" diye düşüne bilselerdi. Bunu diyemiyorlar maalesef! Sonra da, mallarına gelen canlarına da geliyor; tabii o saatten sonra pişmanlıkta fayda vermiyor. Peygamberimiz buyurdu; "Mallarınızı zekat ile koruyunuz. Hastalıklarınızı sadaka ile tedavi ediniz bela dalgalarını da dua ve niyazla karşılayınız "Hayat imtihanla geçiyor”...
Hayat Hanım ile Kaim Bey.......................
DAHA DÜN GİBİYDİ Kaim Bey’le karşılaşmaları. İki derenin birleşmesi gibi birleşivermişti hayatları. Derelerin nasıl elinde değildiyse bu vuslat, her şeye inat visale ermişti Hayat ile Kaim. Beraber akmışlardı hayatın içinden. Yokuşlar da vardı, inişler de, düzler de. Kaim Bey şefkatli bir adamdı, hem de dağ gibiydi Hayat için. Sırtını yasladığı, zor zamanlarında hep yanında olan.
Hayat’la Kaim çok severlerdi birbirlerini. Hayat, “hayatım seninle kaim” diye seslenirdi. Fazla mı güvenip dayanıyordu Kaim’e? Kaim ki fani olan bütün yaratılmışlar gibi acizdi hem de. Bir insan hayatı daim ve de kaim kılabilir miydi? Elbette yapamazdı. Hayatı kim vermişse devam ettiren de O’ydu. Bir insanın kalbini ancak Rabbi bilirdi. İnsan ancak Rabbine dayanırsa, güvenirse mutlu olurdu şu fani dünyada. Bütün bunları düşününce kendine kızar tövbe ederdi. Ama insan bu; nisyanla malûldü. Hemen unutuverir tövbesini, yine yaslanıverirdi Kaim’e.
Kaim hiç üzmez miydi Hayat’ı? Çook… Ama Hayat hemen affediverirdi. Bütün latifeleriyle yine dönerdi Kaim’ine.
Hayat bu inişli çıkışlıydı işte.. “Hayat imtihanla geçiyor” bir şarkının sözlerinde rastlamıştı, kendi imtihanlarını düşündürtmüştü şarkı Hayat’a. Nicesiyle sınanmıştı. Kaim’le de. Ki zaten bir sınav değil miydi insan için eşler, çocuklar ve dahi mallar, Yüce Kelam’da bildirilen.
Hayat hastaydı. Hastalıkla imtihanı ağırdı. Ama O’nu üzen hasta oluşundan ziyade Kaim Bey’in halleriydi. Hastalık dünyalarına gireli beri, o sevdiği, dayandığı adam gitmiş, yerine kendisiyle ilgilenmeyen bir adam gelmişti. Konuşamıyorlardı eskisi gibi. Hayat yalnızdı evde, hastanede. Akşamları sofrada çocuklarıyla mahzun kalıyorlardı. Neler oluyordu? Başkalarından duymuştu: Aileden biri hasta olunca, yakınları bir yabancılaşma yaşıyor, ziyaret bile edemiyorlardı. Donuyordu sanki yürekleri, hastaya birşey diyemez oluyordu dilleri. Kaim Bey Hayat’ın hasta olduğunu duyunca çok üzülmüş ve ne yapacağını bilemez olmuştu. Bu durum uzaklaşmasına sebep olmuş, Hayat’ı da üzmüştü.
Hayat’ı kaybetmekten ölesiye korkuyor ama birşey de gelmiyordu elinden. Tıpkı anacığının kaybında olduğu gibi. “Çocuklukta alınan yaralar mevsimler gibi kendilerini tekrar ederler.” Bir dergide okumuştu bu sözü. Doğruydu, Kaim’in yaraları da depreşmişti yeniden. Hayat’ın da annesi gibi gideceği fikri tersyüz ediyordu Kaim’i.
Bütün bu yaşananlar bomba olup patlamıştı da savuruvermişti onları. Fitne, sınanma buydu işte. Nasıl çıkacaklardı işin içinden? Hayat’a hep doğruyu tarif eden Kaim sürükleniyorken yanlışa doğru, Hayat bir karar verdi: Çekip alacaktı Kaim’i düştüğü kuyudan. Nasıl yapacaksa yapacaktı bunu. Konuştu dili döndüğünce, gitmesin yürüdüğü yanlışta diye. Fakat Kaim dinlemiyordu. Olsun; yine de vazgeçmeyecekti. Kurtaracaktı Kaim’ini. Kaim dinlemedikçe, üzüldü. Üzüldükçe, kızgınlığı arttı. Kızgınlık arttıkça, aralarındaki ilişki iyice bozuldu. Artık Hayat, “hayatım seninle kaim” diyemiyordu.
DERENİN ortasındaki taşın büyüklüğü nisbetinde dere iki kola ayrılıp taşı geçer ya. Hayat ile Kaim de öyleydi şimdi. Çözülüvermişti elleri. Bu fitneyle sanki ikiye ayrılmıştı hayatları, hayatta akışları.
Hayat imtihanını düşünürken, bir şeyi farketti: Kaim bey kendisi karar vermedikçe yanlışıyla yüzleşemeyecekti. Peki Hayat ne yapıyordu? Tutup yakasından Kaim’i oradan çıkarmaya çalışıyordu. Niye? Memnun değildi yaşananlardan. İstiyordu ki, hayat çizgileri kendi arzuları doğrultusunda gitsin. Hayat ve Kaim üzülmesin. Pürüzler yaşanmasın.
Birden anladı ki, kendini Kaim’in tanrısı gibi görüyordu. Evirip çeviren. Bir zamanlar Kaim’e verdiği rolü kendisi icra ediyordu Kaim’in üzerinde. “Estağfirullah” dedi. “Ne yapıyorum ben? Nasıl bir yanlışa sürüklemiş nefsim beni? Rabbim döndür beni bu yoldan. Nefsimin firavunlaşmasından kurtar beni!” diyerek huzura durdu Hayat. Kaim’in ilgisizliğinden şikayet ederken, şefkatini beklerken, şefkati Kaim’den bildiğinin farkına varamamıştı. Değildi işte! Kaim şefkat ediyor olsaydı, yaşanır mıydı bunlar? “Elhamdülillah” dedi. Asıl şefkat edeni, hayatı vereni, ve hayatı devam ettireni bulmuştu. Kaim bey ismi gibi kaim değildi. Kendinin bile sahibi değildi. Nihayet anlamıştı Hayat.
İmtihan devam ediyordu. Hayat’ın farkındalığının artmasıyla kolay eylenmişti imtihanı kendisine. Kaim de artık dönmeye başlamıştı yanlışından. Hayat memnundu hayatından. Derken, hastalığının son safhasına geldiğini öğrendi. Ne kadar ömrü kalmıştı bilmiyordu. Ama şunu farketmişti ki, yaşadığı son şeylerle temizleniyordu Hayat. Zorluklarla, sınanmalarla sanki manen tertemiz kılınıyordu. Kışa gelmişti Hayat’ın ömrü. Pencereden bakıyordu. Ağaçları gördü. Ağaçlar da yapraklarını dökmüşlerdi. Tıpkı saçları kirpikleri dökülen Hayat gibi. Pencerenin önündeki incir ağacına benzetti halini. Yapraksız, çıplak, soğukta... Aklına o türkü takıldı incir ağacını görünce:
Hastane önünde incir ağacı / Doktor bulmadı bana ilacı.
DEVAM EDEMEDİ. Gözyaşları inci gibi dökülüverdi. Boğazı kurudu birden. Dudaklarından sessiz duaları döküldü: “Rabbim, nasıl kıştan sonra baharı verirsin. Benim de kışımı bahara döndür. Üşümemi Sana dönmeme, Senin rahmetinden ümit etme sıcaklığına çevir. İçim ısınsın ümidinle. Dünyam aydınlansın rahmetinle. Ben Senin rahmetinin ve katından göndereceğin hayrın fakiriyim. Üşümem o yüzden. Musibetimi rahmete kalb et. Sen ki kalpleri evirip çevirirsin. Kalbimi Sana çevir. Kalbimi ve aklımı nurunla ihya eyle, tenvir et, irşad et, hidayet et. Senden başka sığınacak, sığınıp ısınacak kimsesi olmayan kuluna merhamet et.”
Kaim bey girdi odaya. Farketmemişti Hayat Kaim’in girdiğini. Geldi. Karısının belinden sarılıverdi. Beraber seyrettiler kışı ve şehri. Sanki içinden geçenleri okuyordu Kaim. Sessiz dualarına “amin” diyordu. İçinden geçenleri okudukça da daha sıkı sarılıyordu Hayat’a.
Gün akşamlıdır, hemen akşama devriliverir koca gün. Hayatın da akşamı geliverdi. Onca ömür, yaşanmışlıklar bitiverdi. Acıları da, sevinçleri de, imtihanları da. Kaim bey Hayat hanımı ölüm kardeşinin kucağına verdi büyük bir teslimiyetle. Ta ki Hayat hanım gözlerini sonsuzluk aleminde açabilsin, yoluna devam edebilsin diye.
Evet, hayat ve ölüm kardeştir demişti Yüce Peygamber (a.s.m.). Kaim Bey de Hayat’ını ölüm kardeşe teslim etmişti.
Semine Demirci
 
Başka kimin anlayışından medet umayım?... Kimselere diyemedim...
Öyle çok pazarlık ettim ki Seninle ey Rabb'im. Sen çağırınca, kendime ayırdığım vakitlerden çalındığını düşündüm. Ezan okununca, sevdiklerimle geçirdiğim zamanların azalmasından korktum. Vakit girince, içim "cız" etti hep. Odamdan uzaklaştım, bıraktım işimi, bozdum keyfimi; öylece namaza durdum.
Ayak diredim, "az sonra kılsam da olur!" dedim. "Az sonra"larım "çok sonralar"a döndü, geç kaldım, geç kalmaktan utanmadım. Sonunda ayaklarımı sürüye sürüye vardım huzuruna. Pazarlığımı vaktin daralmışlığını bahane ederek yeniden ileri sürdüm. Kaçıyordu namaz ya; o yüzden çabucak kıldım, selam verdim, hemen kalktım, rahatladım. Oysa rahatlığı Sana borçluyum.
Ağrımayan her bir dişim kadar huzur borçluyum Sana. Damarlarımın her bir noktasında pıhtılaşmayan kanım kadar sükûnet borçluyum Sana. Tenimin kaşınmayan her bir noktası kadar rahatlık borçluyum Sana. Dişlerim ağrıyacak olsa her biri için harcayacağım zaman Senin. Kanım pıhtılaşıp damarlarım tıkanacak olsa, her defasında ızdırap ve korkuyla geçireceğim saatlerin hepsi Senin. Tenim her noktasında yırtılacakmış gibi acıyacak olsa, kendi kendime dar geleceğim huzursuz günler Senin.
Gün oldu; usandım. Sabrımı tükettim; tükendim. Kendimi yontmaya heveslendim. Benden istediğin zamanı çok gördüm. Benden istediğini, benim için istediğini bile bile, huzurunda huzursuz durdum. Fazla buldum namazın rekatlarını; kısaltmak için bahaneler aradım. Günümü delik deşik etmeni, işimin arasına kesintiler sokmanı, hayatımın ortasına duraklar koymanı, uykumu bölmeni lüzumsuz gördüm. "Beni bana bırak!"larla durdum huzuruna; içim başka bir yerlerin türküsünü söylerken, ben seccadende, belki sadece bedenimle, mıhlı kaldım. Oysa Sen, dileseydin dar edebilirdin zamanı bana! Bir uçurumun dibine savrulmuş bir arabada çaresizce Sana yalvartıyor olabilirdin beni. Korkulu bir savaşın orta yerinde ateş ve kan kusan bombaların altında günümü de, işimi de, uykumu da, hatta rüyalarımı da delik deşik etmelerini takdir edebilirdin. Düşmeyen bombalar kadar, uçuruma savrulmayan arabalar kadar genişlik borçluyum Sana.
İçten pazarlıktı benimkisi. Öyle içten ki kendime bile söyleyemedim. Gözlerimle birlikte gönlümü de secdene kilitlemeyi çok gördüm. Kendimi sıfırlamayı, benliğimi hiçe indirgemeyi beceremedim. Ensemde kaderin sıcacık nefesini hissedecek o teslimiyetin vadisine inemedim. Acelem vardı; alnımı koyduğum gibi kaldırdım seccadeden. Bütün benliğimle aşağı inemedim. İşim vardı, secdemi işime zaman kazandım. Secdeye kalbimi de sığdırmaya çalışmadım. Uykum vardı, secdemi sığ bırakıp uykumu derinleştirdim.
İtirafımdır: Bencilliğimi de sırtıma alıp rükûlarda eritemedim. Bedenim eğilirken huzurunda, "emrolunduğum gibi dosdoğru olma"nın ağırlığını sırtıma almayı erteledim. "Sırası değil!"di; "hele dur; sonra da olur!"du. En Sevgili'ni bir gecede ihtiyarlatan emri üzerime alınmadım.
Sen dileseydin, çocuğumun cılız nabızlarının eşliğinde, loş ve neşesiz bir yoğun bakım odasında, gözümü de gönlümü de, umutsuzca, çaresizce, ürpertiyle, korkuyla bir monitörün ekranına kilitleyebilirdin. Dileseydin, yeryüzünün sükûnetini bir anda kesip, küçücük bir duvar kıpırtısının gölgesinde, mini mini bir sarsıntının beklentisi içinde saçlarıma aklar düşürebilirdin.
İçten pazarlık mı denir buna? Sen bilirsin Seninle ettiğim pazarlığı. Kendime sakladığım ve hatta kendimden de sakladığım sır bu. Dilime bile değdirmekten korktuğum, ağzıma almaktan utandığım öyle bir sır işte. Fısıldaması bile acı veriyor ya…
Meselâ, uzayınca Fatiha, uzayınca sûre, heceler sanki özgürlüğe giden yolu taşlar gibi kestikçe, "bitmez şimdi bu namaz!" dediğim çok oldu. Ama içimden. Kimseler duymadı.
Bir Sen duydun beni ey Rabb'im. Sırrımı bir Sen bildin. Kendimi lüzumsuz hissederken seccadenin üzerinde, dudağım anlamına yetişemediğim kelimeler için oynarken, Sen beni söylediğimden fazlasıyla duydun, söyleyemediğimi de, dile getiremediğimi de bildin. Ruhumu alıp uzaklara gittiğim halde, bir bedenimi bıraktığım halde huzurunda, kovmadın beni, yakınlığında tuttun.
İtirafımdır; öyle anlatıldığı gibi özleyebilmeyi beceremedim henüz namazı… "Aradan çıkarmaya çalıştığım" oldu namazı. Geçiştirdim namazı. Bir "sorun"du çözdüm, hallettim. Selam verip sonra yaşamaya başladım… Yaşamayı namazın içinde aramalıydım. Namazı yaşamanın içine sızdırmalıydım oysa. Bilemedim.
Kafa tuttum, ayak diredim, pazarlık ettim; ama Sen utandırmadın, yine yine yine huzuruna aldın beni. Her secdede rahmetinle okşadın alnımı. Her rükûda "aferinler" fısıldadın gönlüme. Her vakitte yeni bir sayfanın aklığına çağırdın ruhumu. Yüzüme vurmadın. Azarlamadın. Aşağılamadın. Hepten umut kesmedin benden. Yok saymadın. Utandırmadın.
Pazarlık ettiğimi Seninle bir Sen bildin ey Rabb'im. Kimselere söylemedin. Sırdaşım Sensin, bir Sana açabilirim içimi, bir Senin beni ayıplamandan korkmam. Ben işte böyleyim; yine "bana ait"lerin hesabındayım. Başka kime söyleyeyim? Başka kimin anlayışından medet umayım?
Senai Demirci
  

|
Tevbe istiğfar nasıl yapılır
|
Sual: İstiğfar nedir? CEVAP İstiğfar etmek, (estağfirullah) demektir. Tevbe, haram işledikten sonra, pişman olup, Allahü teâlâdan korkmak, bir daha yapmamaya azmetmek, karar vermektir. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Tevbe, günahtan sonra o günahı bir daha yapmamaktır.) [İ.Ahmed]
Günahtan hemen sonra tevbe etmek farzdır. Tevbeyi geciktirmek de büyük günahtır. Bunun için de, ayrıca tevbe etmek gerekir. Kur’an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki: (Allah’a tevbe edin!) [Nur 31] (Allahü teâlâ, tevbe edenleri sever.) [Bakara 222] (Allah’a tevbe-i nasuh yapınız!) [Tahrim 8]
Nasuh kelimesine 23 mana verilmiştir. Bunlardan en meşhuru günahlara pişman olup, istiğfar etmek ve bir daha işlememeye karar vermektir. Nasuh tevbesinin ne olduğunu soran zata Peygamber efendimiz buyurdu ki: (Tevbe-i nasuh, günahkârın işlediği günahtan pişman olması, Allahü teâlâdan mağfiret dilemesi, bir daha böyle bir günah işlememesi demektir.) [Beyheki]
İstiğfarın fazileti çok fazladır. Kur’an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki: (İstiğfar okuyun, imdadınıza yetişirim.) [Hud 52]
Pişman olan affedilir Hadis-i şeriflerde de buyuruldu ki: (Allahü teâlâ, günah işleyip pişman olanı, istiğfar etmeden önce affeder.) [Taberani]
(Küçük günahlarda ısrar edilirse küçük kalmaz. Büyük günahlara istiğfar edilirse büyük kalmaz.) [Deylemi]
(İstiğfar eden, günde 70 defa aynı günahı işlese ısrar etmiş sayılmaz.) [Tirmizi] (Günde 70 defa istiğfar edenin, 700 günahı affolur.) [Beyheki]
(İstiğfara devam edeni, Allahü teâlâ, dertlerden, sıkıntılardan kurtarır. Ummadığı yerden rızıklandırır.) [Nesai]
(Bir mümin günah işleyince, melek üç saat bekler, eğer o kimse istiğfar ederse, o günahı yazmaz.) [Hakim]
(Günahınız çok olup göklere kadar ulaşsa, pişman olunca, Allahü teâlâ, tevbenizi kabul eder.) [İbni Mace]
(Günahlar kalbi paslandırır, karartır. Kalblerin cilası ise istiğfardır.) [Beyheki] (Derdinizi ve devasını bildireyim. Derdiniz, günahlar, devası da istiğfardır.) [Hakim]
(Bir günahkâr, istiğfar eder, sonra bu günahı tekrar yapar, sonra istiğfar eder. Üçüncüde yine yapar, yine tevbe ve istiğfar ederse, dördüncü defa yapınca, büyük günah yazılır.) [Deylemi]
(Tevbe eden günah işlememiş gibi olur.) [İbni Mace] (Günaha devam edip, dili ile istiğfar eden, Rabbi ile alay etmiş sayılır.) [Beyheki] (Herkes günah işler. Fakat günahkârların en iyisi tevbe edendir.) [Hakim]
(Günahına pişman olup abdest alıp, namaz kılanı ve günahı için istiğfar edeni, Allahü teâlâ affeder.) [Nesai]
(Kıyamette, amel defterinde çok istiğfar bulunana müjdeler olsun!) [Beyheki]
(Elinizden geldiği kadar çok istiğfar edin. Çünkü Allah katında kurtuluşunuza bundan daha iyi vesile olacak ve Allahü teâlânın bundan daha çok sevdiği bir şey yoktur.) [Hakim]
Tevbe edebilmek, Hak teâlânın büyük nimetlerinden biridir. Günah işleme korkusu ile tevbeyi asla geciktirmemelidir! Çünkü, hadis-i şerifte (Sonra yaparım diyenler helak oldu) buyuruldu. Yani tevbeyi ve diğer iyi işleri geciktirenler, bu günün işini yarına bırakanlar, aldandı, ziyan etti. (İ.Gazali)
Günah, kulun yanında küçük ve kıymetsiz görününce, Allahü teâlâ katında büyük olur. Kul küçük günahı büyük görünce, o günah Allahü teâlânın katında küçülür. Mümin, iman ve marifetiyle küçük günahları da büyük görür. Her günah işleyişte kalbi sızlar. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Mümin, günahını dağ gibi görüp, üstüne düşeceğinden korkar. Münafık ise, burnunun üzerine konan ve hemen uçacak sinek gibi görür.) [Buhari]
Günah işlediğini bilmek Şu halde, günah işlediğini bilmek büyük nimettir. O kişinin mümin olduğunu gösterir. Allahü teâlânın hakkı olan günahları için tevbe etmeli, pişmanlık ve üzüntü duymalı, günahı terk etmeli, kefaret olması için çok sevap işlemelidir! Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Günah işlediğin zaman, karşılığında onu mahvedecek sevap işle!) [İ.Gazali]
Kul hakkının kefareti için, hak sahiplerine iyilik ve dua etmelidir! Hak sahibi ölmüş ise, o kimseyi rahmetle anmalı, çoluk çocuğuna ve varislerine ihsanda bulunmalıdır! Günahları için istiğfara devam etmelidir! Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Allahü teâlâ, istiğfara devam edeni, her sıkıntıdan kurtarır, her darlıkta bir genişlik verir ve ummadığı yerden rızıklandırır.) [Nesai]
Günah işlemeye devam eden kimse unutkan olur, ahmaklaşır, aklı da azalır. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Günah işleyenin bir aklı gider, bir daha geri dönmez.) [İ.Gazali]
Günahların hepsi Allahü teâlânın emrini yapmamak olduğundan büyüktür. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Ufacık bir günahtan kaçınmak, bütün cin ve insanların ibadetleri toplamından daha iyidir.) [R.Nasıhin]
Allahü teâlânın gazabı günahlar içinde saklıdır. Kişi, bir günah yüzünden büyük azaba maruz kalabilir. Yüz bin sene ibadet eden makbul bir kulunu ebediyen Cehenneme koyabilir. Mesela iki yüz bin sene itaat eden İblis, kibredip secde etmediği için sonsuz olarak Cehennemlik oldu. Âdem aleyhisselamın oğlu, bir adam öldürdüğü için ebedi Cehennemlik oldu. Her duası kabul olan Belam-ı Baura, bir günaha meylettiği için imansız gitti. Karun zekat vermediği için malı ile helak oldu.
Günahım çok, ne yapsam Allah beni affetmez demek doğru değildir. Çünkü cenab-ı Hak, tevbe edilen her günahı affeder. Bir kâfir, küfrüne tevbe ederse, mümin olur, bütün günahları affolur. Bir mümin de Allah’a şirk koşsa, sonra pişman olup tevbe etse Allah affeder. Bir âyet-i kerime meali: (Ey günahta haddi aşanlar, Allah’ın rahmetinden ümid kesmeyin! Zira Allah, bütün günahları affeder. O, gafururrahimdir, affı, merhameti çoktur.) [Zümer 53]
Kolaylaştırın Güçleştirmeyin! Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (Allahü teâlânın rahmetinden ümit kestirip [dinden] nefret ettirenlere Allah lanet etsin! Kolaylaştırın, güçleştirmeyin!) [Nesai]
(Allahü teâlâyı kullarına sevdirin ki, Allahü teâlâ da sizi sevsin!) [Taberani] (İnsanlara Rablerinden bahsederken, korku ve sıkıntı veren şeylerden söz etmeyin!) [Beyheki]
(Hak teâlâ buyurdu ki, kulumun, günahı göklere kadar yükselse, benden ümit kesmeyip, af dilerse affederim.) [Tirmizi]
(İhlasla “La ilahe illallah” diyen Cennete girer. İhlasla söylemek, söyleyeni haramlardan alıkoymasıdır.) [Taberani]
(Bir kimse, yakînen Allah’ın Rab, benim de Peygamber olduğuma inansa, Cehennem ona haram olur.) [Hakim]
(Allahü teâlâ, günahını affından büyük görene şiddetli gazap eder.) [Deylemi] (İyilik ve ibadet edene büyük ecir verileceğini müjdeleyin, nefret ettirmeyin!) [Şir’a] (Ömründe bir defa Allah’ı anan veya Ondan korkan müslüman Cehennemden çıkar.) [Tirmizi]
(Allahü teâlâ buyurdu ki, “Ey kulum, af dilediğin müddetçe, günahlarının çokluğuna bakmadan affederim. Günahların bulutlara kadar yükselse de yine affederim. Yer dolusu günahla gelsen, yer dolusu mağfiretle karşılarım. Yeter ki iman ile gel!”) [Tirmizi]
Faydalı Nasihat Bir âlimin bildirdiği aşağıdaki nasihate uymaya çalışmalıdır! Fırsat ganimettir. Ömrü faydasız işlerle geçirmemeli, Hak teâlânın rızasına uygun şeylere sarf etmelidir! Beş vakit namazı, tadil-i erkan ile ve cemaat ile eda etmelidir! Teheccüd namazlarını elden çıkarmamalı, seher vakitlerini istiğfarsız geçirmemeli, gaflet uykusuna dalmamalı, ölümü ve ahireti düşünmeli, haram olan dünya işlerinden yüz çevirip, ahiret işlerine yönelmelidir! Zaruri olan, dünya kazancı ile meşgul olup, diğer vakitleri, ahireti imar etmekle meşgul olmalıdır! Sözün kısası, masiva sevgisinden korunmalı ve dinin emrine uymakla meşgul olmalıdır! İş budur, bundan gayrisi hiçtir.


|

Hayatımda böyle namaz kılmadım
|
Zahid zatlardan Hatem,bir gun Asım bin Yusuf' un yanına geldi.Sohbetleri sırasında Asım sordu: -"Ya Hatem! güzel namaz kılabiliyor musun?"Hatem cevap verdi: -"Evet kılabiliyorum" -"Nasıl namaz kılıyorsun?" -"Namaz vakti yaklaşınca kusursuz bir şekilde abdest alırım.Sonra,namaz kılacagım yerde ayakta dururum. Butun uzuvlarım iyice rahatlayınca, Ka' be-i Muazzama' yı kaşlarımın arasında ve Makam'ı da gözlerimin karşısında görünceye kadar beklerim. Sonra, Allah' u Teala' nın üstümde oldugunu ve kalbimdekini bildigini düşünürüm. Sonra,ayaklarım Sırat uzerinde; Cennet sagımda, Cehennem solumda, Azrail aleyhisselam'ın da arkamda oldugunu farz ederim ve bu namazın Dünya' da kılacagım son namaz oldugunu kabul ederim. Sonra,Allah' u-Teala' yı görür gibi tekbir alıp, tefekkür ile kıraat eder,tevazu ile rükua egilir ve tazarru (yalvararak) secdeye kapanırım. Sonra,tam olarak oturur,ümid ile "Et-Tehiyyat" okur ve sunnet' e uygun olarak selam veririm.Sonra,namazı ihlasla teslim eder ve korku ile ümit arasında namazdan kalkarım. Sonra da sabra devam ederim". -"Ya Hatem! sen boyle mi namaz kılıyorsun?" -"evet,30 seneden beri boyle namaz kılıyorum!" Bunun uzerine,Asım aglamaya basladı ve: -"hayatimda bunun gibi bir namaz kılmadım!" dedi. |
ALLAH HEPİMİZİN YARATICISIDIR
KİM BENİ SEVERSE CENTETTEDİR
Enes bin Malik (r.a) diyorki:Resulullah bana şöyle buyurdular:"Yavrucuğum ! Kalbinde kimseye karşı bir kötülük beslememeğe çalış ,gücün yeterse gece ve gündüz bunu yap.Yavrucuğum!Bu benim sünnetimdir.Kim benim sünnetimi hayata geçirirse ,gerçekten beni sevmiş olur.Kim de beni severse benimlebirlikte cennettedir.
MELEKLERİN YIKADIĞI ŞEHİT
Ensar'dan Hanzele bin Ebu Amir (r.a) Peygamber Efendimiz'den (s.a.v) evvel de putlara tapmayan bir zattı.Resulullah'ın daveti üzerine hemen iman etti.Bedir gazasında bulunmuştur.Abdullah bin Selul 'ün Müslüman olan kızı Cemile (r.anha) ile Uhud Gazvesinden bir gün önce evlendi.Peygamber Efendimiz (s.a.v)'in Mekkeli müşriklerle harp için Uhud'a gittiğini duyunca geç kalırım karkusuyla boy abdesti almaya fırsat bulamadan İslam ordusuna katılan Hanzale (r.a) müşriklerin üzerine cansiperhane hücum etti ve şehitlik mertebesine kavuşuncaya kadar durmadan çarpıştı .Muharebe esnasında Ebu Sufyan'la karşılaştı ve onu atından yere düşürdü.Ebu Sufyan'ın çevresinden yardım istemesi üzerine Şeddad bin Esved yetişip Hanzale (r.a) 'yı mızrakla şehit etti.Şehit olduktan sonra Ashab-ı Kiram'dan Hanzale'yi görenler başından su aktığını fark ettiler .Peygamber Efendimiz (s.z.v)"Ben Hanzale'yi gök arasında meleklerin gümüş tepsi içinde yağmur suyu ile yıkadıklarını gördüm." buyurdu.Ashab-ı Kiram onun boy abdesti alamadan şehit düştüğünü ve melekler tarafından yıkandığını öğrendikleri zaman ona "Gasilü'l-melaike" (meleklerin gaslettiği yıkadığı kimse) lakabını verdiler.Ashab-ı Kiram içinde Evs kabilesinden olanlar Hazrec kabilesinden olanlara karşı "Meleklerin yıkadığı Hanzale(r.a)bizdendir.diye iftihar ederlerdi.
Amr ibnu Abese es-sülemi (r.a) anlatıyor. Kainatın efendisi buyurmuşlar ki....
"Sizden kim abdest suyunu hazırlar, namaza ve istinşakta bulunur (ağzına ve burnuna suçeker) ve sümkürürse, mutlaka yüzünden , ağzından, burnundan hataları dökülür. Sonra Allah'ın emrettiği şekilde yüzünü yıkarsa, sakalının (bittiği mahalin) etrafından su ile birlikte yüzü ile işlediği günahlar dökülür. Sonra dirseklere kadar kollarını yokayınca, ellerinin günahları su ile birlikte parmak uclarından dökülür gider. Sonra başını meshedince, başının günahları saçını etrafından su ile birlikte akar gider. Sonra topularına ayaklarını yıkayınca, ayaklarının günahları, parmak uclarından su ile birlikte akar gider. Sonra kalkıp Namaz kılar, Allah'a hamd ve senada bulunur, O'na layık şekilde tazimini gösterir vekalbinden Allah'tan başkasının (korku ve muhabbetini) çıkarırsa, annesinden doğduğu gibi bütün günahlarından arınır." (müslim, musafirin. 294)
Kütüb-i Sitte...
Mevlanın sonsuz nimetlerine şükran borcumuzu unutmayalım
ŞEYTANIN PİSLİĞİ
Cüneyd-i Bağdâdî'nin talebelerinden biri şeytanın vesvesesine kapılıp; "Artık ben kemâle geldim. Sohbete devâm etmeme lüzum kalmadı." deyip kendi başına bir yere çekildi. Benlik ve gururundan dolayı şeytânî bir rüyâ gördü. Rüyâsında, bağlık bahçelik içinde güzel nehirler ve çok lezzetli yemekler yediğini gördü. Bu rüyâyı hakîkat zannedip, kibiri daha da arttı ve bu hâlini arkadaşlarına anlattı. Onlar da Cüneyd-i Bağdâdî'ye arzettiklerinde, Cüneyd-i Bağdâdî çok üzüldü ve anlatılan kimsenin yanına gitti. Baktı ki o kimseyi şeytan aldatmış, Ona; "Seni bu gece Cennet'e götürürlerse, Cennet'e vardığında üç defâ Lâ havle oku." buyurdu. Hakîkaten o kimseyi rüyâsında Cennet'e götürdüler. O kimse Cennet'e vardığında üç defâ Lâ havle okudu. Gördüklerini ve kendisinde hâsıl olan şeytânî hâllerin hepsini unuttu. Bir anda kendisinin pislik ve çöplük içerisinde olduğunu gördü.Uyandığında gördüklerini hatırladı ve içine düştüğü hatâyı anladı. Çok pişman olup tövbe etti ve Cüneyd-i Bağdâdî'nin elini öptü. Sohbetlere devâm edip, talebeler arasındaki yerini aldı. Hazret-i Cüneyd-i Bağdâdî buyurdu ki: "Herkese bir mürşid-i kâmil lâzımdır. Aksi halde mel'ûn şeytan gelip kendisine musallat olur ve insan maazallah ona tâbi olur."

Şeytan nedir ve insana hangi yollarla yanaşır
Şeytanlar, hayra hiçbir kabiliyeti olmayan, sırf şer işleyen ruhani bir varlık türüdür. “Dumansız ve harareti çok şiddetli bir ateşten yaratılmışlardır (Hicr Sûresi, 27). İblisin asıl adı, Azazil idi. Cenabı Hakkın Hz. Âdeme (as.) secde etme emrinden yüz çevirmesi ve bu secde emrine kibirlenerek isyan etmesinden sonra, “iblis” ve “şeytan” isimlerini aldı.
İnsanlığın manevi terakkisinde, Allaha kulluk vazifesini yerine getirmesinde en büyük engel, şeytandır. Kuran-ı Kerimde şeytan, insan için “adüvv-ü mübin-apaçık bir düşman” olarak tavsif edilmiştir. Cenabı Hak, Kuran-ı Kerimde pek çok ayet-i kerimede müminleri şeytandan istiazeye, yani Allaha sığınmaya davet etmiştir.
Şeytanın en büyük hedefi insanları dinsiz yapmak, ateist yapmaktır. Bunu başaramazsa onları şirke sevk eder.
Şeytan, insanı müşrik etmekle de yetinmez; zalim bir müşrik eder, sefih eder. Bununla da kalmaz, onu şirk adına, gece gündüz çalışan bir dava adamı yapmaya çalışır. Bu onun son hedefidir. Zira, dava sahibi olmayan bir müşrik şeytanın bendesi ise, şirki dava edinenler onun can yoldaşlarıdır. Şeytan, bütün oyunlarını boşa çıkararak hakkı, doğruyu, hayrı seçen müminlerde taktik değiştirir. Müminin imanına ilişemeyeceğini anladı mı, onun ibadetiyle uğraşır; ibadetsiz bir mümin olmasını arzu eder. Bunu başaramazsa, farzlarla yetinmesini, sünnetlere, nafilelere yanaşmamasını ister. Bu isteği de gerçekleşmezse, onun sadece şahsî ibadetiyle meşgûl olmasını, başkalara bir şeyler anlatmamasını arzu eder. Ve mümine şu yollu telkinlerde bulunur: “Koyunu koyun, keçiyi keçi ayağından asarlar.” Şeytan, insanı yoldan çıkarmak için birçok hileye başvurur. Bu hile ve desiselerin bazıları şunlardır: 1. Şehvet ve öfke: Bunlar şeytanın insana tesir etme yollarının en büyükleridir. Bu sebepledir ki, hadis-i şerifte: “Şeytan kanın bedende cereyanı gibi insan vücuduna hulul eder. Onun yollarını açlıkla (oruçla) daraltınız.” buyurulmuştur. Çünkü şeytanın insana en büyük hulul yolu şehvettir. Açlık ise şehveti kırar. 2. Hased ve hırs: Hırslı insan, hakkı görmekten kör ve hakikati duymaktan sağır olur. 3. Tama: Şeytan insana tama ettiği şeyleri çeşitli riya ve hilelerle sevdirir. Öyle ki, adeta tama ettiği şey, insanın mabudu olur. 4. Acelecilik : Acele anında insan düşünmeye fırsat bulamaz. Şeytan da bu anda ona vesvese verebilir. 5. Yoksulluk korkusu : Bu korku, insanı infaktan alıkoyar ve mal yığmaya davet eder. 6. Taassup: Şeytanın kalbe nüfuz ettiği kapılarından biri de kendi meşrebinde olmayan müslümanlara karşı kin tutmak, onları küçümsemektir.
7. İhtilâf 8. Şüphe: Şeytanın kalbe giriş kapılarından biri de cehalet ve gafletleri veya günahlara dalmaları sebebiyle akılları darlaşan bazı kimseleri, akıllarının almayacağı imani meseleler üzerinde şüpheye düşürmesidir.
9. Sui-Zan: Kim bir insan hakkında kötü düşünmeye başlarsa, şeytan bu kimseyi o adamın aleyhinde gıybet etmeye sevk eder. Yahut o adamın hakkına riayet ettirmez. Ona hakaret gözüyle baktırır.
Şeytanın hile ve desiseleri, insana nüfuz yolları elbette sadece bunlardan ibaret değildir. Kişilere, devirlere, şartlara göre çok değişik şekiller arz eder
DARAĞACINDA İLK NAMAZ KILAN SAHÂBİ
HUBEYB BİN ADİY (R.A)
" Ben Muhammed aleyhisselâmın değil benim yerimde olmasını, ayağına bir diken bile batmasına asla râzı olmam"
Uhud savaşında bazı yakınları ölen müşrikler, Müslümanlardan bunların intikamını almak istediler. Alçakca bir plân hazırladılar. Hemen de planı tatbike koydular. Bu maksatla bir heyet Medine'ye giderek Resulullahın huzuruna çıkıp: - Yâ Resûlallah. Bizim kabîlelerimiz, İslâmiyeti kabûl ettiler. Yalnız Kur'ân-ı kerîm öğretmenine ihtiyâcımız var. Lütfen bize; İslâmiyeti, Kur'an-ı kerimi öğretecek kimseler yollar mısınız? diye ricada bulundu. Sevgili Peygamberimiz kendilerine, içinde Hubeyb bin Adiy’ inde bulunduğu 10 kişilik bir öğretmenler heyeti yolladılar. Bu öğretmenler kâfilesi, geceleri yürüyerek, gündüzleri gizlenerek Hüzeyl Kabilesi topraklarında, Reci' suyu başında, seher vakti konakladılar... Bu sırada yanlarında bulunan Adal ve Kare kabilesi heyetinden biri, bir bahane ile yanlarından ayrıldı. Hemen Lıhyanoğullarına gidip, haber verdi. Çok geçmeden kâfilenin etrâfı sarıldı. 200'den fazla silâhlı eşkiyâ oradaydı. - Bize öğretmen lâzım! diyenler, çekip gittiler. O güzîde Müslümanları, eşkiyâ ile karşı karşıya bıraktılar. Lıhyânoğulları mensupları, esir ticâreti ile geçinirlerdi. Bu sebeple: - Teslim olun. Canınızı kurtarın, teklifinde bulunuyorlardı. Asıl niyetleri onları Mekke'de köle olarak satmaktı. Böylece çok para kazanacaklardı. Çünkü Mekke'li müşrikler kendilerine: - Yakaladığınız her Müslüman için, değerinden fazla para öderiz, demişlerdi. Bunu Müslümanlar da duymuşlardı. Onun için, aralarında istişâre ederek çarpışmaya karar verdiler. Arkalarını dağa dönüp, kılıçlarını çekip, Allahın dîni uğrunda vuruşmaya başladılar. İkiyüz kişilik düşmana karşı görülmemiş bir kahramanlıkla çarpıştılar. Üzerlerine saldıran kuvvetten bir kısmını öldürdüler. Nihayet çarpışa çarpışa on Sahâbi'den yedisi okla vurularak orada şehid düştü. Sadece Hubeyb bin Adiy, Zeyd bin Desinne ve Abdullah bin Târık kalmış, müşriklerle çarpışıyorlardı. Lıhyanoğulları üçünü de yayların kirişleri ile bağladılar. Mekke'ye götürmek üzere yola çıktılar. Abdullah bin Târık Mekkeli müşriklere götürülmeye râzı olmadı. Gitmemek için zorlandı. - Vallahi ben size arkadaş ve yoldaş olmam! Şehid olan arkadaşlarım bana örnek ve önderdir, deyip, bir zorlayışta ellerini kurtardı. Lıhyanoğulları O'nu taşa tuttular, sonunda O'nu da şehid ettiler. Lihyânoğulları, Hubeyb bin Adiy ve Zeyd bin Desinne'yi Mekke'ye götürüp müşriklere yüksek bir fiyatla sattılar. Çünkü Hz. Hubeyb Bedr Gazâsında müşriklerden Hâris bin Âmir'i Cehenneme yollamıştı. Onun oğulları şimdi kendisini almak için, büyük para ödediler. Harp meydanındaki yenilginin intikâmını, müdâfaasız bir insandan alacaklardı. Hem de o esîri; harpte değil, parayla pazardan almışlardı!.. Hârisoğulları, iftihârla Hubeyb bin Adiy'i kendi âile fertlerine gösteriyorlar: - İşte babamızı öldüren. Şimdi vereceğimiz cezâyı beklemekte! diyorlardı. Hz. Hubeyb bin Adiy, hapsedildiği evde tam bir tevekkül ile, Allahü teâlânın kendisi hakkındaki takdirini bekliyordu. Hz. Hubeyb, hapsolunduğu hücrede namaz kılar, Kur'ân-ı kerîm okurdu. Onun okuduğu Kur'ân-ı kerîmi dinleyen kadınlar ağlaşırlar. Ona acırlardı. - Ona bir isteğin var mı? dediğimde, - Bana tatlı su ver, putlar için kesilen hayvanların etinden getirme, bir de beni ödürecekleri zaman önceden haber ver, başka birşey istemem, dedi. Öldürüleceği gün kararlaştırılınca gidip kendisine söyledim. Hayret ettim, öldüreceği zamanı öğrenince onda en ufak bir değişiklik ve zerre kadar üzüntü eseri görülmüyordu. Bana: - Ne olur bana, bir ustura buluver. Temizlik yapacağım. Ben de sana duâ ederim, dedi.Ben de çocuğumun eline bir ustura verip, gönderdim. Çocuk yanına gidince birden korktum. - Eyvah bu adam çocuğu ustura ile keser o nasıl olsa öldürülecek, dedim. Koşup çocuğa baktım. Hubeyb, gönderdiğim usturayı çocuğun elinden alıp, çocuğu sevmek için dizine oturtmuştu. Ben bu durumu görünce çok korkup, feryâd etmeye başladım. Durumu anlayınca, - Bu çocuğu ödüreceğimi mi zannediyorsun? Bizim dînimizde böyle şey yok. Haksız yere cana kıymak bizim hâl ve şânımızdan değildir, dedi. Aslında eli usturalı bir esir çok şey yapabilirdi. Hattâ bu fırsat sâyesinde, hürriyetine bile kavuşabilirdi. Hz. Hubeyb böyle birşeyi, düşünmek bile istemedi. Küçük bir yavruyu âlet etmek küçüklüğünü aklına bile getirmedi. Hubeyb bin Adiy ve Zeyd bin Desinne'yi öldürmek için müşriklerin kararlaştırdığı gün gelmişti. Fakat müşriklerin kin ve intikâm hisleri geçmek bilmedi. Herkese haber verildi. Bu yüzden şehrin zengin-fakîr, genç-ihtiyâr, kadın-erkek ve bütün çocuklar oradaydılar. Bu iki yüce Sahâbenin başına gelecekleri merak ediyorlardı. Bir sabah erkenden O büyük îmânlı Sahâbînin zincirlerini çözüp, zindandan çıkardılar. Mekke dışında Ten'im denilen yere götürdüler. Çünkü bütün mel'anetlerini, orada yapmayı âdet edinmişlerdi. Bu iki Allah ve Resûlullah dostu ise, heyacanlı değildiler.Yolda karşılaşıp görüşen bu iki Sahâbî kucaklaşarak birbirlerine uğradıkları belâya sabretmelerini tavsiye ettiler. Az sonra bir müşrik bağırdı: - Ey Hubeyb! Sen bizim babamızı, Hâris bin Âmir'i öldürdün. Bugün onun intikâmını senden alacağız. Ölmeden önce bir isteğin var mı? Hubeyb bin Adiy gâyet sâkin, şunları söyledi: - Yaşatan ve öldüren ve öldükten sonra gene diriltecek olan, yalnız Cenâb-ı Allahtır.. O'na binlerce hamd olsun. Müşrikler hayretle tekrar sordular: - Ölmeden önce son bir arzun yok mudur? - Beni bırakınız iki rekât namaz kılayım.. - Kıl orada. Elleri ve ayakları çözülen Hz. Hubeyb, hemen namaza durup, büyük bir sükûnet içinde huşû' ile iki rekât namaz kıldı. Cenâbı Hakka son duâlarını yaptı. Toplanan müşrikler, kadınlar, çocuklar heyecanla onu seyrediyorlardı. Namazını bitirdikten sonra - Vallahi eğer ölümden korkarak namazı uzattığımı zannetmeyecek olsaydınız, namazı uzatırdım ve daha çok kılardım, dedi. Böylece idam edilirken iki rekât namazı ilk kılan, âdet ve sünnet olmasına sebep olan Hubeyb bin Adiy'dir Peygamber efendimiz, onun idam edilirken iki rekât namaz kıldığını işitince bu hareketini yerinde ve uygun bulmuştur. Hârisoğulları hırsla yaklaştılar: - Artık ölmeye hazır mısın? diye sordular. Aslında O'nun bağırıp çağırmasını istiyorlardı. Çünkü o zaman daha keyifle, işkence edeceklerdi. Fakat aksine Hubeyb halâ sâkindi: - Müslüman olarak öldükten sonra, ne şekilde can verirsem vereyim, önemli değil. Çünkü bütün çektiklerim, Allah ve Resûlullah sevgisi içindir. Cenâb-ı Hak dilerse, parça parça edeceğiniz vücudumun zerresini, lütuf ile Cennetine nâil eyler, dedi. Hz. Hubeyb, son namazını kıldıktan sonra, Mekkeli müşrikler, onu tutup darağacına kaldırarak bağladılar. Yüzünü kıbleden Medine'ye doğru çevirdiler. Sonra: - Vallahi dînimden asla dönmem! Bütün dünya benim olsa, bana verilse yine İslâmiyyetten dönem!.. - Şimdi senin yerine Peygamberinin olmasını, onun öldürülmesini, sen de evinde rahat oturasın ister misin? - Ben Muhammed aleyhisselâmın değil benim yerimde olmasını, Medîne'de yürürken ayağına bir diken bile batmasına asla râzı olmam! - Ey Hubeyb, İslâm dîninden dön eğer dönmezsen seni muhakkak öldüreceğiz. - Allah yolunda olduktan sonra benim için öldürülmenin hiç ehemmiyeti yoktur. Hz. Zeyd bin Desinne'ye de bu şekilde söylediler. O da aynı cevabı vererek şehid oldu. Bundan sonra Hubeyb: - Allahım! Şuracıkta düşman yüzünden başka yüz görmüyorum... Allahım! Resûlüne selâmımı ulaştır. Bize yapılan bu işi Resûlüne bildir, diyerek duâ etti. Hubeyb bu duâyı yaptığı sırada sevgili Peygamberimiz, Eshâb-ı kirâmla oturuyordu. Zeyd bin Hârise şöyle anlatmıştır:
Bir gün Resûlullah efendimiz Eshâbıyla otururken kendisine vahy geldiği sırada kaplayan hâl gibi bir hâl kapladı. Sonra, - Ve aleyhisselâm, dedi. - Yâ Resûlallah bu selâmı kimin selâmına karşılık verdiniz? - Kardeşimiz Hubeyb'in selamına karşılık verdim. Cebrâil aleyhisselâm, Hubeyb'in selâmını bana ulaştırdı. Ve Hubeyb ile Zeyd'in şehid edildiğini Eshâbına duyurdu. Hubeyb'in etrafında toplanan Kureyş müşrikleri: - İşte babalarınızı öldüren bu adamdır, diyerek gençleri üzerine mızraklarıyla saldırttılar. Mızraklarını saplayarak vücudunu yaralamaya başladılar. Bu esnada Hz. Hubeyb darağacı üzerinde düşman arasında garip bir halde şehit edilmekte olduğunu dile getiren bir şiir söyledi. Mekkeli müşrikler darağacına çıkardıkları Hz. Hubeyb'e, ellerindeki mızraklarla işkence yapmaya başlayınca: - Valahi ben Müslüman olarak öldürülecek olduktan sonra vurulup hangi yanım üstüne düşersem düşeyim gam yemem. Bunların hepsi Allah yolundadır, dedi. Hubeyb bundan sonra yüksek sesle şöyle bedduâ etti. - Ey büyük ve herşeye kâdir Allahım. Sen de bu zâlimlerin tamâmını mahveyle! Onlardan hiç birini sağ bırakma! Hepsini ayrı ayrı öldür, Allahım! Hâinler korkak olur. Bu hâinler de bedduâyı işitince korkmaya başladılar. Hz. Hubeyb biraz daha konuşursa, vaziyet değişebilirdi. Oradakiler müşrik de olsalar tesir altında kalabilirlerdi! Hattâ o mazlûmu kurtarmak istiyen bile çıkabilirdi. Hârisoğulları: - Konuşturmayın şunu! diye bağırdılar. Sonra da mızraklarını peşpeşe saplamaya başladılar, içlerinden biri göğsüne mızrağı sapladı, mızrak sırtından çıktı. Hubeyb, vücudundan kanlar fışkırırken ve darağacında sallanarak son nefesini verirken, - Eşhedü enlâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve resûlüh diyerek şehid oldu. Hubeyb bin Adiy'in cenazesi kırk gün darağacında asılı kaldı. Bedeni çürüyüp kokmadı. Hep taze kan aktı. Peygamber efendimiz onun cenazesini getirmek üzere Eshâb-ı kirâmdan Zübeyr bin Avvâm ve Mikdâd bin Esved'i gönderdi. Gece gizlice Mekke'ye girip Hubeyb'i asılı bulunduğu darağacından indirip deveye yükleyerek Medine'ye doğru yola çıktılar. Durumu öğrenen müşrikler büyük bir kalabalık hâlinde üzerlerine hücum ettiler. Hz. Zübeyr ve Mikdâd, kendilerini savunmak için cenazeyi yere koydular. Biraz sonra baktılar ki, Hubeyb'in cenazesini bıraktıkları yer yarılıp, cesedi içine alındı ve kapandı. Onlar da oradan uzaklaşıp, Medine'ye döndüler. Peygaber efendimiz, Hubeyb bin Adiy için: - O benim Cennette komşumdur, buyurmuştur. Bu şekilde şehid edilen Hubeyb, Ensârdan ya'nî Medîneli Müslümanlardan olup Evs kabilesindendir. Hicretten önce Müslüman oldu. Bedir ve Uhud savaşına katıldı. Bu savaşlarda büyük kahramanlıklar gösterdi. Allah (c.c.) kendisinden razı olsun. Amin
O bir nurdu, varlık O’nunla aydınlandı
Allah Resulü Hz. Muhammed (s.a.v.) suretçe insanların en güzeli olduğu gibi siretçe de en mükemmeli idi. Bütün güzel sıfatlar O’nun üzerinde temayüz etmişti. Yerdekiler O’na çok övülmüş (Muhammed) göktekiler O’na en çok övülen (Ahmed) dediler. O; nurdu, seçilmişti, en güzeldi, övülmüştü, mütevekkildi, şefkatliydi, elçiydi, adildi, cesurdu, rahmetti, bereketti, azizdi. O, Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.) idi.
O nurdu O, bir çekirdekti. Her şeyden önce O yaratıldı. Kâinat O’nun üzerine yeşerdi. Âlemler O nurla var oldu; küre küre, sema sema... Kâinat O nurdan açıldı; dal dal, yaprak yaprak, çiçek çiçek… Önce Âdem’in alnında parladı. Sonra pak alınlarda ışıldadı; asır asır, devir devir… Ta geldi Saadet Asrı’na dayandı. İnsanlık emanet aldığı nuru sahibine teslim etmeye hazırlandı. Âlem o Kutlu Doğum şölenine uyandı. Abdullah’ın alnında son kez misafir olan nur, Amine’nin cemalinde cilveleşti... Melekler bile O nura hayrandı. Sonunda nur, sedefini buldu, libasını kuşandı. Münevver bir meyveye dönüştü. Çekirdekle meyve, “iptida ile intiha birleşti.” Muhabbet, Muhammed’i doğurdu. “Doğdu o saatte ol Sultan-ı Din, Nura gark oldu semavat ü zemin” …Ve “Sen olmasaydın” sırrı tahakkuk etti.
O seçilmişti Önce varlıklardan canlılar süzüldü. Bitkilerden hayvanlar ayıklandı. Hayvanlardan insanlar elendi. İnsanlardan veliler sağıldı, velilerden peygamberler… Peygamberlerden ise yalnız ve yalnız bir O seçildi ve bu yüzden adına seçilmiş dendi. Âlemin en eşrefi, varlığın en kerimi, her şeyden en üstünü, Mustafa oldu…
O en güzeldi Yüzü dolunay gibiydi. Girdiği yere ışık ve nur saçardı. Gözler ve gönüller aydın olurdu. Medine kızları, “Talea’l-bedru” ile afakı çınlatırken Yahudi âlim Abdullah ibni Selam ötelerden koşup geldi. Kalabalık arasını yararak o cemale ulaştı. Gözleri nur yüzüyle buluşunca hemen hükmü bastı: “Vallahi bu yüzde yalan olmaz!” O’nun güzelliğini Hz. Aişe anlatırken “Yusuf’u çekiştiren ve parmaklarını doğrayan kadınlar, eğer benim Efendim’in güzelliğini görmüş olsalardı, ellerindeki bıçakları göğüslerine saplarlardı!” demişti. Evet, O güzeller güzeliydi… Ebu Hureyre anlatıyor: “Ben ondan daha güzelini görmedim. Sanki güneş mübarek yüzlerinde yürürdü. Ondan daha hızlı yürüyeni de görmedim. Sanki yeryüzü ayağının altında dürülürdü. Beraber yürürken kendimizi zorlardık, ama o hiç zorlanmazdı.”
O övülmüştü Yerdekiler O’na çok övülmüş (Muhammed) göktekiler O’na en çok övülen (Ahmed) dediler. Ve bu yüzden şair onun için “Sen Ahmed-i Mahmud-u Muhammed’sin Efendim Hak’tan bize bir ihsan-ı müeyyedsin Efendim” dedi. O mütevekkildi En korkulu anlarda bile sarsılmazdı. Düşmanların ayak sesleri duyulduğu anda, mağarada ikinin ikincisi korku ve endişe ile sarsılırken, O, “Korkma, üzülme! Muhakkak ki, Allah bizimle beraberdir” dedi. O yüksek bir tevekkülle yalnız Allah’a dayanırdı…
O şefkatliydi Savaş bitmiş, esirler alınmış, ganimet dağıtılmaktaydı. Bir kenarda kutlu ashabıyla oturmuş, hemdem oluyordu. Esirler arasında telaşla öteye beriye giderek kaybettiği yavrusunu arayan, bulunca da bağrına basan bir anne gördü. Mübarek gözleri doldu ve: “Biliyor musunuz, Allah kullarına şu annenin evladına olan şefkatinden daha şefkatlidir!” buyurdu.
O elçiydi Arz üstünde durup, Arş-ı Ala’ya el kaldırıp, Mavera’dan aldığı ilahi emirlerle beka yollarını, saadet-i ebediyenin nuranî âlemlerini insanlığın önüne açan bir elçiydi o… “Ey insan kendini oku, âlemi oku, kâinatı oku. Bu işlerde, bu oluşlarda bir iş var. Abes olma, abes yapma! Sonsuz saadetlere namzet olduğunu bil, ayıl” diye uyaran bir elçi…
O adildi En çok sevdiği biricik kızı Fatıma’ydı. O gelince ayağa kalkar, alnından öper, yanına oturturdu. Bir gün eşraf, kendinden hırsızlık yapan Fatıma isimli bir kadının affını istediler. Cemalinde celal parladı ve “Vallahi kızım Fatıma aynı suçu işlese yine aynı cezayı veririm” buyurdu. Çünkü O, şefkati adaletine engel olmayan bir adildi.
O cesurdu Bir gece Medine dışından düşman saldırısını andıran sesler işitildi. Cesur atlılar hemen o tarafa gittiler. Karanlık perdesinden kendilerine doğru birinin geldiğini sezdiler. Yaklaştıkça baktılar ki O… Ebu Talha’nın çıplak atı üzerinde kılıcı omzuna asılı halde tebessümünden güller açıyor, “Korkulacak bir şey yok!’ diyordu. Kudsi şecaati gereği herkesten önce gitmiş, bakmış ve dönmüştü.
O rahmet timsaliydi Medine kavruluyordu. Yedi aydır yere tek damla düşmemişti. Sahabe bitkindi. Bir cuma günü destursuz bir bedevi mescidin kapısında durup, minber üstündeki Peygamber’e içinden geldiğince seslendi: “Ya Resulallah, yandık kavrulduk. Rabb’ine dua et de rahmet göndersin.” Mübarek ellerini kaldırdı. Hurma liflerinden örülü mescidin damı arasından sema görülüyordu. Bulutlar uçuşmaya başladı. Ve rahmet damla damla inmeye başladı. O kadar ki O daha minberden inerken yağmur damlaları sakallarından aşağı süzülüyordu. Yağmur, bir gün, beş gün, tam gelecek cumaya kadar hiç dinmedi... Her yer sele gitti. Yollar kapandı. Yine aynı sahne ve yine o kalbi dilinde bedevi: “Ya Resulallah, dua et de kesilsin, boğulayazdık!” Mübarek eller yine havada: “Ey Rabbim üzerimize değil, civarımıza yağdır!” Sahabenin gözü yine hurma dalları arasından semaya dikildi. Bulutlar bu defa gökte kaçışmaya başladılar. Mescitten çıktıklarında Medine üzerinde güneşin tepsi gibi parıl parıl parladığını gördüler… O rahmetti, rahmet peygamberiydi.
O bereket vesilesiydi Hendek Savaşı sırasında Hz. Cabir, Efendimiz’in (s.a.v.) acıktığını hissetti. Eve koştu: “Hanım bir şeyler yap Resulullah çok aç!” “Tamam, ama sakın çok adam çağırıp beni mahcup etme!” Bir koyun kestiler, biraz da arpa ekmeği yapıldı. Cabir gidip Efendimiz’in (s.a.v.) kulağına eğildi, bir kaç arkadaşıyla birlikte kendisini yemeğe davet etti. Fakat o, Hendek halkına: “Cabir yemek yapmış, hepinizi davet ediyor!” diye ilan etti. Koca ordu Resulullah’ın arkasında Cabir’in evine doğru hareket etti. Kalabalığı gören Cabir’in hanımı ellerini dizlerine vurarak, “Ben şimdi ne yapacağım?” diye telaşlandı. Cabir’e, “Sana dememiş miydim?” diye çıkıştı. Efendimiz ekmeğin ve yemeğin başına geçti, bereketle dua etti. O bin kişi yiyip kalktıktan sonra tencerelerinde yemek kaynıyor, artan hamurdan geriye daha yapılacak ekmek kalıyordu. O, gayb hazinelerinin sahibi yanında duası makbul ve berekete mazhardı.
O azizdi İnsanlar arasından çıkarılmış bir peygamberdi. Adı alçak demek olan dünyada, insanlar arasında yürüyordu. Ama o aslında Arş’ta yürümeye layıktı. Yerde olması onun izzetine halel vermiyordu. O insanlığın elinden tutup onları Arş’ın gölgesine, cennete çıkarmak için yerde yürüyen bir azizdi… İbn-i Mersed anlatıyor: “Bir gün huzuruna girmiştim. Bir hasır üzerinde uyumuş ve hasır vücudunda iz yapmıştı. ’Efendim, bir yatak temin etsek hasırın üzerine sersek‘ dedim. Buyurdu ki: ’Benimle dünya arasındaki bağ nedir ki? Dünya ile benim misalim, bir ağaç altında gölgelenip, sonra da terk edip giden bir yolcu gibidir.’” Evet, O bu dünyada aziz bir yolcu idi. İnsanlığa hep ebediyet yolunu işaretleyen Aziz bir misafirdi… O, Hazreti Muhammed Mustafa (s.a.v.) idi. Rabbim bizleri bu dünya misafirhanesinde onun sünnetine ittibada muvaffak ve ukbada şefaatlerine nail eylesin. (Âmin)
Allah Resulü (s.a.v.) ne istiyor? Acaba bütün efazıl-ı beni Âdem’i arkasına alıp, arz üstünde durup, Arş-ı Azam’a müteveccihen el kaldırıp dua eden şu şeref-i nev-i insan ve ferid-i kevn ü zaman ve bihakkın fahr-ı kâinat ne istiyor? Bak dinle: Saadet-i ebediye istiyor, beka istiyor, lika istiyor, cennet istiyor. Hem meraya-yı mevcudatta ahkâmını ve cemallerini gösteren bütün Esmâ-i Kudsiye-i İlahiye ile beraber istiyor. Hatta eğer rahmet, inayet, hikmet, adalet gibi hesapsız o matlubun esbab-ı mucibesi olmasa idi; şu Zat’ın tek duası, baharımızın icadı kadar kudretine hafif gelen şu cennetin binasına sebebiyet verecekti. Evet, nasıl ki O’nun risaleti şu dar-ı imtihanın açılmasına sebebiyet verdi. Öyle de, O’nun ubudiyeti dahi öteki darın açılmasına sebeptir. (Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, 19. Söz, 13. Reşha)
|