|
|
Rabb’imizin sevdiği bu güzel hallerin yarısından fazlasına sahipseniz, hayrınız şerrinize galip demektir ki, bu halinizle kurtulanlardan sayılabilirsiniz. İşte o 10 hal:
İrşat eserlerinde Allah (cc)’ın rahmet ve bereketini celbeden haller sıralanmaktadır. Kimde bu güzel haller ahlak halinde yerleşmişse, Rabb’imiz o kulunu sevmekte, rahmet ve bereketine onu layık görmektedir. İsterseniz sözü fazla uzatmadan Rabb’imizin bizde görmeyi istediği rahmet ve bereket sebebi güzel hal ve davranışlardan on tanesini buraya alalım. Bakalım bu hallerden bizde ne kadarı ne ölçüde var, bir görelim. İrşat eserlerinde bu güzel haller şöyle sıralanmaktadır: 1— Rabb’imizin rahmet ve bereketini celbeden hallerin sahibi olmak isteyen insan, en başta kendi kusur ve hatalarını gözden geçirmeli, bunları terk etmek için kendi içinde mücadele vermeli, Rabb’ine hep dua ve iltica halinde olmalı, ibadetli ve itaatli yaşamayı, hayatının gayesi bilmelidir. İşte bu düşünce ve davranış içinde olan kimseyi Rabb’imiz rahmetine layık görmektedir. — Bu durumda siz de davranışlarınızı bir gözden geçirmek ister misiniz? Kusurunuzu ne kadar görmek istiyor, ne ölçüde vazgeçmek için kendi içinizde mücadele veriyor, hayata gönderiliş gayenizin ne derece farkında olabiliyorsunuz? Var mı Rabb’imizin rahmetini celbedecek davranışların sahibi olma dikkat ve hassasiyetiniz? 2— Anne, baba ve aile büyüklerine gerekli hürmet ve alakayı ne kadar gösteriyor, imkânlarınız nispetinde ihtiyaçlarını karşılamaya ne ehemmiyette çalışıyor, yardım etmeyi vazgeçilmez vazifeniz olarak ne kadar görebiliyorsunuz? — Bu konudaki hassasiyetinizi bir gözden geçirmek ister misiniz? 3— Komşularla, çevre ile iyi münasebetler kurarak üzüntülerine ortak olup sevinçlerini paylaşmak konusunda ne kadar ilgili davranıyorsunuz? — Böyle vefalı bir dostluğunuz var mı komşularınıza karşı? 4— Küskün ve ihtilaflı insanların arasına girip barıştırma gayretiniz ne nispette? — Bu konuda dostlarınızı memnun eden halleriniz oluyor mu? 5— Musibet ve hastalıklara maruz insanları ziyaret edip yardımda bulunma anlayışınız ne durumda? — Var mı böyle kara gün dostu olma özelliğiniz? 6— Helal kazancı hayatın hedefi bilerek çalışmak, haramdan ise yılandan, akrepten kaçar gibi kaçma titizliği göstermek. — Bu konudaki hassasiyetiniz ne durumda? Haramlara karşı tavrınız açık ve kesin mi? 7— Üzüntü, sıkıntı ve mahrumiyet devrelerinde ümitsizliğe düşmemek, ‘Bu da geçer yaHu!’ diyerek ayakta kalmayı başarmak. — Böyle zor devrelerde moraliniz sağlam kalıyor, zorluğu atlatabileceğinize inanıyor musunuz? 8— Başınıza gelenler konusunda Allah’ın takdiri diyerek kadere rıza ile bakmak, olayların arkasında hikmetlerin olabileceğini düşünerek sonucu sabırla beklemeye yönelmek. — Yani kaderinize rıza ile bakıyor, davranışlarınızı teslimiyetle sürdürüyor musunuz? 9— İmkânlarınız müsait olsa bile iktisatla yaşamayı tercih etmek, israflı hayattan uzak durmak konusunda tavrınız kesin mi? — Özel bir dikkatiniz var mı israftan kaçınıp iktisatlı yaşama konusunda? 10— Topluma faydalı hizmetler verenlerle ilginiz var mı, desteğiniz söz konusu mu? — Varsa, bunu yeterli bulmuyor, keşke daha fazlasını yapabilsem diye hayıflanıyor musunuz? Dikkat: Rabb’imizin sevdiği bu güzel hallerin yarısından fazlasına sahipseniz, hayrınız şerrinize galip demektir ki, bu halinizle kurtulanlardan sayılabilirsiniz. Şayet bu güzel hallerin daha fazlasına sahipseniz, Rabb’imizin rahmetini celbeden halleri nefsinde toplayan bahtiyarlardan biri olarak şükür duygusuna girebilirsiniz. Yeter ki çoğalttığınız bu güzel hallerinizi ömür boyu sürdürme azim ve aşkında olasınız. Ahmet şahinin yazısı
Alıntı
...Rabbimin o en güzel isimlerini gör ve göster bir bir. Biteni, söneni, gideni, geçeni değil, bitme
Sevemez kimse beni, Senin sevdiğin kadar
 
Bir düşün…
Çok değil sadece birkaç dakika…
Şöyle sıyrıl şu günlük ve gündelik işlerden, şu gölgeler ve sahteler dünyasından.
Sonra düşün bir an…
Adam gibi düşün, ama ‘düşünen adam’ gibi değil.
İnsanca, mü’mince düşün…
Şimdi seni sevenler var ya…
Şu seni seviyorum diyenler…
Rüzgâr gibi peşinden koşturanlar var ya…
Onlar neredeydi bir zamanlar?
Bir düşün…
Onlar seni, ancak sen var olduktan, yani sen yaratıldıktan sonra bildiler ve çok sonra sevdiler. Öyle değil mi?
Seni seviyorum diyenler için; önce senin ve sonra da sevgi denen şeyin var olması gerekliydi. Öyle değil mi?
Eğer sen olmasaydın ve yaratılmasaydın kim bilecekti seni? Kim haberdar olacaktı senden?
Nasıl sevebilir, nasıl “Seni seviyorum” diyebilirdi, şimdi çevrende dönüp duran insanlar.
Seni, yani henüz olmayanı, yok olanı kim bilebilir, kim sevebilirdi ki?
Hatırlamaya çalış!
Sınırlı da olsa, hayal ve hafızanın izini sür. Seni götürebildiği yere kadar git.
Hatırlamaya çalış!
Bir yerde durman gerekir ama işte tam orada dur:
Sen yoktun, dünya da yoktu, hiçbir şey yoktu bir zamanlar. Ama her şeyi bir Bilen, seni bir Bilen vardı. O bir olan Allah’tı (cc). Ve sadece O vardı.
O en sevgili, O en şefkatli ve O en merhametli Rabbin vardı. O’ndan başka hiçbir şey yoktu.
İşte O bütün Âlemlerin Rabbi’dir. Kur’ân bize O’nu şöyle tanıtır:
“O, göklerin, yerin ve bunlar arasındaki her şeyin Rabbi’dir.” (Şuarâ Sûresi, 24)
O’nun rahmeti ve sevgisi her şeyin önündedir ve üstündedir.
Evet, seni sevenler de yoktu bir zamanlar. Ne annen, ne baban ve ne de en yakınların. Hiçbir şey yoktu. Ve sen bu uzun yolculuğun hiçbirinin farkında bile değilken, sadece Rabbin için yok, yoktu. Dilediği vakit, saat geldiğinde seni yokluktan varlığa, karanlıktan aydınlığa çıkardı.
Rabbin seni, sen yokken de biliyordu ve O’nun sonsuz ilminde hep vardın. Seni sen yokken sadece O biliyor, O seviyordu. Ve sevdiği için de seni var etti. O’nu bilmen ve O’nu tanıyıp sevmen için seni bu dünyaya gönderdi. Başkaları seni var olduğun için sevdiler. Anlayacağın onlar seni şartlı sevdiler.
Oysa Yüce Rabbin seni şartsız sevdi. Hatta seni sevmesi için var olman bile gerekmezdi. O seni yaratınca bilmedi. Yaratmadan önce de biliyordu. O sonsuz ilmiyle ve sonsuz kudretiyle seni yaratmayı diledi ve var etti. Unutma, sen O’nun, o sonsuz ilminde hep vardın…
Seni yaratmakla, kendini sana bildirdi, seni senden ve kendi varlığından haberdar etti.
Bu müthiş ânı kaçırma hayatından. Çıkarma hiç aklından. Hatırla zaman zaman.
Hatırla ki, yanlışlara düşmekten ve korkulara kapılmaktan kurtulasın.
Seni O’ndan başka hiç kimse böyle güzel sevmedi; sevemez de. Sevemezdi de, sevemeyecek de.
O’nun sevgisi hep en başta ve hep en önde…
Sevenler, “Seni seviyorum” diyenler, hepsi bir bir çekip gidecekler bir gün. Sadece O’nun sevgisi kalacak seninle…
Onun için dinleme içi boş sözleri, gerçek sevgiden nasipsizleri dinleme. Dinleme o palavra şarkıları, o bomboş lâfları. Dinleme...
“Sevemez kimse seni, benim sevdiğim kadar” diyenlere. Sen, “Sevemez kimse beni, Rabbimin sevdiği kadar” de…
Gerçek sevginin yolunu bil ve bul. Bulamayanlara da göster.
Ben bir aynayım. “Aynayı değil, siz aynadaki görüntünün, o tecellînin, o bir anlık cilvenin kaynağını sevin asıl,” de ve doğru adresi göster onlara… Bir ayna tut yüzlerine. Bir ışık ol karanlık bakışlara, sevgide adresi şaşırmışlara.
Rabbimin o en güzel isimlerini gör ve göster bir bir. Biteni, söneni, gideni, geçeni değil, bitmeyeni gör, batmayanı gör… Gitmeyeni, geçmeyeni ebediyen ölmeyeni, sönmeyeni bil ve bildir.
Kim sevebilir seni O’ndan başka, kim bilebilir seni O’ndan başka. Gerçek sevginin yolunu kaybedenlere, ışık parmağınla doğru adresi göster: Ve konuş: Parmağım güneşi gösterirken, parmağıma değil, güneşe bakın. Bana takılmayın.
Yanılmayın, bir zerrede, bir tecellîde boğulup aldanmayın.
Bu makamda söz senin; konuş, sözün yettiği kadar. Konuş konuşabildiğin kadar.
Melekler bile bu şahitliğine hayran kalsınlar. Ve de ki; “Sevemez kimse beni ‘Senin’ sevdiğin kadar Allah’ım!”
Sevemezler, sevseler de yalan severler. Yok öyle kimseler. Sende seni sevenler, hakikati halde seni değil kendilerini seviyorlar. Aldanma, inanma, yanma. Bir tek senin sevgindir bu dünyada gerçek olan Canım Allah’ım.
Bir tek Senin sevgin…
O sevginin bir katresi, bir zerresi bile yeter bize…
Bunu da anlamayanlara “Sözler”i aç, nurlardan şu cümleyi oku:
“…Her bir isminde mânevî çok hazine-i ihsan ve kerem bulunan bir Mahbub-u Ezelinin,
elbette bir zerre muhabbeti, kâinata bedel olabilir. Kâinat, O’nun bir cüz’î tecelli-i muhabbetine bedel olamaz.”
(Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, 24. söz) http://www.yeniasya.com.tr
Selim GÜNDÜZALP
 
Alıntı
Aziz ve sıddık kardeşlerim ve fedakâr ve sadık arkadaşlarım!
Evvelâ: Sizin, bu mübarek şuhur-u selâse ve içindeki kıymetdar leyali-i mübarekeleri tebrik ediyoruz. Cenab-ı Hak, herbir geceyi sizin hakkınızda birer Leyle-i Regaib ve Leyle-i Kadir kıymetinde size sevab versin, âmîn. ( Kastamonu Lahikası, 84 )
Regaib Nedir?
Regâib, arapça bir kelimedir ve "reğa-be" kökünden gelmektedir. "Reğa-be", kelime olarak, herhangi bir şeyi istemek, arzulamak, ona karşı meyletmek ve onu elde etmek için çaba sarf etmek demektir. "Reğîb" kelimesi ise, "reğabe"'den türemiş olan bir isimdir ve kendisine rağbet edilen, arzulanan, taleb edilen şey demektir. Müennesi, "reğîbe"dir. "Reğîbe"nin çoğulu da "reğâib" dir. Kelime olarak "Regâib"in aslı budur.
Receb’in ilk cuma gecesine Regaib gecesi denir. Bu geceye Regaib gecesi ismini melekler vermişlerdir. Her Cuma gecesi kıymetlidir. Bu iki kıymetli gece bir araya gelince, daha kıymetli oluyor. Allahü teâlâ, bu gecede, müminlere, ragibetler [ihsanlar, ikramlar] yapar. Bu geceye hürmet edenleri affeder. Bu gece yapılan dua kabul olur, namaz, oruç, sadaka gibi ibadetlere, sayısız sevaplar verilir. Regaib gecesini ibadetle geçirmeli, kazası olan, hiç değilse bir günlük kaza namazı kılmalı! Kazası olmayan da nafile namaz kılar, Kur’an-ı kerim okur, tesbih çeker, tövbe istiğfar eder. Perşembe günü oruç tutup, gecesini de ihya etmek çok sevaptır. Receb ayında oruç tutmak faziletlidir.
Peygamberimiz (a.s.m)’ ın Ramazan ayından sonra en çok oruç tuttuğu ay Receb ayıdır. Bu Receb ayında oruç tutmanın muazzam, muhteşem sevabları var.
Bir de bu ayda sevablar kulların defterlerinin sevab hanelerine, bol bol dökülmesi dolayısıyla da recebül esabb denmiştir. Yâni, sevabların bol bol, şarı şarıl, gürül gürül döküldüğü ay demek... Sabbe, Arapçada dökmek demek... Nehrin de böyle dağlardan çağlayarak şaldur şuldur akıp da döküldüğü yere münsab derler; o da aynı kökten... Receb-ül esabb; Allah'ın rahmetinin cûşa gelip, ikram ü ihsanâtının şarıl şarıl, güldür güldür kullara geldiği ay demektir.
Arifler ve din alimleri kitaplarında yazmışlar ki, bu ay ekim, ekme, ziraat ayıdır. Sevaplı işler, oruç tutmak, tevbe etmek vs. güzel şeyler yapılır. Bir mahsulün ekilmesi gibi ziraat, ekim ayıdır. Şa'ban bakım ayıdır. Ramazan biçim ayıdır, yâni mahsulün alındığı aydır demişler. Demek ki Receb ayı, bizi Ramazan ayına hazırlayan bir mevsimin ilk adımı olmuş oluyor.
Onun için, "Receb ayı tevbe ayıdır." demişler. Yâni kul ne yapacak?.. "Yâ Rabbi! Ben anlayamamışım, hatâ etmişim, bilememişim, suçluyum, kusurluyum; beni affet..." diyerek hatâsını itiraf edip, hatâsından dönerek, Cenâb-ı Hakk'ın yoluna girecek.
Şa'ban ayı ibadetlere devam etme ayıdır. Ramazan da mükâfatlarını alma ayıdır. Böyle çeşitli kelimelerle bu ayların birbirleriyle irtibatlı olduğu beyan edilmiştir.
Regaib ile ilgili ayet-i Kerimeler:
Regâib kelimesi Kur'an'da geçmemektedir. Ancak "reğabe"den türemiş olan çeşitli kelimeler, Kur'ân'da sekiz yerde geçmekte ve "reğabe"nin ifâde ettiği mana için kullanılmaktadır .
Ayrıca, "Şüphesiz Allah’ın gökleri ve yeri yarattığı günkü yazısına göre ayların sayısı on ikidir. Bunlardan dördü haram aylardır. İşte bu, Allah’ın dosdoğru kanunudur. Öyleyse o aylarda kendinize zulmetmeyin." (Tevbe Suresi, 36) Hz. Peygamber’in ( a.s.m ) ( aşağıda hadisler bölümünde bulunan) bir hadisinde, ayet-i kerimede işaret buyurulan haram ayların, Zilkade, Zilhicce, Muharrem ve Recep ayları olduğu vurgulanmaktadır: "
Receb Ayı ve Regaib Gecesi ile İlgili Hadis-i Şerifler:
• Allahü teâlâ, Receb ayında oruç tutanları mağfiret eder. [Gunye] • Receb-i şerifin bir gün başında, bir gün ortasında ve bir gün de sonunda oruç tutana, Receb’in hepsini tutmuş gibi sevap verilir. [Miftah-ül-cenne] • Ramazan ayı dışında Allah rızası için bir gün oruç tutan, iyi bir yarış atının bir asırda alacağı mesafe kadar Cehennemden uzaklaşır.) [Ebu Yala] • Şu beş gecede yapılan duâ geri çevrilmez. Regaib gecesi, Şabanın 15. gecesi, Cuma, Ramazan bayramı ve Kurban bayramı gecesi.) [İbn-i Asâkir] • “Receb-i Şerîf’in birinci gününde oruç tutmak üç senelik, ikinci günü oruçlu olmak iki senelik ve yine üçüncü günü oruçlu bulunmak bir senelik küçük günahlara kefaret olur. Bunlardan sonra her günü bir aylık küçük günahların af ve mağfiretine vesile olur.” buyuruyorlar. (Camiu-s sağir) • İbn-i Abbas -radiyallahu anh- Hazretleri: “Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Recep ayında bazen o kadar çok oruç tutardı ki, biz O’nu hiç iftar etmeyecek zannederdik. Bazen de o kadar çok iftar ederdi ki, biz O’nu hiç oruç tutmayacak zannederdik.” buyurmuştur. (Müslim) • Muhakkak zaman, Allah’ın yarattığı günkü şekliyle akıp gitmektedir. Yıl on iki aydır. Bunlardan dördü haram aylardır. Ve üçü ard arda gelmektedir. Zilkade, Zilhicce, Muharrem bir de Cemaziye’l-âhirle Şaban ayları arasında gelen Mudar kabilesinin ayı Recep ayıdır." (Buhârî, Tefsir, Sure, 8,9) • "Recep ayı Allah’ın ayı, Şaban benim ayım, Ramazan da ümmetimin ayıdır." (Aclûnî, Keşfu’l-Hafâ, 1/423) • Yine mübarek üç aylardan ilki olan Receb ayının önemi ve değeri hakkında Enes b. Malik ( r.a. )'dan şöyle rivayet edilir: Receb ayı girdiğinde Hz. Peygamber şöyle derdi: "Allahım! Recep ve Şaban'ı bize mübarek kıl ve bizi Ramazan'a ulaştır." (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/259) • Receb’in ilk cuma gecesini ihya edene, Allahü teâlâ, kabir azabı yapmaz. Duâlarını kabul eder. Yalnız, 7 kimsenin duasını kabul etmez: Faizci, Müslümanları aşağı gören, ana babasına eziyet eden, Müslüman olan ve dinin emirlerine uyan kocasını dinlemeyen kadın, çalgıcı, livata ve zina eden, beş vakit namazı kılmayan. [Bu günahlardan vazgeçmedikçe, duaları kabul olmaz.] [Saadet-i Ebediyye] • Receb büyük bir aydır. Allah bu ayda hasenatı kat kat eder. Receb ayında bir gün oruç tutana, bir yıl oruç tutmuş gibi sevaba kavuşur. 7 gün oruç tutana, Cehennem kapıları kapanır. 8 gün oruç tutana Cennetin 8 kapısı açılır. On gün oruç tutana, Allah istediğini verir. 15 gün oruç tutana, bir münadi, “Geçmiş günahların affoldu” der. Receb ayında Allahü teâlâ Nuh aleyhisselamı gemiye bindirdi ve o da, Receb ayını oruçlu geçirdi. Yanındakilere de oruç tutmalarını emretti. [Taberânî] • Kim Receb ayında, takva üzere bir gün oruç tutarsa, oruç tutulan günler dile gelip “Ya Rabbi onu mağfiret et” derler. [Ebû Muhammed] • Hz. Aişe ( r.a ) validemiz, “Resûlullah, pazartesi ve perşembe günleri oruç tutmaya çok önem verirdi.” buyuruyor. Çünkü Hadis-i Şerifte, “Ameller Allahü teâlâya pazartesi ve perşembe günleri arz edilir. Ben de amelimin oruçlu iken arz edilmesini istiyorum.” buyururdu. (Tirmizî) • Receb ayında yapılan dua kabul edilir, günahlar affedilir. Bu ayda günah işleyenin cezası da kat kat olur. Hz. Hüseyin ( r.a) anlatır: “Kâbe’yi tavaf ederken, yanık sesle Allahü teâlâya dua eden bir kimsenin sesini işittik. Babam bunu çağırmamı emretti. Güzel yüzlü, temiz bir kimseydi. Ancak sağ tarafı felç olmuş, kurumuş, hareketsiz idi. Ona, “Sen kimsin, durumun ne böyle?” dedim. O kimse dedi ki: “Adım Menazil... Ben çalgı çalmak, şarkı söylemekle şöhret salmış, Arabistan’ın ünlülerinden bir gençtim. Hep nefsin arzuları peşinde koştum. Receb ve Şaban aylarında bile, bu günahlara devam ederdim. Salih babam, beni bu günahlardan kurtarmaya çalıştı. Bana, “Allahü Teâlânın azabı şiddetlidir, bir anda kahredebilir. Kötü arkadaşlardan vazgeç, bu kötü işleri bırak! Melekler ve bu aylar senden şikâyet ediyorlar” dedi. Nasihate hiç tahammülüm yoktu. Babamın üzerine yürüyüp, döverek susturdum. Üzüntülü ve kırık kalble, “Bu aylarda oruç tutup, geceleri ibadet ediyorum. Beytullah’a gidip şerrinden korunmak için, Allahü teâlâdan yardım dileyeceğim” dedi. Bir hafta oruç tutup, Kâbe’ye giderek, “Ey Rabbim, mazlumların âhını yerde bırakmazsın. Bu ayda, bu mübarek yerlerde yapılan duaları red etmezsin. Hakkımı oğlumdan al, onu felç et!” diye dua etti. Henüz duası bitmeden sağ tarafım felç oldu. Beni gören, “Baba bedduasına uğramış kişi” derdi.” Hz. Hüseyin, “Baban bu hâline ne dedi?” buyurdu. O genç, “Babamdan özür diledim. Onun da babalık şefkati galip gelerek beni bağışladı. Beddua ettiği yerde, bu sefer şifa bulmam için hayır dua etmek üzere deve ile gelirken, devenin ürkmesi ile babam düşüp öldü. Şimdi çaresizim.” diyor. Hz. Ali bu felçli gence dua ediyor, Receb’de yaptığı bu dua bereketiyle de Hak teâlâ ona şifa ihsan ediyor.
Regaib Gecesi ile İlgili Risale-i Nur’da Geçen İfadeler:
Üstadımız! Nur talebelerinin okudukları bir eşi, bir benzeri daha dünyada olmayan "Cevşen-ül Kebir" isimli Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimiz Hazretlerinin duasını ve çok sevablı, çok nurlu, çok faziletli salavat-ı şerifelerinizi elde ettik, okumağa başladık. Sizin devam ettiğiniz bu pek kıymetdar, çok mübarek evradlar; bizim zikrimiz, bizim virdimiz oldu elhamdülillah! Fakat en ziyade Risaleleri okumağa gayret ediyoruz, ehemmiyet veriyoruz. Çünki Nur Risalelerini ne kadar sık sık okursak, bu dualardan daha ziyade feyz alıyoruz. Duaları, evradları mübarek gecelerde, hususan Leyle-i Regaib ve Leyle-i Mi'rac ve Leyle-i Berat, Leyle-i Kadir ve Cuma geceleri gibi vakitlerde okuyoruz. (Hanımlar Rehberi: 158)
“Evvelâ: Tekraren hem sizin Receb-i şerifinizi ve Leyle-i Regaib’inizi tebrik, hem Safranbolu’lu kardeşlerimizin tebriklerine mukabeleten şuhur-u selâselerini ve dört leyali-i mübarekelerini ve Nurlarla gayet ciddî alâkalarını tebrik ederiz." (Emirdağ L. - 1: 166)
Evvelâ: Seksen küsur sene bir ömr-ü manevîyi sizlere kazandıracak olan şuhur-u selâse-i mübarekeyi ve bilhassa bu geceki Leyle-i Regaib'i tebrik ediyoruz. (Kastamonu L.: 147)
“Evvelen: Seksen sene bir manevî ömr-ü bâki kazandıran şuhur-u selâsenizi ve mübarek kudsî gecelerinizi ve leyle-i regaibinizi ve leyle-i mi’racınızı ve leyle-i beratınızı ve leyle-i kadrinizi ruh u canımızla tebrik ve herbir Nurcunun manevî kazançları ve duaları umum kardeşleri hakkında makbuliyetini rahmet-i İlahiyeden rica ve hizmet-i Nuriyede muvaffakıyetinizi tebrik ederiz." (Emirdağ L.-2: 121)
Birinci Sualiniz: Mü'minin mü'mine en iyi duası nasıl olmalıdır? Elcevab: Esbab-ı kabul dairesinde olmalı. Çünki bazı şerait dâhilinde dua makbul olur. Şerait-i kabulün içtimaı nisbetinde makbuliyeti ziyadeleşir. Ezcümle: Dua edileceği vakit, istiğfar ile manevî temizlenmeli, sonra makbul bir dua olan salavat-ı şerifeyi şefaatçı gibi zikretmeli ve âhirde yine salavat getirmeli. Çünki iki makbul duanın ortasında bir dua makbul olur. Hem bi-zahr-il gayb yani "gıyaben ona dua etmek"; hem hadîste ve Kur'anda gelen me'sur dualarla dua etmek. Meselâ:
Allahumme inni es’elukel afve vel-afiyete livelehu fid-dini ved-dünya vel-ahiret Rebbenatina fid-dünya haseneten ve fil-ahireti haseneten ve gıne azabennar.
gibi câmi' dualarla dua etmek; hem hulûs ve huşu' ve huzur-u kalb ile dua etmek; hem namazın sonunda, bilhassa sabah namazından sonra; hem mevâki'-i mübarekede, hususan mescidlerde; hem Cum'ada, hususan saat-ı icabede; hem şuhur-u selâsede, hususan leyali-i meşhurede; hem ramazanda, hususan leyle-i kadirde dua etmek kabule karin olması rahmet-i İlahiyeden kaviyyen me'muldür. O makbul duanın ya aynen dünyada eseri görünür veyahut dua olunanın âhiretine ve hayat-ı ebediyesi cihetinde makbul olur. Demek aynı maksad yerine gelmezse, dua kabul olmadı denilmez; belki daha iyi bir surette kabul edilmiş denilir. (Mektubat)
Mübarek Kandil Gecelerini Nasıl Değerlendirmeliyiz?
1. Kur'an-ı Kerim okuyarak, 2. Peygamberimiz ( a.s.m)’ın mübarek duası olan Cevşen-ül Kebiri okuyarak, 3. Aile bireyleriyle birlikte günün mana ve ehemmiyeti hakkında sohbet ederek, 4. Allah rızası için namaz kılarak, 5. Hayatımızın geçmiş günleri ve yılları hakkında muhasebe yaparak, 6. Günahlarımızın bağışlanması için Allah'tan af dileyerek, 7. Sevgili Peygamberimize bol bol salât ve selâm okuyarak, 8. Dünya ve ahirete ait dileklerimiz için dua ederek, 9. Hastaları, yaşlıları ziyaret ederek; yoksulları, öksüz ve yetimleri sevindirerek, 10. Eş, dost ve yakınlarımızla tebrikleşerek, 11. Dargın ve küskünleri barıştırarak, değerlendirebiliriz
Regaib Gecesi Namazı Nasıl Kılınır?
Regâib Gecesi Namazı: Bu geceyi ibâdetle geçirmenin sevabı pek çoktur. Bu gecede kılınacak namaz 12 rek’attir. Bu namazın kılınışı şöyledir:
Her rek’atta fatihadan sonra üç kadir suresi ile 12 adette ihlas suresi okunur. Her iki rek’atta bir selam verilerek 12 rek’at tamamlanır. On ikinci rek’at kılınıp selam verildikten sonra yerinden kalkmadan yetmiş kere “ Allahumme salli ala Muhammedinin nebiyyil ummiyyi ve ala alihi” denilir. Sonra secdeye varılır. Secdede yetmiş kere “ subbuhun kuddusun Rabb-ul melaiketi verruhi” denir.
Sonra secdeden kalkılarak ettahiyyatta oturulur. Ve yetmiş kere “Rabbiğfir ve erham ve tecavez ta’lemü” dedikten sonra tekrar secde edilir. Secdede yetmiş kere “ subbuhun kuddusun Rabb-ul melaiketi verruhi” dedikten sonra, isteklerimizi alemlerin Rabbine arz edilir. ( İhya ulumuddin, Bedir yayınları, 1974, c:1, s:555)
Regâib namazını cemaatle kılmak bid'attir. Zaten terâvihten başka hiçbir nâfile namaz cemaatle kılınmaz.
DAVA YÜREK İSTER…
"Her bildiğini söyleme; ama her söylediğini iyi bil"
Cüneyd-i Bağdadi...

DAVA YÜREK İSTER…
Dava Bilal gibi kızgın kumlara ve taşlara rağmen Allah diyerek ölmektir. Dava Yusuf gibi imtihana göğüs germek... Köle olarak girdiği zindandan Peygamber gibi çıkmaktır Hamza gibi binlerce can feda etmektir Dava Halit Bin Ziyat gibi şehitlere karışmak Dava Ebu Bekir gibi sadakat ister Cenneti değil yalnız Allah 'ın rızasını diler Dava Sahabe açken karnına iki taş bağlayan Peygamberin davasıdır Dava atılan taşları tutup güller sunmaktır Dava düşman olarak girilen kapıdan dost çıkmaktır Dava bırakılan emaneti canı gibi korumaktır Dava Sümeyye'nin örtüsü için canını vermesi Allah 'a canlarla gitmesidir... Dava adaletin,sevginin,aşkın,dostluğun,sadakatin annesidir Dava yüz yaşında bile olsa Allah 'tan şehadeti dileyen Ebu Eyüp El-Ensari'nin mücadelesidir... Dava ezanlarda tek yürek olmak secdelerde Allah 'a varmaktır Zulme direnme,haklının yanında,haksızın karşısında olmaktır Dava bir yetim görüldü mü koruma ve okşama Resul'ün bile Bir yetim olduğunu unutmama davasıdır Bu dava gönül ister,çokluk değil ,birlik ister;bu dava yüreğiyle sevgiyle Devleşerek iman ister... Dava safını belirlemek ,imanını güçlendirmek Senin rızan için ben buradayım ya Rabbim diyebilmektir... Dava çakıl taşları kadar,denizler kadar çok günahı bile olsa Onu affederek bir Allah'a sahip olduğunu bilme davasıdır... Allah sabrımızı daim,azmimizi baki,davamızı mübarek kılsın Amin...

''ALLAH'ın hoşlanmadığı şeyleri yapıp duruken,
kendinin hoşuna giden şeyleri ALLAH'tan istemekten utan.'' Zunnun-u Mısrı
Ebu Cehil'lere dur deme... Zalimlere göğüs germe...
Alıntı
Aşkım miracım olsun Aşkıma şahit ol Allahım .....
Dünya müminin zindanıymış,
Bunaldım bu zindandan Allah’ım!
Yüreğimdeki sevgini öyle büyüt, öyle büyüt ki,
Yüreğim artık bu dünyaya sığmaz olsun..
Aşkım miracım olsun Allah’ım, Aşkım miracım olsun!
Kalbim bir Burağa dönüşsün ve beni alıp sana getirsin.
Yedi kat göğü aşkınla aşıp huzuruna varayım,
Huzurunda başımı secdeye koyayım,
sonsuza dek hep öyle kalayım yarab!
Öyleyken bir kere nazar et,
Bir kere “Kulum!” de, kendimden geçeyim yarab!..

Ey Azrail! Sen ne güzel bir meleksin!..
Beni vuslatıma erdirir misin?
Sevgili’ye götürür müsün beni?
Kurtarır mısın beni bu dünya zindanından?..
Ey bizleri yoktan aşkıyla vareden şanı yüce Allah’ım!
Beni aşkınla varettiğin gibi, aşkınla yaşat ve aşkınla yanına al!
Ya Fettah! Gönül kapılarımı sevgine aç!
Ya Latif! Bana sevgini, mağfiretini,
bana cennetini, cemalini lutfet!
Sevdiklerini sevmeyi nasip et Allah’ım!
Ya Vedud! Ey sevgiyi vareden, sevgiyle vareden!
Ey aşkı yaratan!
Aşkın kaynağı, Aşkın merkezi, Aşkın ve aşıkların kıblesi!
Ey en çok seven ve en çok sevilen,
Ve sevilmeye en çok layık olan Allah’ım!
Ey En Büyük Sevgili! Bana sevgini bahşet!.

Ya Veli! Dostların en iyisi, en yücesi,
Dostların en güzeli, en mükemmeli!
Ey en büyük dost!
Beni kendine, kendini bana dost kıl!
Ya Semi! Ey her şeyi duyan Allah’ım!
Sana söylediğim bu sevgi sözcüklerini duyuyorsun. Sen de sesini
bana duyur Allah’ım!.
Ne olur bana da söyle “Ey mutmain nefs! Razı olmuş ve razı
olunmuş olarak gel!” diye…
Ya Basir! Ey herşeyi gören Allah’ım!
Garipliğimi, aczimi,
kusurlarımı, günahlarımı görüyorsun yarab!
Huzurunda bükülen boynumu, secdeye varmış başımı,
Pişmanlıkla ve aşkınla döktüğüm gözyaşlarımı,
yüreğimdeki sevgini görüyorsun!
Sana layık olmasa da Allah’ım,
Ettiğim secdeler hakkı için,
Döktüğüm gözyaşları hakkı için,
Yüreğimdeki aşkın hakkı için beni bağışla ve cennetine al!
Al ki; senin beni gördüğün gibi, ben de seni göreyim,
Cennetinde cemalini seyredeyim,
Cemalinle kendimden geçeyim yarab!
Ya Hay, Ya Muhyi! Alem seninle hayat bulur.
Seni bilmeyenler, seni sevmeyenler birer ölüdür.
Aşkından mahrum edip de beni öldürme!
Bana aşkınla hayat ver yarab!
Ya Hak! Ezelden ebede varolan tek gerçek sensin Allah’ım!
Beni bu yalan dünyadan kurtar!
Beni sevgi ülkesine, mutluluk ülkesine, beni cennetine al yarab!
Ya Vekil! Dua, secde ve gözyaşıyla sana yöneldim,
Sana tevekkül ettim, Sana güvendim! Vekilim yalnızca sensin! Sen
ne güzel bir vekilsin yarab!
Sen bana yetersin, aşkın bana yeter yarab!
Ya Zahir! Ey varlığı apaçık deliller ile aşikar olan Allah’ım!
Alemdeki her zerre seni haykırıyor!
Ruhum varlığını, yüreğim aşkını haykırıyor Allah’ım!
 Ya Batın! Ey varlığı gözle görülemeyecek gizli hazine!
Nuru binlerce perdenin ardından bile yakıp kavuran,
Bu fani gözlerin görmeye dayanamayacağı güzellikte olan Allah’ım!
Zahirimi de, batınımı da nurunla nurlandır,
aşkınla güzelleştir yarab!
Ya Vahid! Şirke düşmeme izin verme!
Yüreğime sevmediklerinin sevgisini yerleştirme!
Ya Hamid! Ey övülmeye layık olan Allah’ım!
Seni hakkıyla övmekten acizim,
Kelimeler yetersiz kalıyor seni övmeye!
Yüreğim sevginin diliyle övüyor seni yarab!
Ya Şehid!
İlim ve kudretiyle ezelden ebede herşeye şahid olan Allah’ım!
.
Aşkıma şahit ol!
Aşkıma şahit ol!
 Yüreğimdeki sevginle şehid olarak ruhumu al,
Huzuruna senin için dökülen kanlarımla geleyim yarab!
Ya Hakim! Ey herşeye hükmeden Allahım! Kalbime hükmet!
Ey hakla batılın arasını ayıran!
Benimle yalan dünyanın arasını ayır!
Ey hüküm ve hikmet sahibi,
hükmüne herkesin boyun eğdiği Mevlam!
Yüreğimdeki sevginle sana boyun eğiyorum,
teslimiyetimi kabul et!
Ya Alim! Ey herşeyi bilen Allah’ım! Bana kendini bildir!
Seni sevdiğimi biliyorsun, bana da beni sevdiğini bildir yarab!
Ya Melik! Ey herşeyin sahibi olan Allah’ım!
Bedenimin, ruhumun, yüreğimin sahibi olan Allah’ım!
Ey sevgimin sahibi olan Mevla’m! Beni sevginin sahibi kıl!
Ya Kerim! Ey keremi bol olan
ve karşılık beklemeden ihsanda bulunan Allah’ım!
Sevginin sağnak yağmurları altında sırılsıklam ıslat beni!.
Ya Selam! Ey kullarını kurtuluşa erdiren Allah’ım!
Selamın ve sevgin her an üzerime olsun!
Sevginle, selamınla kurtuluşa erdir beni!
Ya Rezzak! Ey herşeye rızkını veren Allah’ım!
Ruhumun, yüreğimin rızkı aşkındır! Aşkınla rızıklandır beni!
Ya Hafiz! Ey her şeyi koruyan Allah’ım!
Beni; yüreğimdeki aşkının düşmanı olan şeytandan
ve onun yoldaşlarından koru!
Ey hiçbir şeyi unutmayan Mevla!
Seni unutan, senin de unuttuğun kullarından eyleme beni!
Ya Tevvab! Ey tövbeleri kabul eden!
Yapmış olduğum tövbeleri kabul et!
Bir daha yapmamak için bana güç ver!
Ya Rahman, Ya Rahim, Ya Gaffar!
Ey affetmeyi seven Allah’ım!
Ne olur, ne olur affet beni!..
Sevgimin hatrına bağışla beni yarab!
Ya Kahhar! Ey kahredici Allah’ım!
Sevginden mahrum ederek kahretme beni!
Ya Aziz! Beni sevginden yoksun bırakıp da zillete düşürme!
Sevginle aziz kıl beni!
Ya Meyyit! Ey öldüren Allah’ım! Aşkınla öldür beni!
Ya Bais! Ey dirilten Mevlam! Aşkınla dirilt beni!
Ya Hasib! Ey kullarını hesaba çekici olan Allah’ım!
Aşkınla hesaba çek beni!
Ya Kadir! Ey kuvvet ve kudret sahibi!
Bana emanetini ve sevgini taşıyabilme gücü ver!
Ey herşeyi kendine boyun eğdiren!
Kudretinin karşısında boyun büktüm, acizim.
Ben sensiz ben bir hiçim, aşkınla varet beni yarab!
Ya Samed! Ey kimseye muhtaç olmayan, her şeyin kendisine muhtaç
olduğu Rabbim!
Sana muhtacım! Nuruna muhtacım! Aşkına muhtacım!
Beni senden ayırma! Beni Aşkından ayırma!
Ya Rafi! Ey hak edenleri yücelten Allah’ım!
Aşkınla kendine yücelt beni!
Ya Hadi! Ey hidayete, doğru yola erdiren Allah’ım!
Yoluna erdir beni! Aşkına erdir yüreğimi!
Ya Gani, Ya Muğni! Ey zengin olan, zengin eden Allah’ım!
Asıl zenginlik sevgine sahip olmaktır! Sevginin zengini kıl beni!
Aşkının zengini kıl beni!
Ya Nur! Alemleri ve gönülleri aydınlatan,
nur üstüne nur olan Allah’ım!
Nurunla nurlandır yüzümü,
Nurunla nurlandır bedenimi,
Nurunla nurlandır yüreğimi…
Ya Sultan! Kendine esir et beni!
Ya Canan! Kendine meftun et beni!
Ya Allah!
Ya Allah!
Ya Allah!
Ey En Büyük Sevgili!
Ben seni çok seviyorum yarabbi, ne olur sen de sev beni!
Varsın hiç kimse bilmesin beni,
Varsın hiç kimse sevmesin beni,
Yeter ki sen sev beni Allah’ım, yeter ki sen sev beni!….
İlan-ı Aşk
İNSAN RABBİNİ TANIDIĞI KADAR İNSANDIR!!!
Arayan belasını da, Mevlasını da bulur derler. Aramak, ihlasla istemek, buna kavuşmak için azimle çalışmak demektir. Bir şeyi iyi yapmak, onu çok ve devamlı yapmakla mümkündür. İnsan zamanla o işin ustası olur. Allah yolunda azimle çalışan da Allahü teâlânın rızasına kavuşur. İnsan sevdiğini çok anar. Çok anınca ikisi arasında bilmediğimiz bir şekilde muhabbet hasıl olur. Onun için neyi aradığımıza, neyi çok andığımıza dikkat etmeli.
Delikanlının biri, ilk görüşte bir kıza âşık olmuş, kızın haberi yok. Kızın evini öğrenir, gider babasına kızıyla evlenmek istediğini söyler. Bunu ne kız tanır, ne annesi tanır ne de babası. Dolayısıyla adam kovar bunu.
Delikanlı da o bölgede olan evliya bir zata gitmiş, durumu anlatmış:
- Ben o kıza ilk görüşte aşık oldum, gittim istedim, beni kovdular. Ne olur bu işe bir çare bulun, beni o kızla evlendirin.
- Dediklerimi yaparsan, bu çok kolay.
- Efendim ne isterseniz yaparım, yeter ki o kızla evleneyim.
- Kızın adı ne?
- Leyla.
Bunun üzerine, o mübarek zat, genci bir odaya kapatır. Ona der ki:
- Burada Leyla Leyla diye bağır. Namaz, abdest, yemek haricinde bu odadan çıkma ve devamlı Leyla Leyla diye bağır; sevgi ve talebinde samimi isen merak etme Leyla’ya kavuşursun.
Aşık genç, inanamamış ama; başka çare olmadığı için bağırmaya devam etmiş.
Üçüncü gün genç bir kız dergaha gelir. Hoca efendiyle görüşmek istediğini söyler ve der ki:
- Efendim üç gün önce bize bir genç geldi, beni çok sevmiş, evlenmek istiyordu. Bunu hiç tanımıyorduk, ben de dahil olmak üzere ailece onu kovduk gitti. Sonra ne olduysa yavaş yavaş o gence kalbim meyletmeye başladı, derken ben de ona aşık oldum. Ben de şimdi onunla evlenmek istiyorum ama kimdir, nerdedir, hiç tanımıyoruz. Onu bulmanız için, yardım etmeniz için geldim.
Bunun üzerine mübarek zat, gencin bulunduğu odanın kapısını açar, al sana Leyla der.
Delikanlı, bakar ki gerçekten Leyla gelmiş. Demek ki başka şey isteseydim ona da kavuşacaktım diyerek, Leyla'dan vazgeçip hocanın talebesi olur.
Alıntı
Bir kadın, kapıdan dışarı çıktığında, bembeyaz sakallı üç ihtiyarın kendi evinin önünde oturduklarını görür.'Ben sizi hiç tanımıyorum, der... Ama aç ve susuz olmalısınız... Lütfen içeriye gelin de sizlere bir şeyler ikram edeyim...' 'Evin erkeği içerde mi?' Diye sorar adamlar. 'Hayır, der kadın. Şu an evin dışında.' 'O evde olmadığı sürece bizim bu eve girmemiz mümkün değil...' diye cevap verirler. Akşam olup kocası eve döndüğünde kadın olanları anlatır. 'Peki, onlara söyleyebilir misin, der adam. Ben evdeyim artık, bu eve gelebilirler...' Kadın dışarı çıkıp bu kişileri içeri davet eder. Ama bu defa da; 'Hepimiz aynı anda içeri girmeyiz' der yaşlı adamlar. ..... Kadın öğrenmek ister; 'Niye giremezsiniz?..' İhtiyarlardan biri açıklar: 'Onun adı ZENGİN, der bir arkadaşını göstererek. Diğeri BAŞARI... Ben ise SEVGİ...' *** Sonra ekler; 'Şimdi içeri gir ve kocanla konuş. Hangimizi evinizde istersiniz?..' ..... Kadın içeri girip söylenenleri kocasına anlatır. Adam duyduklarıyla neşelenerek; 'Ne güzel, der. Madem öyle, Zengin’i içeri çağıralım ve evimizi zenginlikle doldursun...' Karısı itiraz eder; 'Canım, niçin Başarı’yı çağırmıyoruz?' Bu sırada, evin diğer köşesinde bulunan gelinleri konuştuklarını duyar. Koşarak gelir ve kendi fikrini söyler; 'Sevgi’yi çağırsak daha iyi olmaz mı? Evimiz sevgiyle dolar!..'
*** 'Gelinimizin teklifini dikkate alalım, der adam karısına... Dışarı çık ve bizim misafirimiz olması için Sevgi’yi davet et.'..... Kadın dışarı çıkar ve yaşlı adamlara sorar; 'Hanginiz Sevgi idi? Lütfen içeri gel ve misafirimiz ol...' Sevgi ayağa kalkar ve eve doğru yürümeye başlar. Fakat diğer iki yaşlı adam da onu takip ederler.. Kadın şaşırmış bir halde Zengin ve Başarı’ya sorar; 'Ben sadece Sevgi’yi davet ettim, siz niye geliyorsunuz?' Zengin ve Başarı bir ağızdan cevap verirler: 'Eğer Zengin’i ya da Başarı’yı davet etmiş olsaydın diğer ikisi dışarıda kalırdı. Ama sen Sevgi’yi davet ettin... O nereye giderse biz de ardından oraya gideriz. Çünkü nerede Sevgi varsa, orada Başarı ve Zenginlik de vardır!..'

Dünya imtihanında içine düştüğümüz karanlıktan çıkış için tek bir yol var. Davetin, çağrının geldiği yöne dönmek ve nefsin, şeytanın hilelerine kulak asmadan yürümek... İşte bu yürüyüş tevbedir ve sonu aydınlığa çıkıştır.
İnsan, günah, hata, suç ve başkaldırıyla dolu dünyanın zulmetli atmosferinde gününü gün etmeye çalışıyor. Yüce Yaratıcısı onu kulluk göreviyle yeryüzüne göndermişken, o tam bir gaflet ve zavallılıkla Yaratıcısı’na itaati bir türlü beceremiyor. Yaptığı çoğu şey de kusurlu.
Gafletine gaflet katan günahlardan her tattığında, hakkı gören gözü daha bir körleşip, nazargâh-ı ilâhi olan kalbi daha bir kararıyor. Bu nedenle arınıp temizlenmeye muhtaçtır insan. Tıpkı kirli bir elbisenin temizlenmesi gibi... Peki nedir onu temizleyip ak-pak edecek olan? Elbette ki tevbe...
Yeniden doğmuş gibi
Günahlarla kirlenen insanoğlunun tek kurtuluş ümididir zira tevbe. Nitekim Hak Tealâ Hazretleri bu gerçeğe şöyle işaret buyurur: “Ey iman edenler! Hep birden Allah’a tevbe ediniz ki kurtuluşa eresiniz.” (Nur, 31)
Günahına tevbe eden kişi, Efendimiz s.a.v.’in ifadesiyle “günahsız kimse gibidir”. Yani tertemizdir.
Bu müthiş iksirden yudumlayan her kişi taze bir can bularak yeniden dirilir. Allah’la arasında engel olan perdeler bir bir açılır. Böylece ölen kalp, körelen göz, duymayan kulak yeniden çalışmaya ba?lar. Anlayışı keskinleşir insanın, muhabbeti artar. Yeni bir soluk gelir kulluğuna...
Tevbe, imana özgü hallerin ilki, Hak yolculuğunun başlangıç noktası, vuslat kapısının anahtarıdır. Kulun hatasını anlayıp, günahlarına pişmanlıkla Allah’a yönelmesinden daha kıymetli bir şey yoktur.
Nasıl bir tevbe?
Sözlük anlamı itibariyle “bir şeyden geri dönmek” manasına gelen tevbe, dinî terim olarak “günahtan pişmanlık duyup vazgeçmek” demektir.
Vicdanen çirkin bulduğu için değil de bedenine, malına, makam ve haysiyetine zarar vereceği endi?esiyle günah ve kabahatten vazgeçmek tevbe değildir. Asıl tevbe, dünyevî menfaatlerine ters olsa bile, sırf Allah Tealâ’nın rızası için günahı çirkin görüp tiksinti duyarak ondan vazgeçmektir.
Tevbeden maksat, sıfat-ı zemimeyi, yani nefsin kötü sıfatlarını iyiye döndürmektir. Bir başka ifadeyle; nefsin sıfatlarından en aşağı derecede yer alan ve sürekli kötülük yapmayı emreden nefsi, itminana ermiş, kulluğunu hakkıyla bilen nefse çevirerek, Allah Tealâ’nın “İrci’î (dön)” hitabına kabiliyet kazandırmaktır.
Nasuh tevbesi
Cenab-ı Hak bizden alelâde bir tevbe istemiyor. Bir kere yapılacak tevbenin “nasuh tevbesi” olması ?art. Nitekim Cenab-ı Hak bir ayet-i celilede: “Ey iman edenler, Allah’a nasuh tevbesi ile tevbe edin!” (Tahrim, 8) buyurmaktadır.
O tevbe ki samimiyet ve sadakat ifade eder. Adam gibi tevbe yani... Ve bu tevbenin yerine getirilmesi gereken bir takım şartları var.
Evvela kişi, günahın zararlı bir şey olduğunu, Allah ile arasına perdeler çektiğini aklının bir kenarına yazacak. Sonra, geçmişte yapılan günah ve hatalara samimiyetle –onların vicdana yaşattığı iç sancısını kalpte hissederek- pişmanlık duyacak. Zira Allah Rasulü s.a.v.’in bildirdiğine göre, “Pişmanlık tevbedir.” (İbni Hibban, Hâkim)
Tevbenin bir diğer şartı, kötü alışkanlıkların yanı sıra kötü arkadaş ve dostları da terk etmektir. Zira onlarla arkadaşlığa devam edildiği takdirde kendilerinden eninde sonunda etkilenilir. Tıpkı gün boyu kahvehaneye girip çıkan birinin sigara dumanı kokması gibi. Bu nedenle Sevgili Peygamberimiz s.a.v., “Kişi dostunun (arkadaşının) dini üzeredir. Sizden biri kiminle dostluk kurduğuna baksın (dikkat etsin!).” (Ahmed b. Hanbel) buyurmaktadır.
Zünnûn el-Mısrî ?öyle der: “Tevbe, geçmiş günahlardan dolayı sürekli pişmanlık duymak, bir daha günaha dü?mekten korkmak, kötü dostları terk etmek, cennetliklerle birlikte olmaktır.”
Öte yandan hak sahiplerine haklarını ödeyip, kendileriyle helalle?mek gerekir. Yapılacak iyilikler, yaptığımız haksızlıkları temizleyecektir.
Allah Tealâ’nın üzerimizdeki haklarını ise, aslında ödemek asla mümkün değilken, O bize lutfederek bir kısmını yalnızca tevbeyle, bir kısmını da tevbe ile birlikte kaza ve kefaretle ödenir şekle sokmuştur. Örneğin namaz ve orucun terkinden dolayı kaza gerekirken, yemini bozmaktan dolayı kefaret gerekmektedir.
Bir daha yapmamak
Tevbenin en önemli şartı ise, yapılan tevbenin üzerinde durmak, yani Allah’a verilen “bir daha yapmayacağım” sözünde azim ve kararlılık göstermektir.
Eğer tevbe ederken aklımızın bir kenarında günah ve hatalarımızı tekrarlamaya dair bir düşünce yatıyorsa, o tevbe reddedilir. Yani samimi (nasuh) tevbe olmaz.
Sahabilerden Muaz b. Cebel r.a. bir gün sorar:
- Ya Rasulullah! Nasuh tevbesi nedir?
Rasulullah s.a.v. şöyle buyurur:
- Kulun, yapmış olduğu günaha öyle pişmanlık duyması ve Allah’tan öyle özür dilemesidir ki, sütün memeye dönmediği gibi, bir daha günaha dönemez.
Zerr İbni Hudeyc r.a. demiştir ki, Ubey İbni Ka’b’a sordum:
- Nasuh tevbesi nedir? Dedi ki:
- Bu konuyu Rasulullah s.a.v. Efendimiz’e sordum. Buyurdular ki: “Günah işlediğin zaman çok pişman olman ve o pişmanlıkla beraber Allah’tan mağfiret dileyip bir daha o günahı ebediyen işlememendir.”
Bu arada şunu da hatırlayalım ki, Sevgili Peygamberimiz s.a.v. bir peygamber olduğu halde günde yetmiş veya yüz defa tevbe ettiği rivayet edilmiştir. O günah işlemez iken böyle yapıyorsa, bizim tevbe-istiğfara ne denli ihtiyacımız olduğu daha bir açıklıkla görünüyor.
Temizlenip arınmak, Hakk’a ve hakikate dönmek için hep birlikte tevbeye sarılmalıyız; samimiyet, sadakat, yakarış ve gözyaşıyla...
Ne mutlu kendini arındıran kullara. Onlar ki; “Kendini arıtan saadete ermiştir.” (Şems, 9) hitabının muhataplarıdırlar.
BİR MÜDDET ZEYTİN YİYECEĞİZ, SONRA...
Kendisini karşılayan sekretere; Nazif Beyle görüşmek istediğini söyledi.
Bunun üzerine sekreter birden ciddileşti: "Nazif Bey mi?"dedi.
"Evet, Nazif Bey!" diye cevap alınca, hüzünlü bir ses tonuyla
"Nazif Bey sizlere ömür efendim, onu kaybedeli dört yıl oldu." dedi.
Hiç beklemediği bu haberle bir acı saplandı yüreğine. "Ya, öyle mi...?"diyebildi sadece.
Hicranlı bir suskunlukla bir müddet öylece kalakaldı. Gözlerine hücum eden yaşlar yanaklarından süzülüp göğsüne damladı. Kendisini Toparlayıp "Onun
adına görüşebileceğim bir yakını var mı acaba?" diye sordu.
"Evetvar, oğlu Selim Bey....".Titrek bir sesle "Öyleyse Selim Beyle görüşebilir miyim?" dedi.
Görevli hanım,insanda saygı uyandıran bu kibar beyefendiye,
"Selim Bey oldukça meşgul bir insan, randevusuz görüşmek pek mümkün olmuyor; ama ben yine de kendisine bir haber vereyim.
" Dedi ve telefona yöneldi.. Sonra "Kim diyelim efendim?" diye sordu.
"Kendimi ona ben tanıtmak istiyorum kızım." cevabı üzerine sekreter dahili telefonu çevirdi.
Daha sonra mütebbessim bir çehreyle, "Selim Bey sizinle görüşmeyi kabul etti, lütfen beni takip edin."
dedi. Beraber merdivenden çıktılar.İnce bir zevkle döşenmiş geniş bir salondan geçip büyük bir kapının önünde durdular, sekreter kapıyı açarak, 'Buyurun!' dedi.
O da içeri girdi. Kendisini ayakta bekleyen vakur ve mütebbessim gence doğru
hızlı adımlarla yürüdü, elini uzatarak, "Merhaba, ben Prof. Dr. Mehmet
Baydemir."dedi.
"Bendeniz de Selim Cebeci... Lütfen buyurun, oturun." dedi, genç iş adamı.
Mehmet Bey, kendisine gösterilen yere oturur oturmaz:
"Yirmi üç yıl, tam yirmi üç yıl... Vaktiyle bana burs verip okumama vesile olan insanın elini öpmek için bu ânı bekledim." dedi ve dudakları titredi,gözleri doldu.
"Ama o büyük insanın elini öpmek nasip değilmiş, bunun için ne kadar üzgünüm anlatamam."
Yaşarmış gözlerini kuruladıktan sonra Selim Beye döndü: "Fakat en azından o büyük insanın mahdumunun elini sıkmaktanda bahtiyarım." Misafirin bu sözleri üzerine Selim Bey yerinden fırladı, kulaklarına inanamıyordu. Kelimelerinin her biri birer hayret nidâsı gibi dizildi cümlelerine: "Mehmet Baydemir demiştiniz değil mi, Tosyalı Mehmet Baydemir mi?" Profesör, delikanlının bu heyecanlı haline bir anlam veremeyerek başıyla "Evet" dedi. Bunun üzerine Selim Beyin gözleri sevinçle parladı.
"Babamla sizi uzun yıllar aradık; ama bulamadık." dedi.
Profesörün yanına gelerek iki eliyle elini tuttu, candan bir dost gibi sıktı
ve "Sizi karşıma Allah çıkardı." dedi.
Bu sözler profesörü çok şaşırtmıştı "Uzun yıllar beni mi aradınız? Peki ama neden?" dedi.
Selim Bey gülen gözlerle profesöre bakarak
"Bizdeki emanetinizi vermek için..." deyince, profesörün şaşkınlığı iyiden iyiye arttı.
"Emanet mi?" dedi.
Selim Bey cevap vermeden yerine geçip telefonu çevirdi.
Karşısındakine "Gelebilir misiniz?" deyip telefonu kapattı. Mehmet Bey, Şaşkın gözlerle Selim Beye bakarken kapı çalındı, odaya iyi giyimli bir bey girdi.
Selim Bey ona yanına gelmesini işaret etti, sonra kulağına bir Şeyler fısıldadı. Gelen kişi bir şey söylemeden geldiği kapıya yöneldi. O çıkarken Selim Bey, misafiriyle tatlı
bir sohbete başladı.Sohbetleri koyulaştıkça, çehrelerindeki şaşkınlık, yerini birbirlerine Hasret kırk yıllık ahbapların yeniden buluşmalarındaki sevinç, samimiyet ve güvene bırakmıştı. Mehmet Bey yurt dışındaki tahsilinden, araştırmalarından ve yirmi üç yıl boyunca her yıl büyüyen memleket hasretinden bahsetti. Sonra Nazif Beyin
duvardaki portresini göstererek, "Bu günlerimi şu büyük insana borçluyum." dedi. "Bana yalnızca maddî destek vermedi, mânen de beni hiç yalnız bırakmadı.
Yurt dışında tahsil görürken yanlışa her yeltendiğimde hayalen Yanımda hazır oldu. 'Sana bunun için burs vermedim.'
Diyerek bana istikamet verdi. Ona her namazımda dua ediyorum."
dedi ve gözlerini Nazif Beyin duvardaki fotoğrafına mıhladı. Sonra gözleri portrenin altındaki ilk anda mânâ veremediği diğer tabloya kaydı.
Son derece şık bir çerçevenin içinde, bazı yerleri yamalı ve tamir görmüş oldukça eski bir çift çorap duruyordu.
Biraz daha dikkatli baktığında çerçevede bazı cümlelerin de sıralandığını fark etti: "Bir müddet zeytin yiyeceğiz, sonra..."
Selim Bey, kendisine bir soru sorduğu için başını ona çevirdi; fakat aklı tabloda kalmıştı.
Selim Beye cevap verirken tabloya bir daha baktı. İkinci cümle de birinci cümle gibi üç nokta ile bitiyordu:
"Bir müddet sabredeceğiz, sonra..."
İyice meraklanmıştı. Bu ilk görüşmeleri olmasaydı, yanına Gidip Tabloyu iyice inceleyecekti; fakat bu uygun düşmez, düşüncesiyle Yalnızca sohbet arasında göz ucuyla merakını gidermeye çalışıyordu.
Ancak her seferinde biraz daha artan bir merakın içinde kalıyordu. Üçüncü cümlede: "Bir müddet yürüyeceğiz, sonra..." diye yazıyor ve altta böyle birkaç cümle daha sıralanıyordu. Artık aklı hep tablodaydı. Sonunda dayanamayıp,
"Selim Bey merakımı mazur görün. Şu tabloya bir mânâ veremedim." Dedi.
Selim Bey kendisine has bir gülüş ile misafirine baktı, derin Bir nefes alarak
"Malumunuz, babam varlıklı bir insandı. Oldukça iyi bir Hayatımız vardı. Sonra ne olduysa her şeyimizi kaybettik. O zenginlikten geriye hiçbir şey kalmadı. Köşkümüzdeki hizmetçiler de gitti. Yemekleri artık annem yapıyordu.
Hatırlıyorum da bir sabah, kahvaltıya sadece zeytin koyabilmişti.
O zengin kahvaltılarımıza bedel, yalnızca zeytin...
Şaşkınlık içinde, 'Başka bir şey yok mu?' diye sormuştum. Bu soru karşısında annemin hüngür hüngür ağlayışı gözümün önünden hiç gitmiyor.
Annemin ağlayışına mukabil babam: 'Bir müddet zeytin yiyeceğiz, sonra...'
dedi ve durdu, güçlü bakışlarını üzerimizde ezdirdi,'Alışacağı z.'dedi.
Ve iştahla bir zeytin alıp ağzına attı. Birkaç gün sonra haciz
memurları gelip köşkümüzü de elimizden aldılar. Kenar bir mahallede küçük, eski bir eve taşındık. Doğru dürüst bir eşyamız da kalmamıştı.
Annem bezgin bir sesle: 'Bu evde hiçbir şey yok! Burada nasıl yaşayacağız.' Diye haykırdı.Bunun üzerine babam:
'Bir müddet sabredeceğiz, sonra alışacağız.' dedi
Gittiğim özel okuldan ayrılmış, bir devlet okuluna yazılmıştım. Sabahleyin okula servisle gitmeyi umarken, babam elimden tuttu, 'Bu ilk günün, okula beraber gideceğiz.' dedi.Yürümeye başladık.
Okul oldukça uzak gelmişti bana, yorulup geride kaldığımı hatırlıyorum.
Babam kim bilir hangi düşüncelere dalmıştı. Geride kaldığımı fark etmemişti. Biraz sonra fark edince bana döndü.
İsyan dolu bakışlarımı yüzünde gezdirdim. Bir an bana ızdırapla
baktıktan sonra, yanıma geldi.
Bir şey söylemesine fırsat vermeden, kızgın aynı zamanda nazlı bir tavırla, 'Yoruldum.' dedim.
Babam oldukça sakin bir şekilde: 'Bir müddet yürüyeceğiz,sonra alışacağız.' dedi. Babam her sabah erkenden çıkıyor, geç saatlerde ancak dönüyordu. Döndüğünde ise küçük odaya çekiliyor, bazen saatlerce orada kalıyordu. Çoğu zaman buradan gözyaşları içerisinde çıktığını görüyordum. Bir gün,
merakıma yenilip babamın küçük odasına girdim. Yerde bir seccade, seccadenin üzerinde de bir tespih vardı. Duvarda ise Arapça bir ibarenin altında şu yazı vardı: 'Allah borcunu ödeme niyetinde olanın kefilidir.'
Babamın dediği gibi oldu, zor da olsa zamanla alıştık. Bu hal birkaç yıl sürdü.
Bir gün babam eve çok farklı bir yüz ifadesiyle geldi.
Ağlamaklı bir yüz ifadesi vardı. Her birimize bir paket getirmişti.
Köşkten ayrıldığımız günden beri ilk defa paketlerle eve geliyordu. Bizi bir araya topladı.
'Bugün, benim için ne mânâya geliyor biliyormusunuz? ' dedi,
kelimeleri boğazına düğümlendi,
gözlerine yaşlar hücum etti. Sözlerini kesmek zorunda kaldı. Her birimize hediyelerimizi teker teker verdi ve bizi ayrı ayrı kucaklayıp yanaklarımızdan öptü, kendisi de bir koltuğa oturdu.
Cebinden gazeteye sarılı bir şey çıkardı. O sırada da ağlıyordu.
Hepimiz şaşkınlık içinde babama bakıyorduk.
Gazeteyi açtı, içinden bir çift yeni çorap çıkardı.
Bu gözyaşlarıyla, bir çift çorabın alâkasını kurmaya çalışırken
babam, beklemediğimiz bir şey yaptı.
Çorabı burnuna götürdü, kokladı, kokladı. Arkasından hıçkırarak
ağlamaya başladı.
Hepimiz şok olmuştuk, tek kelime bile söylemeden bekledik.
Babam nihayet kendisini topladı ve 'Bir zaman önce, büyük bir
borcun altına girmiştim.
Borcumu ödeme niyetiyle yeniden çalışmaya başladığım zaman kendi
kendime 'bütün kazancım, borçlarımı ödeyinceye kadar alacaklılarımın hakkıdır. Onların hakkını
vermeden ayağıma bir çorap almak bile bana haram olsun.' demiştim. Bugün ise, Allah'ın yardımıyla, borcumu bitirdim.
Artık kimseye tek kuruş borcum kalmadı." dedi. Sonra gözyaşları içinde
ayağındaki çorapları çıkarıp yeni çoraplarını giydi. Ben de o eski çorapları hem aziz bir baba yadigârı, hem de bir ibret nişanesi olarak sakladım. Bu çoraplar her gün bana: 'Paralarını ödeyinceye kadar bütün kazancım alacaklılarının hakkıdır.' diyor".
Selim Beyin bakışları bilinmez âlemlere dalarken o, nemlenen
gözlerini kuruladı, sonra dönüp duvardaki siyah-beyaz fotografa hayran hayra baktı.
"Babanız sandığımdan da büyükmüş Selim Bey. Ben olsaydım
öyle müreffeh bir hayattan sonra anlattığınız gibi bir darlıkta, herhalde çıldırırdım."
Selim Beye döndü ve
"Siz ne yapardınız?" diye sordu.
Selim Bey kendisine has tebessümü ile: "Bir müddet zeytin yerdim, sonra..."dedi ve gülümsedi.
O sırada kapı çalındı, biraz önceki beyefendi elinde bir Kutuyla
içeriye girdi. Kutuyu Selim Beyin masasına bırakıp çıktı.
Selim Bey yerinden kalkıp kutuyu alarak Mehmet Beye uzattı.
'Buyurun, yıllarca size vermek istediğimiz emanetiniz.' dedi. Mehmet Bey
bilinmez duygular içerisinde kutuyu açtı. İçinden kadife bir kese çıktı. Keseyi
açıp içini kutuya boşalttığında merakı iyiden iyiye arttı.
Keseden birkaç tane cumhuriyet altını ile bir not çıkmıştı.
Mehmet Bey hassasiyetle katlanmış kâğıdı açıp okumaya başladı.
Sevgili Mehmet Bey oğlum,
Bazen istediğimizi yaparız, çoğu zaman da mecbur olduğumuzu...
Tahsil hayatınız boyunca size burs vermeyi taahhüt etmiştim.
Ancak eğitiminizin son altı ayında size burs verme imkânını
bulamadım. Bir müddet sonra imkânlarıma yeniden kavuştum;
lâkin bu sefer de size ulaşamadım. Dolayısıyla size borçlandım ve
borçlu kaldım. Eğer böyle bir borcu gözyaşı ve ızdırapla ödemek mümkün
olsaydı,ben bu borcu fazlasıyla ödemiş olurdum.
Zira sevgili oğlum, bu altı aylık zaman diliminde
bursunu verememenin ızdırabıyla kaç gece ağladım.
Her neyse, bursunuzu tarihlerindeki değeriyle altına çevirdim. Bu
altınlar sizindir.
Bunlar elinize ulaştığında, borçlarımın tamamını ödemiş olacağım.
Sevgilerimle, Nazif Cebeci.
Mehmet Bey neye uğradığını şaşırmıştı.
Bu büyük insanın yüceliği karşısında bir çocuk gibi yalnızca ağlıyor, ağlıyordu.
Selim Bey de bir hayli duygulanmıştı. Onun da yanaklarından yaşlar süzülüyordu.
Bir ara yaşlı gözlerle babasının siyah-beyaz portresine baktı.
Kendisine yıllarca hüzünle bakan gözleri, bu sefer sevinçle bakıyor gibiydi.
Alıntı
“Allah’ım, beni bana bırakma,Adını dilimden uzak tutma,”...
ALLAH'IM BENİ BANA BIRAKMA!
 
Gün, nasıl başlarsa öyle gidermiş. Ruhumuzda uyuyan nice güzellikler gizli. Hepsi de uyandırılmayı bekliyor. Bunun için güneşin doğması, saatlerin çalması yetmiyor. Bu güzellikleri uyandırmaya, bazen hiçbir şey yetmiyor. Şükür ki, yarınlara dair emellerimiz yine de bitmiyor, tükenmiyor. Onlar da olmasa ne yapardık, nasıl yaşardık? Allah’tan ki, bu ümit bazen bir söz, bazen de bir dua olup, içimize akıyor, ruhumuzu uyandırıyor. O anlardan birini bugün yaşadım. “Allah’ım, beni bana bırakma
Adını dilimden uzak tutma,”
Diye diye, güne Allah ile, bu dualı sözle başladım.
İçimin güneşi doğmuştu artık. Açıldıkça açıldı, ruhu kat kat saran perdeler. Ve ardından Hira’nın sorusu geldi:
“Ömür nedir?” diye soruyordu.
“Ömür, bu gündür,” dedim.
Hira, bu defa, “gün nedir?” dedi.
“Gün mü” dedim, “o, upuzun bir ömürdür.”
“Bir cümleyle açar mısın?” dedi.
“Bir cümleyle,” dedim, “bir gün, Allah için yaşanmışsa eğer, işte o gün, Allah için yaşanmamış bir ömürden bile daha uzundur, daha değerlidir.”
Hz. Ali’nin sözünü hatırlamanın tam sırası:
“Bir insanın öldükten sonra cennete girmesine hayret etmem. Benim asıl hayret ettiğim şey; o insanın dünyadayken de cennet gibi bir hayat yaşamasıdır.”
Büyük insanın işaret ettiği şey, son derece yüksek bir iman nimetine erişmek olsa gerek. Çünkü, hidayet ruhun cennetidir. Rabbim, hepimize bu güzel iman yolunu ve nimetini nasip eylesin...
Bediüzzaman’ın Mesnevi’sinde geçen bir cümle yıllardır aklımdan çıkmaz:
“Ülfet ve âdet ve yeknesaklık perdeleri altında çok harika hakikatler gizleniyor.”
Yahya Kemal de aynı dertten mustarip; “ülfet belâlı şey,” diyor şairimiz. Hem de ne belâ... Dünyada da, ahirette de baş belâsı, püsküllü belâ...
ALIŞTIĞIMIZ bir şey olunca yaşamak, hayat denen o büyük mucize, basitleşiyor âdeta. Bir sabun köpüğü gibi sönüyor, elimizden kayıp gidiyor. Nasıl bir şefkatle ve merhametle beslenip büyütüldüğümüz unutulunca böyle oluyor. En büyük nimet bile küçülüyor. Allah akla gelmeyince, her şey O’nun bize bir nimeti, bir ikramıdır diye bakılmayınca, sıradanlaşıyor ne varsa. Bir değil, milyar değil, 100 trilyon hücreden ibaret olan insan vücudundaki, o ilâhi sistemi bir düşünelim. Sadece tek bir insanın vücudunda yürütülen bu faaliyetler bile, akılları durduracak kadar harika değil midir? Yüz trilyon hücremizin diliyle Rabbimize hamd ederiz...
Evet, hayatı bu kadar hikmetli ve harika bir şekilde yaratan Allah (c.c.), bu hayatın her ânı için her şeyden evvel ismiyle, sıfatıyla anılmaya lâyıktır. Rahmetli Cahit Zarifoğlu bir şiirinde bunu ne güzel ifade eder:
“Önce besmele, / en güzel kelime. / Allah’ım, / yol boyunca / bırakma elimi / düşerim sonra. / Allah’ım, / niçin halkettinse beni / kalbime söyle iyice / engellerden arınsın yolum. / Allah’ım, / nasıl pırıl pırılsa / güzelse sevdiğin kulların / öyle güzel kıl beni. / Allah’ım, / O güzeller güzeli / hangi iyilik diledi senden / dilerim ben de öylelerini. / Allah’ım, / Peygamber Efendimiz (s.a.v.) / hangi şerlerden sığındıysa sana / upuzak tut benden de onları. / Allah’ım, / yol boyunca / tarih boyunca / başıboş bırakma bizi.”

EĞER bu ince mânâları ve besmelenin esrarını Bediüzzaman’ın eserinden ve özellikle ‘Birinci Söz’den öğrenmese, okumasa ve görmese idik, gerçekten de işte o zaman cahil kalacaktık; gerinin de gerisinde işte o zaman olacaktık. Şükür ki, Rabbimizi bildik, tanıdık ve sevdik. Böyle bir Allah’ın adını anmayı şeref bildik, nimet bildik. Sonsuza kadar Rabbimin her nimeti için elhamdülillah...
Hz. Peygamberin (s.a.v.) her daim, “Hayretimi artır, Yârabbi!” duasına bütün hücre ve zerrelerimle “âmin” diyorum.
Allah’ım, hayretimizle beraber imanımızı da artır. Âmin.
İMANIN önemine işaret eden tarihî bir öykü ile yazımıza devam edelim:
Fatih Sultan Mehmet, bir gün Kur'an okurken şu âyetin mânâsına takılmış:
“Ey iman edenler! Allah'a, Peygamberine, Peygamberine indirdiği Kitaba ve daha önce indirdiği kitaplara iman(da sebat) edin!” (Nisa,136)
Fatih:
“Âyet, zaten iman edenlere sesleniyor. Ardından tekrar imanı emretmesi acaba neden?”diye düşünmüş.
Alimlerle sohbeti esnasında konuyu kendileriyle paylaşmış. “Ne düşünüyorsunuz?” diye sırmuş.
Âlimlerin arasından Akşemseddin, “Sultanım,” demiş. “Dışardan gelen seslere kulak verin, cevabınızı alın.”
Dışarıdan o sırada mehteranın kös sesleri geliyormuş. Fatih, “Efendim, biraz açar mısınız?” demiş. Bunun üzerine Akşemseddin şöyle izah etmiş:
“Sultanım, mehteranın davullarından ‘düm, düm’ sesleri geliyor. ‘Düm’ kelimesi sizin de bildiğiniz gibi Arapça’da ‘devam et’ anlamına geliyor. Âyetin de mânâsı bu olsa gerektir. Bu âyet, ‘Ey iman edenler! Allah’a, Peygambere, Kitaba olan imanınızda her daim devam edin!’ mesajı vermektedir.”
İnsanın elbisesi eskidiği gibi, imanı da eskiyebilir. Elbise gibi, imanı da yenilemek gerekir. Öte yandan, âyetin yorumunda şöyle bir incelik de düşünülebilir:
“Ey iman edenler! İmanınızı kontrol ediniz. ‘Allah’a inandım’ diyor, ama O’na itaat etmiyorsanız, ‘Peygambere inandım’ diyor, ama onun yolundan gitmiyorsanız, ‘Kitaba inandım’ diyor, ama Kitaba göre yaşamıyorsanız, gelin imanınızı kontrol edin. Belki tam inanmadınız, inandığınızı sandınız. Zira Allah’a iman, O’na itaati gerektirir. Peygambere iman, O’nu rehber kabul etmeyi icap ettirir. Kitaba iman, Kitaba göre bir hayatı netice vermelidir.”
Kışın geleceğine inanan insanlar, yazın sıcak günlerinde, odun ve kömür telâşına başlarlar. Çünkü sıcak günlerden sonra, soğuk günlerin geleceğine tereddütsüz inanmaktadırlar. Benzeri bir şekilde, âhiretin geleceğine inanan biri, elbette ve elbette oraya hazırlık yapar. Orada işine yarayacak şeylerle ömrünü değerlendirir. Demek ki, gerçek anlamda iman etmek ayrı bir olay, kendini “iman etti zannetmek” daha ayrı bir olaydır.
ALLAH’IM! Sana karşı günah işleyenlere bile ne kadar bağışlayıcı ve lâtifsin. Seni arayana ne kadar yakınsın; sana el açıp yalvarana ne kadar müşfiksin. Ümidi sende olanlara ne kadar iyisin, merhametlisin. Kim, senden yardım istemiş de reddedilmiştir. Kim, sana sığınmış da ihanete uğramıştır. Kim, sana yaklaşmış da sen ondan uzak durmuşsundur. Kim, sana kaçmış, sığınmış da sen onu kapından kovmuşsundur!..
Rabbim her şey senindir. Yaratan sensin ve hüküm senindir. İsimlerinde gizlenenler ile ve nurunu örten perdeler ile bu huzursuz ruhu, bu ıstıraplı yüreği bağışla.
Allahım, bütün alçaklıklardan korunmak için sana sığınırız; senden başka bütün korkulardan; senden başka bütün yoksulluklardan...
Allahım, yüzümüzü senden başka kimseye çevirmeyiz, secde ettirmeyiz. Öyleyse ellerimizin de senden başka bir şeye uzanmasını engelle ne olur!
Senden başka ilâh yoktur. Doğrusu ben de nefsine zulmeden zalimlerdendim. Ama şükürler olsun Allahıma, âlemlerin Rabbine.
“Allah’ım, beni bana bırakma
Adını dilimden uzak tutma,”
Selim GÜNDÜZALP
Alıntı
...Her sabah kalkıldığında yeniden diriliş hatırlanmıyor, her gecenin hayatı örttüğü düşünülmüyor…Ke
Solgun sokaklar
 
ÖLÜMSÜZ SOKAKLAR sefahat solukluyor. Yüzünü yaza dönen günlerde bedenler hayasızlığı haykırıyor… Elbiseler renkli ve parlak fakat suratlar solgun ve mutsuz…Yaralardan ağlayan yüreklerin yansıması yüzler, huzursuz gülüyor…
Haz hoyratçılığı güzelliği,zarafeti, inceliği eritiyor. Halbuki haya, hayatın elbisesi, örtüsü…Sadece beze bezenmek değil, duyguları kılıflamak, haddi tayin etmektir tesettür…
Ölüm de hayatın siyahi örtüsü…Unutulmayan ölümle dizginlenir duygular… Nefeslerin sonunu gören nefis, perde olmaktan çekinir ve çekilir kalbin önünden.
Sefahat şehirleri işgal ediyor, şehirler ölümsüzlüğe teslim… “Hikmetin başı Allah korkusu” bilen bir medeniyetin çocukları hayasız saldırılara maruz…İman hedef alınmış, ebediyet tehlikede…Değişen devirlerde, değerler devriliyor…
Her sabah kalkıldığında yeniden diriliş hatırlanmıyor, her gecenin hayatı örttüğü düşünülmüyor…Kelebekler kalplere tefekkürle konmuyor… Güllerin gösterdiği güzelliği görmüyor gözler, bülbülün güller adına tesbihatını duymuyor kulaklar…
Zihin kıvrımları tıkalı, tefekkür akmıyor…Tezekkür kanı dolaşmıyor bedende…Vicdanlar hapsedilmiş veya uyutulmuş…Sanki acizlik bitmiş, fakr yok olmuş, dertler devalara dönmüş, hastalıklar hapsolunmuş… Sanki ölüm öldürülmüş, kabir kapısı kapanmış…

Ölümün hatırlattığı hayatı düşünen hayatını heder eder mi? Zaman rüzgarlarının önünde onu çıplak bırakır mı? Elbisesini tefekkür ipliği ile diker, tezekkür düğmeleriyle düğmeler…Üşümez sefahat rüzgarlarında… Ölümle kefenlenecek hayatı, ölmeden önce edeple örter…
Güllerin göz kırptığı, bülbüllerin şakıdığı mevsimde kör ve sağır olmak ne kadar da kalın bir gaflet örtüsü… Bülbülün kanatlarından kainata açılmak, yıldızların kokusunu duymak varken yerin sefahatinde hapsolmak, hayatın anlam örtüsünü açmamak demek.
Her birimiz benliğimize ikna etmeli… Gitmek için geldiğimiz bu beldeye bağlılığımızı azaltmamızı gerektiğini, ukbaya hazırlığımıza hız vermemizi… İmanın ölüm zindeliği, tefekkür diriliği ile devam edeceğini…Bunları yaptığımızda imanın yarısı hayanın tamamlanacağını…
Her günde, her anda bu hatırlatmaya ihtiyaç var. İhtiyaçlarımız erteleyemeyiz, biz ötelerin yolcusuyuz. Yol uzun, ömür kısa…Bizi ateşten koruyacak iman elbisesini sağlam dikmeliyiz.
Kavurucu sefahat ateşinden kurtulmamız İbrahimi (a.s.) tefekkür ve tevekkülle mümkün…Sefih Nemrut ateşi İbrahim (a.s.)mesleğinden gidenleri yakmaz. Ateşe odun atanlardan olmak istemiyorsak, su taşıyan karıncalar gibi himmet adımlarla ilerlemeliyiz.
Şehirler haya sütunları ile yeniden sağlam zemine oturtulmalı, bunu için de biz oturmamalıyız. Elbisemizin yırtıklarını ölüm tefekkürü ile dikip yeniden hücuma geçmeliyiz.
Solan sokaklar güllerle gülecek, bülbüllerle bezenecek haya ile kaplanacaksa,sefahat seline dur diyebilecek ordulara ihtiyaç var. Biz ölümlülerin ölümsüz vazifesi bu… İbrahimi askerlerin silahını kuşanıp kıtalara kaplama vazifesi…Nurun narı söndürme mesleği…Sonluluğu sonsuzluğa dönüştürme meşrebi…Ölüm şerbetini içmeden kana kana içmemiz gereken ab-ı hayat iksiri… Susuzluktan solan suratlar ve sokakların bu iksire ihtiyacını bilerek yaşamak…Hayatın hayrı hayada olduğunu haykırmak…
Hüseyin EREN
www.karakalem.net |
 
Baharı arkanı tak da gel...Gel..Baharı arkana alarak,Yüzünde tebessümler eşliğinde...Unutmuşum...Nevbahar da sunuyorsun ya çehrende.
Çiçeklerin al mı al tebessümlerinde,Unutmuşum..
Bahar sende ve senle bir arkadaş...Kışın akabinde aheste ve yavaş,
Yarenlik etmeye gelen sana arka çıkan bir sırdaş...
Kimbilir daha göremediğim ne çiçekler açtın bu baharda.
Kal...Bir güneş gibi bu geceye,
Günü dün yapan o büyük fener güneş geçti gitti 12 saatlik maziye,
Gelişin bir tomurcuk ahenginde,Kalışın tomurcuk açışında, gül deminde...
Amaaaa...Ama gidişin bülbül ötmez, gül soluşunda....Adını anmaya ürktüğüm bir anda,Nerden çıktın? Niçin geldin? Neden çıkmaz bu kış.. ha la kapımda L
Gece doğan güneş Bir geliş belirince kelimelerin ufkunda,
Bekleyenin; ne gece umrunda, ne de zamanın farkında...
Saatler inadına ilerlese de keyfim tıkırında...
Bozamaz avuç içi kadar da olsa moralimi, ev kirası,
Canıma minnet doğal gaz parası...
Sen öteleş bir ömür kadar, hayat tasası!...
Bir geliş duydum ki kelimelerin arasında...
GELEN’in sohbeti de kendisi de mutluluk cabası...
Yoklukta aza da razıyım...
Bölük pörçük almaya alışmış bir kere bu can...
Tadını aldım ya birkere sohbetinin...
Ağız tadı veriyor ya gönül ummanın...
Sonu umrumda mı ki, dünyanın,
Katre katre yağsanda kelimelerinle bu sohbete, cümlelere,
Çiselesende ince fakat kıpır kıpır ıslak gülücüklere,
Islanırcasına kabul ettim anla sen.
Bil ki; yağmur bilmezdi bu ten...Vaktinde gelen ıslaklık...
Saatler yağmuru vurunca bilki serinliğin vaktidir
Hastalık nasıl ki ilahi yalvarışın vaktidir...
Yağmurda kuraklığın bitiş saatidir...O saatten sonra toprak meyve verir...
Çoraklığa deva gelir...Yağmur gibisin ey gül yüzlü...
Yağmur... Serinletir alemi...Tıpkı serinlettiğin gibi çorak, durağan saatlerimi...
Sonra... tebessüm sıcaklığında ısıtırsın kalbimi...
Vakit sen’le doup taşsın... boşalsın sağnak sağnak,
Hiç durmasın... Seviyorum bu ıslaklığı.
Islanmayı diliyorum... Yağmur’u GÖNDERENDEN diliyorum ıslaklığı...
Bitirmesini diliyorum ruhumdaki kuraklığı...
Bir de yağmur sonrası duamda, güller talep ediyorum ,
Alabildğine baharı sunan güller,Bir koklayışta baharı koklattırsın istiyorum.
Özetlesin... ahenkli, kırmızı yapraklar yığınınında (gül’de)...
Çünkü ben baharı güllerde buldum... belki öyle hissediyorum :S
…………………………………………………………………………….
Adamin biri hayatinda hic bir iste calismamasina ragmen inanilmaz zenginmis..Birgun polisler evinden adami ali= bassavci nin karsisina cikartmislar.
Savci sormus:
-Olum sen bu kadar parayi nasil buldun.Hic calismamissin.
Bu paranin , bu evlerin arabalarin kaynagi nedir?
Adam: Vallahi savci bey ben herkesle iddiaya girerim,
Hep de kazanirim.Bu kadar parayi oyle aldim.
Savci sasirmis ve adama inanmamis.Nasil iddialar diye sormus.
Adam:'Savci bey ben sol gozumu isiririm' demis.
Savci sasirmis.Imkansiz demis.
100 dolarina bahse girmisler. Adamin Sol gozu takmaymis, cikartmis agzina atmis.
Adam:'Savci bey, ben sag gozumu de isiririm' demis.
Savci dusunmus, 2 gozu de takma olsa bu adam goremez demis.200 dolarina bahse girmisler.
Adam takma dislerini cikartip sag gozunu isirmis. Savci iyice kaptirmis kendini.
Yok mu baska iddia demis.
Adam: Savci bey, benim penisimin buyuklugu bu odadaki herkesin penisinin toplamindan daha buyuktur demis.
Savci bakmis , odada 15 kisi var. Her birinin 10 ar santimden olsa, 150 santim imkansiz demis. 1000 dolarin= bahse girmisler.
Adam donunu indirmis, savci bakmis kucucuk bir sey. Ben kazandim diye bagirmis...
Adam:'Hayir savci bey, siz bunu cekin, cekince uzuyor' demis.
Savci adamin penisini eline almis, cekmeye baslamis. Adam o anda cebinden cep telefonunu cikartmis.
'Ulan Alii, 20.000 dolari hazirla, Bas Savci'nin eline verdim!!'
Yasli cift yataklarina girmisler, koca uykuya gecmek uzere... Ama hanimi aniden bastiran bir romantik dalganin tesirinde... Kocasiyla sohbet etmek istiyor...
Dudaklarinda hulyali bir gulumseme, gozleri uzaklardaki zamanlarda:
- Bana kur yapacaginda elimi tutardin...
Koca, gozleri hâlâ uykuda, elini uzatir, elini haniminin elinin uzerine koyar.
Birkac dakika gecer.
- Sonra beni operdin...
Koca uykusu ile hanimi arasinda bocalar, uykusunu kacirmaktan imtina ederek uzanır ve yanagina bir opucuk kondurur, ayni agir cekimle basini yastigina tekrar yerlestirir. Artik huzurlu bir uykuya gecmeye tamamen hazir...
- Sonra boynumdan hafifce isirirdin...
- ?
Koca oyuncagi elinden alinmis cocuk huzursuzluguyla yorgani kaldirir,yataktan kalkar.
Hanimi sorar:
- Nereye gidiyorsun?
- Dislerimi takmaya.
…………………………………………………………….
Genel ev önünde taksicilik yapan amcayı mahallenin yeni yetmeleri kandırıyorlar yalvar yakar edip ve bir kaç şişede rakı hediye edince yaşları tutmayan genç grubunu geneleve sokyama çalışıyor taksici. E kapıda aksi mi aksi bir de bekçi olunca işler epey zorlaşıyor, yine rakı hediyeleri, yine yalvarmalar.... Bekçi razı oluyor ve kurban bayramı sabahı getir gençleri diyor. Gençler hevesli, bunca yıldır duydukları mekanı görecekler v.s vs. (öte tarafını da siz tahmin edin). Sabah namaz sonrası taksici bunları genelevin Kapısında bırakıyor. Kapıda bir kuyruk ki sormayın gitsin. Gençler taksiden inip, bekçi ile bir selamlaşıp sıraya girmeden küt giriyorlar kapıdan içeri. Sıradaki kuyruk homurdanıyor, sesi yüksek çıkanlar itiraz ediyor.
"Olur mu ya böyle hem sıra bekletmedin, hemde yaşı tutmaz gençleri aldın" diye bekçiye ver yansın.
Bizim bekçi de zaten aksi başliyor bağırmaya...
Bunlar o... çocukları. Bayram sabahı analarının elini öpmeye geldiler.Size ne ulan. !!!!....
………………………..
Yaşım ilerledikçe hep birşeyler kaybediyorum.
Kaybediyorum... Kaybediyorum....
Çocuktum oyuncaklarını kaybederdim.
Okula başladım suluğumu, kalemimi, defterimi kaybettim.
Kazanamadığım sınavlarıma üzülür ağlardım.
Büyüdükçe kaybettiklerimin yerini hiç dolduramaz oldum.
Kayıplarımda büyük oldu. Bunlar artık maddi değil manevi kayıplardı.
Onu bekledim, bunu bekledim ... Sevdiğim elimden tutar diye bekledim....
Beklerken beklerken, yaşamadan geçirdiğim günlerimi farkettim.
Ben büyüdükce sevdiklerim de büyüdü, yaşlandı onları da kaybettim.
Çalışıp çabalayıp güzel günleri hayal ederken sağlığımı kaybettim.
Onurlu, gururlu, ilkeli olacağım derken, etrafımda ki insanları kaybettim.
Yalnız kaldım.
Ülkem için, insanlık için güzel şeyler diler,
küçüklüğüme bakmaz, büyük hayaller kurarım.
Doğru bildiklerimin peşinde giderken, kendimi kaybettim.
Ben artık inaçlarımı da kaybettim.
Tüm bunları düşündükçe ; İçimdeki çocuğu da kaybediyorum.
Her zaman kendime, karşımdakine moral verip, güzel sözlerde te selli arar, mutlu olurum. Ne zaman yalnız, doğru bir insan görsem,
Derdim ki üzülme ;
"Karanlıklar aydınlıktan, yalan doğrudan kaçar, Güneş yalnız da olsa etrafına ışık saçar, kargalar sürü ile kartallar yalnız uçar "
Ben artık bu sözün anlamını da kaybettim
Alıntı
“Anamın duâları üzerimde olmasa,Yıkılır sırtımı verdiğim duvar,Kopar, elime gelir tutunduğum dal,Kap
Anneler güzeldir... Hiç çirkin anne görmedim.
Anneler güzeldir... Çünkü annelik güzeldir. Bir küçük çekirdek, bir koca ağacı nasıl taşırsa içinde, anne de yavruları taşır içinde. Ve günü geldiğinde bir değil, bin doğurur analar...
Yalnızca anneler düşünür geleceği. Çünkü geleceği çocuklarıyla analar doğurur, analar oluşturur. Hani bir imamın yakasına yapışmış bir gün bir ana, “Niye kadınlardan imam olmuyor?” diye sormuş ya... Hoca Efendi mahcup bir eda ile, “İmamları onlar yetiştiriyor da onun için” demiş. Kadın bin pişman, bin mahcup... Böyledir hep. Dünden bu güne her toplumda, hocalık eder analar... Dünyayı yönetir analar.
O mübarek eller, dünyaya yön verir, o küçük beşiği sallayan eller. Duâya duran o temiz eller... Evrimciler cevap vermeliler; ve nasıl işliyorsa evrim, annelerin neden hâlâ iki elleri var? diye oturup düşünmeliler.
Bir mû'cize arayan gözler, yorulmasın boşuna; bir anne ile çocuğuna baksın yeter. Anne durmuş çocuğuna bakıyor, çocuk durmuş annesine bakıyor. Birbirlerinin düşüncelerini okuyorlar... Kim bilir birbirlerine bakıp da ne hayallere dalıyorlar. Annenin rüyası çocuklarda sürer... Hiç yaşlanmaz analar; evlâtlar onları hayata öyle bir zincirler ki, ne mal, ne mülk, ne de bir dünya zevki değildir bu. Bambaşka bir bağlanıştır. Ana gibi anaca bir şahlanıştır.
Hormonlarla, tıpla açıklanamaz analık. Reçeteler de yok, raflarda ilâcı da yok. Anlatacak kitap da yok. Analık bir başkadır.
Bilmediği bir kaderi, yavrusuyla baş başa yaşamaktır analık.
Ufak tefek, narin bir bedeni vardır çoğu annenin ama sakın ölçmeye kalkmayın, bir değil birçok kişinin, kederinin ve neşesinin yer bulup sığınabileceği kocaman bir yüreği vardır anaların.
Mırıl mırıldır dilleri, hiç bitmeyen duâları vardır anaların. Duâ kitaplarında olmayan, hiçbir yerde bulunmayan, tam da kalbinin ta içinden gözyaşıyla beraber dökülen yağmur gibi, inen rahmet gibi, dillenen duâları vardır annelerin. Islanır çorak topraklar gibi rahmete susayan gönüllerimiz ve bir kış günü hâlâ üşümüyorsa içimiz, anamızın duâlarıdır peşimizden gelen... Geri çevrilmeyen, Rabbimizin yüce katından boş dönmeyen duâlarıdır annelerin biliriz.
“Sen geçen bir ömrü ararsın, ben ise geçen bir günü” derdi bir ana. Ana gibi bir ana. Başka nerede aşk bu kadar saf, bu kadar durudur. Analık yolu, yolların en zorudur. Çıkarın bir hele, yok farz edin bir hele annenizi hayatınızdan; geriye ne kalır, koca bir çöl kalır, ıssızlık kalır.
Sadece sütü, maması değil, annelerimizin ninnisi ve duâsı büyütür bizi. Bir anneden bir çocuğa neler geçer, neler taşınır, biyolojinin konusu.
Bir ömür neden silinmez, neden üzerimizdeki anne kokusu?
Neden bebekler o kadar güzel kokar, neden?
Neden bir annenin göğünde gök kuşağının her rengi bulunur, neden?..
Ah annem, ah anneler, bu bilmeceyi çözmeye ömrünüz yetmez deyin, deyin de kurtarın bizi anneler...
Ah güzel kalpli anneler, ah duâlı diller. Önce kalbinizin çağlayan sevgilerinde hiç kimsenin bilmediği, söylemediği derin bilgileri orada öğrendik...
Sonra okullara gittik. Oralarda senden öğrendiğimizin binde birini öğrenemedik. Ne kutsal bir okulsunuz siz analar. Yaşlandıkça daha iyi anlıyoruz. Ana okulu, okulların anasıymış meğer. Ne kadar da cahilmişiz. Her şeyi bildiğimizi zannettiğimiz günde bile, sana muhtacız anne. Haydi bir daha salla beni anne. Bir daha salla o güzel ninnilerle, ilâhilerle. Ruhuma nakış nakış işle, bir daha işle Allah aşkını, peygamber sevgisini. Bir daha, bir daha, dolu dolu duâlar gönder Allah’a. Ne olur küçüldüm ufaldım yine. Sen neysen biz oyuz anne...
Boşuna söylememiş, boşuna dememiş Hz. Ömer; “İnsanlar, babalarından çok annelerine benzerler” diye...
Biliyorum artık kulağıma eğilip fısıldadığın o sözlerin, aramızda bir sırdı sanki, diyeyim izin ver de duysun birileri.
Anne, ne tatlı bir kelime. Şimdi daha iyi anlıyorum anneciğim, Allah’ın anneleri niye yarattığını. Cenneti dünyada da yaşayabilelim diye, değil mi anneciğim?
Allah, ne kadar büyük, ne kadar rahmetli ve şefkatli anneciğim. Rahmetinin bir damlasını, bir tecellisini sizlerde gösteriyor.
Sonsuz rahmet denizinden bir damladır sizdeki. Senden büyük, senden bilgili ve şefkatli, senden daha güvenli bir öğretmen görmedim. Senden daha yüksek okullarda okumadım.
Mutluluğun tohumlarını vakti vaktine öylesine serptin ki hayatımıza, kalbimiz en yararlı bilgilerle, sönmeyen sevgilerle yeşerdi. Kelimeler bulamıyorum anlatmaya, sözcükler yetersiz kalıyor anneciğim bu derunî beraberliği açıklamaya. Sabrın çeliktendi, kayaları eriten cinstendi. Bağırsanız da, yürek incitmeyen sözleri, umursamaz görünseniz de en halis ve yürek acıtmayan sevgileri sizde tattık.
 
Ey güzel anneler, yüreğiniz, okulumuz oldu. İlk dersimizi aldığımız dershanemiz oldu. Bakın ne diyor Bediüzzaman Said Nursî: “...insanın en birinci üstadı ve tesirli muallimi, onun validesidir. Bu münasebetle, ben kendi şahsımda kat'î ve daima hissettiğim bu mânâyı beyan ediyorum:
Ben bu seksen sene ömrümde, seksen bin zatlardan ders aldığım halde, kasem ediyorum ki, en esaslı ve sarsılmaz ve her vakit bana dersini tazeler gibi, merhum validemden aldığım telkinat ve mânevî derslerdir ki, o dersler fıtratımda, adeta maddî vücudumda çekirdekler hükmünde yerleşmiş. Sair derslerimin o çekirdekler üzerine bina edildiğini aynen görüyorum. Demek, bir yaşımdaki fıtratıma ve ruhuma merhum validemin ders ve telkinâtını, şimdi bu seksen yaşımdaki gördüğüm büyük hakikatler içinde birer çekirdek-i esasiye müşahede ediyorum.”
“Anne,” çocukların dudaklarında ve kalplerinde, Allah’ın yarattığı belki de en güzel bir isimdir. Bir anne mesafe tanımaksızın bilir, Allah’ın ilhamıyla çocuğunun neye ihtiyaç duyduğunu ve ard arda sıraladığı duâlarını:
“Güneş gibi parlayan günlerin olsun evlâdım. Allah, her daim seninle olsun. Allah, imanla göçmeyi nasip etsin. Allah, her şeyin hayırlısını nasip etsin.”
Ve inanın o duâlar, geri dönmeyen duâlar olur, hedefini bir ok gibi bulur. Anaların duâları gökler katından geri dönmez. Bir evlâda annenin en güzel armağanıdır, anaların duâlarıdır. Anne duâsı, anne sevgisi bizledir. Verdikçe çoğalır.
Anaya hakkını ödememek, analara teşekkür etmemek, Allah’a şükretmemektir. Ana hakkı, Allah hakkı demektir.
Mevlânâ;
“Annenin merhameti de Allah’tandır. Ona hizmette bulunmak da hem farzdır, hem de yerli yerinde bir iştir. Annen sana ‘geber’ dese, bil ki, kötü huyunun, kötülüğünün gebermesini ister” der.
Ah analar, duânız olmasaydı ne olurdu halimiz. Katlandığınız dertler, çektiğiniz acılar sizin belki de gıdanızdı. Kim bilir?.. Kim bilebilir, anneliğin nice yüce bir san'at olduğunu Allah’tan başka, kim bilebilir ki?

W. Pudolph; “Doktorlar, asla yürüyemeyeceğimi söyledi, ama annem, Allah’ın izniyle yürüyeceğimi söyledi. Ben de Allah’a ve anneme inandım” diyor. İşte en karanlık işlerde ve en karanlık eşiklerde güneş gibi aydınlatan ışık...
...
Victor Hugo, bir annenin, savaş sırasındaki fedakârlığını bir eserinde şöyle anlatır:
“Ekmeği ikiye böldü ve aç çocuklara verdi. Çavuş, ‘kendine hiç ayırmadı’ diye homurdandı. Bir asker, ‘çünkü aç değil’ dedi. Çavuş, ‘hayır, o bir anne’ diye karşılık verdi...”
Sevgili anneler, sizin destanınızı yazmaya kalemler ve kelimeler yetmez...
Adınız yeter her şeyi anlatmaya, Rabbimizin sonsuz rahmetini coşturmaya adınız yeter. Siz anneler iyi ki varsınız. Duâlarınız iyi ki var. Ey başucumuzdaki ışıklar, peşimizde hep koşuşturan aziz varlıklar, bizleri büyütüp kendi kanatlarımızla uçmamızı sağladığınız için binler teşekkürler.
Son sözü Yavuz Bülent Bakiler’in bir ana duâsı, bir ana hatırası olsun İnşaallah:
“Anamın duâları üzerimde olmasa
Yıkılır sırtımı verdiğim duvar
Kopar, elime gelir tutunduğum dal
Kapımı çalmaz bahar.”
...
Not: Tüm annelerin, en içten duygularla, o mübarek gününü kutlar, duâlarını bekleriz.
Selim GÜNDÜZALP
 
|