saitelili さんのプロフィールa.r.krmn adlı kullanıcın...フォトブログリストその他 ツール ヘルプ

ブログ


Konuşulan konu ALLAH C.C. KULLARINA ÇOK LÜTUFKARDIR

 

Alıntı

ALLAH C.C. KULLARINA ÇOK LÜTUFKARDIR
Eğer ALLAH'ın sizi sevip sevmediğini düşünüyorsanız sizi ne ile meşgul ettiğine bakın"

Bu hadisin açıklaması şu şekilde; eğer günlük hayatta malayani yani boş işlerle meşgul değilseniz hayatınız O'nun istediği şekilde geçiriyorsanız bilinki ALLAH sizi seviyordur...
ALLAH sevdiği insanın aklından hiç çıkmaz. Eğer bir insan sürekli ALLAH'ı düşünüyorsa aklı sürekli ALLAH'la irtibat halinde ise bu insanın 'Acaba ALLAH beni seviyor mu?' diye sorması abes olur.



birgün Resûl-i Ekrem , esirler arasında çocuğundan ayrılan bir kadın gördü. Kadın çocuğunun hasretinden rast gelen çocuğu kucağına alıyor, onu sevip emziriyordu. Resul-i Ekrem ashabına: - Hiç bu kadın çocuğunu ateşe atar mı? Diye sordu. Ashab: - Asla, cevabını verdiler. Bunun üzerine Resul-i Ekrem : - O halde, biliniz ki, ALLAH’ın kullarına merhameti, bu kadının çocuğuna merhametinden daha fazladır, buyurdu.
Hiçbir beklenti olmadan, tek taraflı bir sevginin kaynağı olmak, daima fedakarlık etmek, bıkmadan usanmadan sevmek, ileride kendilerinin takdir edileceğini yada ihanete uğrayacaklarını bile düşünmeden, hayatını adamaktır ana sevgisi..Hep verir, yaşamaz yaşatmaya çalışır yavrusunu..

Dünyasal değildir, yalnızca ALLAH’ın ana olacak kuluna bir lütfüdür bu sevgi..



Hiçbir ana çocuğunun kötü olmasını istemez, hiçbir ana onun canının yanmasına razı olmaz..kendini atar da ateşe, evladını vermez..



Şimdi düşünmek gerekir; bir ana bu kadar fedakarken yavrusuna, onu yaradan ALLAH, rızkını veren rahmeti ile koruyan esirgeyen ALLAH nasıl azap eder kullarına?



Bir anne yavrusuna karşı, ALLAH’ın kullarına karşı duyduğu sevginin sadece bir cüzünü taşıyorken böylesine merhametlidir de, onu yaradan ALLAH ne kadar rahman ve rahimdir?

ALLAH, kullarına çok lütufkardır." (Şura; 19)

ALLAH-u Zülcelal, hem merhamet sahibidir. Hem de azabı en ağır olandır. Yani ALLAH-u Zülcelal kendisine asi gelen kimselere şedidü'l-ikab'dır. Mü'minlere karşı da çok latif ve çok merhametlidir. Nitekim Hz. Peygamber (S.A.V) şöyle buyurmuştur:

"ALLAH, arz ve semayı yarattığı gün, yüz rahmet yarattı. Her bir rahmet, göklerle yer arasını dolduracak kadardır. Ondan yeryüzüne tek bir rahmet indirmiştir. İşte anne, yavrusuna bununla şefkat eder. Vahşi hayvanlar ve kuşlar birbirlerine bununla merhamet ederler. Kıyamet günü geldiği vakit ALLAH, rahmetine bunu da ilave ederek (tekrar yüze) tamamlayacaktır." (Müslim)


ALLAH BİZİ SEVİYORMU

ALLAHın bizleri sevdiği ispatlanmış bir hadisedir. Asıl bizim bu dünyaya gönderilmemizin gayesi ALLAHı sevip sevmediğimizi ispat etmek içindir. Zira yokluk aleminin karanlıklarından varlık aleminin en nurani tepelerine çıkarıp, bizi Müslüman yapıp ve yine kimseye açmadığı esmasının tecellilerini 6.5 milyar içinde bize açarak bizi sevdiğini ispatlamış olmuyor mu?

Bir düşünün
, sevmediğimiz birisine neden özelliklerimizi, sevdiğimiz şeyleri, sevmediğimiz şeyleri anlatalım ki? Onunla muhatap bile olmayız değil mi?

Click the image to open in full size.
Hem ALLAH bizi sevmese ve itimat etmese bir çok mahlukuna vermediği yüzlerce organı neden bize versin ki ve neden özellikle akıl, ruh, kalp, vs..gibi kıymeti, kainat ağırlığında olan lüks mücevheratı boynumuza taksın ki? Birisinin bizi sevmesinin ölçüsü bize verdiği hediyenin kıymetiyle doğru orantılı değil mi?

Biz bu dünyada peşinen aldığımız bu nimetler karşısında ALLAHı sevme ve Ona itaat etme sınavına tabi tutulmuşuz
. ALLAHın sevilmeye layık olduğuna zaten bizler iman edeceğiz.Bu bizi ilgilendiren bir durum.

Bazı şeylerin bize perdeli gelmesi sınavda olmamız nedeniyledir. ALLAHın elmayı bizzat elimize vermesi belki gönlümüze daha hoş gelebilirdi.
Kendimizi, daha çok sevilen olarak hissettirebilirdi. Ama ağaçtan vermesi de bundan farksız değil mi? Zira ağacı, elmayı yapmada iktidarsız bırakması zaten buna delildir.

O halde bir tür okuyamama problemiyle karşı karşıyayız. Sizi çok iyi anlıyorum. Gerçekten iyi okunmadığında, altından kalkılması zor bir durum
. Ama herhalde zihnimizde bir tür toptancı bir anlayış var. İnsanların içinde kaynadığımızı zannediyoruz. Sanki bize özel bir şey yokmuş gibi... Yine birisinin bizi sevme derecesi "bize özel" ikramlarıyla doğru orantılı görüyoruz. Ama emin olun etrafınız yalnızca size özel ikramlarla dolu...

Click the image to open in full size.Örneğin yaşamanız. Siz bunun fabrikasyon bir şey olduğunu mu sanıyorsunuz?
Hemen bir biyologla konuşun. Ya da bir fizikçiyle veya bir doktorla veya kitaplarla… "zira okuduğunuz fenlerden her fen lisan-ı mahsusu ile" size bunu ispat edecektir.

Örneğin; sizin bu soruyu sormanız için gerekli olan
hayatın hikayesinin 14 milyar ışık yılı önce başladığını biliyor musunuz?

Yani evren o müthiş patlama ile yaratılmaya başladığı anda
10 üzeri 45 santigrat derece sıcaklıktan yaklaşık 5 milyar yıl öncesine kadar genişleyerek -233 derece sıcaklığa düşmesinin sizin hayatınızla münasebetini biliyor musunuz? Bütün uzayın o sıcaklıkta bırakılması dünya gibi bir gezegenin yaratılması için en önemli ve ilk şart olduğunu bugün bütün fizik dünyası açıklıyor. Yani sizin bu soruyu sormanız için evren bu sıcaklığa gelmek zorunda...

Dünyamızın yaratılması emin olun bize özel
. Çünkü bizim bu dünyada insan olarak hayatınızı sürdürmemiz biyologlara göre 250 milyonda bir ihtimaldir...

Hadi doğduk...
Bize aklın verilmesi ve yine Müslüman olmamız aklı çatlatacak ihtimal oranlarıyla önümüze gelmiş. Ve verilen bu hayatın devam etmesi bütün kainatın tıkır tıkır işlemesi gibi sayıların aciz kaldığı bir ihtimal oranı ile bize her an ikram ediliyor Ve hayatımız devam ederken güneşin göz bebeğimize vuran ışık öpücüğü... Bunun bize özel olduğunu anlamak istiyorsanız körlere bakın, felçlilere bakın, geceden gündüze çıkamayan yani o gün güneşi görmeden ölenlere bakın. Emin olun bu size özel...
Bütün bunların dışında yalnızca size özel iltifatlarda var
. Parmak iziniz, kan grubunuz, ses tonunuz, göz bebeğiniz ve her şeyden öte kimseninkine benzemeyen kaderinizle...




Konuşulan konu Hayırlı cumalar

 

Alıntı

Hayırlı cumalar

 
 
ALLAH cc HAMD RASÜL ÜNE VE ALİ ASHABINA SELAM OLSUN

SELAMUN ALEYKÜM BİZİ BU MUBAREK AYLARA VE BU AYDA BULUNAN MUBAREK CUMA GÜNÜNE ERDİREN ALLAH A SONSUZ ŞÜKÜRLER OLSUN VE BİZE KATINDAN EN BÜYÜK LUTUF OLARAK YOLLADIGI BİRİCİK SEVGİLİSİ KAİNATIN GÜNEŞİ SULTANIMIZ MEDARI İFTİHARİMİZ VARLİGİYLA ÖVÜNDÜGÜMÜZ YEGANE ŞEFEATÇİMİZ ÖVÜLMESİ MÜMKÜN OLMAYAN ANCAK ALLAH cc NÜN ÖVEBİLDİGİ ALİ YÜCE SULTAN A YOLUNDAKİ YOLCULARA SLM OLSUN EFENDIMIZ BUYURDULARKI HER KIM CUMA GÜNÜ CUMA SÜRESİNİ OKURSA BÜTÜN MÜSLÜMANLARIN KILMIŞ OLDUGU CUMA NAMAZI KADAR SEVAP ALIR
BU GÜN SALAVAT GÜNÜDÜR EFENDIMIZ SAV SALAVAT I BOL OBL YAPMAK LAZIM ASHABI KIRAM CUMA GÜNÜ NE TAVSIYE EDERSINIZ DIYE SORDUKLARINDA EFENDIMIZ BUYURDULARKI BENIM ÜZERIME SALAT EDIN ZIRA BEN SIZIN SIZDEN SONRAKİ KARDEŞLERİMİN SELAM LARINA BIZZAT KARŞILIK VERECEGIM EVET SANKİ EFENDİMİZ KARŞIMIZDAYMIŞ GİBİ BİZE KARŞILIK VERECEKLER VE GENE BUYURDULARKİ BANA EN YAKIN OLANINIZ BANA EN COK SALAT SELAM EDENİNİZDİR.BUNLARI IHMAL EDERSEK BÜYÜK KAYIP OLUR UNUTMAYALIM ÖLÜM ANINDA KABIRDE MIZAN DA SIRATTA VE CENNETTE EFENDIMIZIN ŞEFAATİ OLMADAN BİZE YOL YOK ONUN ŞEFAATINEDE SELAM ÖTE YOL YOK ONUN MEMNUN OLMASI İÇİN EN AZINDAN BU GÜNLERDE BU MUBAREK CUMA GÜNÜ 100 200 300 HATTA 1000 LERCE CEKELIM SELAM EDELIM VE ÖNEMLI BI ACIKLMA DAHA YAPIP ALLAH A EMANET EDECEGIM SIZLERI CUMA NAMAZI ILE ILKINDI ARASINDA BIR VAKIT VARKI KİM NE DİLERSE O ANA DENK GELİRSE ALLAH cc ONU ASLA KIRMAZ VERIR BUYURDU ALLAH RASÜL Ü SAV KURSTA İKEN HOCALAR DERLERDİ NAMAZI KILIN OTURUN VE İLKİNDİYE KADAR TESBIH İLE YA RAHMAN YA RAHİM DEYİN İÇİNİZDENDE İSTEDİGİNİZİ GEÇİRİN İLLAKİ İLKİNDİYE KADAR DEVAM EDERSENİZ TABİKİ İLLAKİ O ANA DENK GELİRSİNİZ VE NE DİLERSENİZ ALLAH cc ONU VERİR EVET AYNISI ÇARŞAMBA GÜNÜ AYNI VAKITTE VARDIR İBNİ MESUD R.A BÖYLE BUYURDULAR. ALLAH cc İSTİFADEMİZİ ARTİRSİN

 
DUA NIZ  MAKBUL,
AMELIMIZ MAKBUL,
HIZMETIMIZ DAIM,
SAADETIMIZ KAIM OLSUN,
TÜM DINKARDESLERIMIN CUMASI MÜBAREK OLSUN,  SELAM VE DUA İLE

 
 

Konuşulan konu ...Edebi ince ve zarif bir örtü olarak yaratarak, insanı örten Rabb ne güzeldir?”...

 

Alıntı

...Edebi ince ve zarif bir örtü olarak yaratarak, insanı örten Rabb ne güzeldir?”...

Edeb

“Uyanıyorsun.

Güneşten önce. Sana özgü, sadece senin daldığın bir uykudan. Ve sadece senin görebildiğin bir rüyadan. İçini bir huzur kaplıyor. Ortalık hala ipeksi örtü ile kaplı. Örtünün rengi biraz açılmış. Siyah ve beyaz ipliği birbirinden ayırabilecek kıvama gelmiş örtünün rengi.

Sabah kalkar kalkmaz ilk işi “hayır olsun” ile başlayarak rüyasını anlatan insanlardan olmak istemiyorsun. İçinde tutuyorsun. Kimseye anlatmak istemiyorsun rüyanı. Anlatırsan sanki rüyanın büyüsü bozulacak. İnsanın kendisini çok anlatması kişiliğin kimyasını bozar. Bir kere, bir kere daha geliyor rüyan aklına. Ne gördün? Tamam anlatma. Merak ettiğimi itiraf ediyorum. Bana da anlatma. Sadece sen bil. Ve sana o rüyayı gösteren O bilsin. Bu içini ısıtıyor.

Durgunsun. Ne kadar suskunsun. Bu konuşma isteksizliğinden kaynaklanmıyor. Bu edebinden kaynaklanıyor. Mahcub mahcub bakıyorsun. Perdeyi aralıyorsun. “Gecenin gündüze, gündüzün de geceye çevrilmesini”

 (al-i imran: 26) izliyorsun.

Sessizsin. Zihnine takılan bir şeyden değil değil mi bu sessizlik? Ne kadar saçma bir soru. Afedersin. Sessizliklerin garip karşılandığı zamanın çocuklarıyız. Bu yüzden suskunluklara ve sessizliklere dayanamıyoruz. Tabi ki ya. Suskunluğun mahcubiyetten kaynaklanıyor . Kainatın Rabbi karşısında kalbin mahcub. Onun sana verdiklerinin karşılığını veremediğini ve asla veremeyeceğini biliyorsun. Keşke daha çok şey yapsam diyorsun Onun için. O bunları yapmışsın olarak kabul ediyor.

Sabaha daha ilk ışıklar dökülmeden tüm varlıklar aynı tevazuya bürünmüşler. Gözleri yere inik, kalbi derinlere yükselmiş bir insanın bakışlarını andırıyor varlıklar. Senin gibi. Edebli. Tamam. Senin mahcub etmek istememiştim. Her varlık haketmeden verilen bir varoluş karşısında Ona karşı mahcubdur.

 

Bu vakitlerde en çok hangi duayı etmeyi seviyorsun? Dur tahmin edeyim. “Hoş geldin, sefa geldin ey sabah ve ey yeni gün! Merhaba ey mutlu gün! Ve merhaba ey katip ve şahit melek!...” (Evrad-ı Kudsiye) Tahminim doğru mu? Doğru olduğuna sevindim.

Büyük an geliyor. Dünyaya güneşin ışıkları dökülüyor. Gökyüzü bulutlu. Bulutlar ışınların varlıkların üzerine parıltılı dökülmesine tam izin vermiyor. Olsun. Varoluşun her biçiminin güzel olduğunu düşünüyorsun. Susuyorsun. Ama hareket etmek istiyorsun.

Sabah yapılacak en iyi şeylerden biri yürümektir. Bak yola koyuluyorsun. Yola koyulmak. Bu cümle aklına takılıyor. Yolcusun. Yürüyorsun. Düşünüyorsun. Gözlemliyorsun. Selamlıyorsun. Tanıdığın bir kaç kişiye merhaba diyorsun. Melekleri unutmuyorsun. Yanıbaşındalar, biliyorsun. Her varlığın üzerine ilişmişler, hissediyorsun. Bak, onlarda senin selamını alıyor. Ağaçlar sana gülümsüyor. Bunu bir başkasına anlatsan sana hezayanları var diyebilir mi? Diyebilir. Ama sadece “der”. “Der”lere, “dedi”lere, “demiş”lere aldırmıyorsun. Sen yoluna devam ediyorsun. Kainatın şenliğine katılıyorsun.

Bugün biraz daha az konuşuyorsun. Çok düşünüyor, çok yaşıyorsun. Bakışlarındaki utangaçlık seni sen yapıyor. Duyguların ne kadar sakin. Hırçınlıktan uzak ruhun kendi içine doğru derinleşmiş. Utangançsın ama olup bitenin farkındasın. Tüm utangaç insanlar gibi gözlemlerin keskin, sezgilerin güçlü. Sözlerini tüketmiyorsun. Sözcüklerin senin varoluşunun bir parçasıdır. Varoluşunu tüketmiyorsun. Geçen gün okuduğun hadiste ne diyordu sevdiğin insan hz. peygamber: “ - Susma halimin tefekkür olmasını, konuşma halimin zikir olmasını, bakışımın da ibret olmasını..emretti Rabbim”. Hz. Peygamberin de utangaç olduğu söylenir, biliyorsun. Dün gece bir arkadaşım e-mektubda yazdı: “hayasının şiddetinden dolayı adeta örtüsü içindeki bir genç kızdan daha utangaç idi” diye tanımlarmış kitaplar onu.

Utanmak ince ve ipeksi bir örtü gibi seni örtüyor. Seni zarifleştiriyor, güzelleştiriyor. Ne kadar güzelsin? Bak bu da utandırdı seni. Tamam bir daha söylemem. Belki de söylerim yine. Bilmiyorum.

İnsanı örten en zarif örtü edeb. Onun içinde çok güzel görnüyorsun. Bak dayanamadım, yine söyledim. Ama aslında söylemek istediğim belki şuydu: Edebi ince ve zarif bir örtü olarak yaratarak, insanı örten Rabb ne güzeldir?”

Mustafa ULUSOY

www.karakalem.net

 

dilefkar009oc1.jpg

Üveys… Dost

Üveysi Dostla MEVLA’ya Yolculuk..!



Anlamı itibariyle hayatımda güzellikler açan iki kelime ve bu iki kelime birleştiği zaman ortaya çıkan muhteşem birliktelik…

Üveysi Dost….

Üveysi Dost…!
Neden Üveys…
Veysel Karani hayatımda en çok etkilendiğim insanlardan biridir. O yaşadığı iman güzelliğiyle ayrı bir ekoldü.
Her şeyi maddeleştiği şu dünyada madde arkasındaki manayı görmekti üveys olmak..
İnsanların suretlere aldandığı şu dünyada suretlere takılmayıp siretlerin güzelliğini görmekti üveys olmak.
Sevginin cinsellikle özdeşleştiği şu dünyada sevginin manasını, mayasını bulup O’nu sevebilmekti üveys olmak.
Mecnun olup Leyla’da takılmayıp Mevla’yı bulmaktı üveys olmak.
Ve belki de en önemlisi görmeden imanın tadına varmaktı üveys olmak...

Veysel’i üveys yapan buydu…

Ve üveys görmeden sevdiği zatın hırkasıyla bu yüzden şereflenmişti.

Ve bizlere üveysi sevdiren de buydu…
Ve üveys gibi sevmeyi öğreten de…
Ve üveys gibi sevilmeyi öğreten de…

İşte biz bu ve bundan sonraki yazılarımızda birer üveys olacak için görmeden sevdiğimiz üveysi dostlarımızla gönüllerde buluşacak ve dualarla O’na ulaşacağız inşaAllah..
Bizler için sevdiğimiz dostlarımızın suretlerini hiç merak etmeden, onlara karşı dünyalık hiç bir his beslemeden üveysi olarak için sevmeyi ve sevilmeyi öğrenmek ve öğretmek adına bu yazımızın besmelesini çektik. RABBİM izin verdikçe ve dostlarımız bu yolculukta bizleri dualarıyla destekledikçe bu yazılar dostlarını güzelliği olarak devam edecektir…
için sevdiğimiz, için sevilmek istediğimiz tüm iman erleri dostlarımıza selam olsun… Şu aciz dualarımız O güzel dostlarımızla olsun… Ve o dostların o güzel ve halis duaları en büyük kazancımız olsun inşaAllah…

Duayla kalın dostlar…!


BİR LEYLA DÜŞLEMESİ...

Bir Leyla düşlemesidir aşk.

Yanmaktır bir gülün kırmızısında, türküler yakmaktır sevgiliye. Gün batımlarında tutulan sevdaları gün doğumlarında aramanın adıdır aşk. Seherlerde bülbülün yanık nağmelerinde gül hasreti çekmektir; güle rengini veren, yüreğini veren bülbül olmaktır aşk.
Ve biz şimdi büyüsü kaybolmuş zamanlarda aşkın peşine düştük. Pazar pazar gezinen Zeliha olduk aşkımıza bir Yusuf bulmak için.
Yusuf, esrarını gizleyen ebedi iffetti.


Mecnun'a özendik sevdamızı bir Leyla'ya yüklemek için. Leyla bir ışıktı, ab-ı hayattı aşkı filizlendiren.

Ferhat olup Şirin'ler hatırına gönül kazmasını yamaç yüreklere vurmak istedik. Şirin, gönül aynasında aşkı büyüten bir suretti.

Bitmeyen özlemler büyütüyoruz bağrımızda. Leyla'ya, Şirin'e, Aslı'ya adadığımız yüreklerimiz vardır. Suretten öte aradığımız bir yâr vardır. Yârin adıyla yan yana bilinsin istediğimiz adlarımız vardır.

"Aşk" ile "ilgi duyma"nın karıştırıldığı bir dönemde yaşıyoruz. Artık güllerimiz Leyla kokmuyor, sevda kokmuyor. Aşkın ilk basamağına dahi çıkamadık. Tutkulara takılıp kaldık. Dergâha gelen delikanlıya şeyhin "Sen git, âşık ol da gel, aşkı bil de gel!" dediği kadar dahi olsa, yüreklerimize işleyemedik aşk nakışını. Gönül toprağına atamadık aşk tohumunu. Nadasa bırakılmış yüreklerimize bir Leyla tohumu düşmedi.


Biz ölümsüz ve günahsız aşklara değil, günübirlik sevdalara takılıp kaldık. Cismaniyetin ağında ateş böceklerini yıldız sayanlar gibi, tutkuları aşk sandık. Talihsiz yanılgılarla yanlış ateşlerde yandı ruhumuz.

Sonu "kaf"la biten, "aşk"ta kalb vardır. Kaf, kalbidir aşkın. Aşkın kalbini çıkarıp aldığınızda geriye "aş" (k) kalır, ceset kalır, madde kalır.

Mecnun'un aşkına özenip de yürüdüğümüz yollar, çöl değil. Oysa aşk, çölde haz verir insana. Kalb, çöl yanmışlığında kanıyorsa aşk vardır. Aşk, yanmışlıkla daha bir lezzet verir aşığa. Susuzluktan çatlayan dudaklardan dökülen Leyla adı, cânân adı, can verir ölür ruhlara. Çölde ceylanların sürmeli gözlerinde Leyla'yı görenler, aşka uyanır seherlerde. Ve aşkın büyüsü örülür seherlerde. Toprak öperken alınlarımızdan, aslında Leyla'dır buseler konduran.

Bizim seherlerimizde ceylanlar yok artık. Biz seherlerimizi uykulara feda ettik, göremiyoruz Leyla bakışlı ceylanları. Üstümüze güneşler doğar oldu. Geceler boyu yıldızlarla söyleşip de onlara elveda diyemedik gün doğumlarında. Biz, ceylanların gözlerini öpemedik, bu gözler Leyla'nın gözlerine benziyor diye. Uykulara feda ettiğimiz seherlere ağlayamadık. Leylasızlığa akmadı göz yaşlarımız.

Biz sevemedik yaratılanı Yaratan'dan ötürü.

 Yunus mektebinde diz çöküp okuyamadık aşk kitabını.

Oysa, varlığın özünde sevda hamuru vardı. O hamuru besleyen aşkın pişmanlık gözyaşı vardı. Adem ile Havva'dan dökülen. Şimdi ezeli pişmanlıklara değil, günübirlik sancılara akar oldu gözyaşlarımız.

En sevgiliye iltifatlar vardı sevgililer sevgilisinden, "Ben sana âşık olmuşam ey şerif!" hitabının tatlı sıcaklığı vardı. "Levlake..." hitabıyla başlayan bin bir renkte iltifatlar vardı. Âşık ile mâşûkun ezelde yazılı, göklerde yan yana asılı adı vardı.

Aşk medeniyetinin sevda pazarında, gönlümüzü bir Leyla'ya, son Leyla'ya, en Leyla'ya sunmanın hesabındayız. Yere göğe sığmayan Sevgililer Sevgilisini gönül Kâbe'sinde misafir etmenin telaşındayız. Misafirlikler bir olmak içindir, tek olmak içindir.Tıpkı kapısına gelen âşıkına seslenen sevgilinin tek olma hayali gibi.

"Kimsin?" diye seslenir kapısını çalana. Aşka tutulan âşık "benim" der. Ve tekrar seslenir sevgili. "Burada iki kişiye yer yok. Gönlüm teki arzular." Tekrar kapının tokmağına dokunan ve ısrarından vazgeçmeyen âşık, benlik libasından sıyrılır. "Sen'im" der. Vahdete adım atar, bırakır ikiliği, küfrü bırakır, çokluğu bırakır. Sevdiğinde fânî olur. Aşkın bekâsını bulur.


Ebedî aşkı arzulayanlar, sevdiğinde fânî olup ölümsüzlüğe kucak açanlardır.

Ve sevenlerin dilinde sevilenlerin adı bayraklaşır. Dillerde hep Leyla kitabı okunur. Kulağa gelen her nağmede Leyla, esen her rüzgârda Leyla... Buram buram hep Leyla... Kuşların ötüşünde, güllerin kan kırmızı kıvrımlarında, göğün mavisinde, ağacın yeşilinde hep Leyla vardır. Yağmur damlaları vuslata koşar, düşer toprağa. Toprak, Leyla'sıdır yağmurun; toprağın Leyla'sı yağmur...

Mecnun'a adını sorarlar, Leyla der. Geldiği yeri sorarlar, gideceği yeri sorarlar yine Leyla, hep Leyla der. Hep aşk...

Gönlünü Leyla'ya kaptırmışların şafaklarında, güneşin ışıldayan çehresinde gamzeli tebessümler saklıdır. Dağların doruklarında hiç kaybolmayan beyazlıklar, Leyla'nın yüreğe serinlikler bahşeden sevdasıdır. Aşk, kar beyazı vefalar saklar bağrında.

Yüreğine yasak koyanlar, vefalara bezenmiş aşklarında ölümsüzlüğün kapılarını aralar. Gecenin mavi karanlığında yıldızlardan taç yapan âşıklar. Leyla durağında sevda yağmurlarıyla ıslanırlar.


"Cennet gözlüm" dediğimiz ve yarım kalmış yanımızı tamamlayan sevgiliyi alıp da yanımıza...

"Sen ey cenneti müjdeleyen Sevgili, Sevgilim!" deyip düşüp de peşine, tutunup da eteğine aradık mı hiç gecenin ve gündüzün Leylasını? Sevdanın ve Leyla'nın aşkına kaç gün doğumlarını sancıyla yaşadık? Gün batımlarında kaybettiğimiz Leyla'yı bir gülün kırmızısında bir bülbülün feryadında aradık mı hiç? Leyla'dan başkasını görmez oldu mu gözlerimiz?

Yanıklığıyla ve ceylanlarıyla kendisini aşka çağıran çöldedir Mecnun. Dolaşır bir baştan bir başa. Yüreğinden aşka ırmaklar akar çöl kumlarında. Gönlünü avutur. Dolaştığı günlerden bir gün... Fark edemez namaz kılan bir dervişin önünden geçtiğini. Leyla'dan başkasını görmeye yasaklı gözleriyle göremez, namaz kılan dervişi. Namaz biter. Kırk yıllık bekleyiş yükünü bilen derviş kızar Mecnun'a. Özür kuşanmış kelimelerin ardından, paslı vicdanlara bir hançer gibi, saplanan sözler dökülür Leyla kitabı okuyan dudaklardan. "Kusura bakma derviş baba, ben Leyla'nın aşkından seni göremedim. Ya sen, huzurunda bulunduğun Mevla'nın aşkından beni nasıl gördün?"


Aşk yanılgısıyla avunan yürekler sıtmaya tutulur. Yeni bir sevdanın, ezelî ve ebedî Leyla'nın eşiğinde aşka uyanır canlar, Leyla'ya uyanır. Vuslat kokan düşler Leyla'ya uzanır.

Asıl Özür Gönlümüzde mi ?

 

Asıl Özür Gönlümüzde mi?

 

İnsanın hem yücelerin yücesine çıkış yolu, hem de aşağıların aşağısına iniş yolu açıktır.

Yani Peygamberlere komşu olacak makama kadar yükselebilir,melekleri bile geçebilir…

Aynı insan, hayvanlardan daha da değersizleşebilir, hatta şeytanlaşabilir.

Gaflet perdesiyle kapalı olan gözü, dünyadan başka şey görmez.


Hep madde, hep para, pul, servet, makam, mevki, zevk, keyif ve eğlence peşinde helal haram dinlemeden Şeytan’ın askeri olur…

Ancak Rabbi’ni bilen, O’nun kulu olduğunu unutmayan, Peygamber çizgisinden sapmayan, yaratılış amacının dışına çıkmayan yüksek ruhlular da, melekleri dâhi imrendiren mânevî derecelere ulaşabilirler. Melekler ise, yaratılış çizgisini sürdürürler. Ne aşağıya düşerler, ne de makamlarını yüceltebilirler.

Hangi kulluk çizgisinde yaratıldılarsa, o çizgide devam ederler. Çünkü ne daha fazla ibadet edebilirler, ne de günah işleyip kayba uğrarlar. Bu sebeple meleklerin makamı sabittir, değişmez.

Sadi-i Şirazi’ye şeytanlaşmış bir insanla, Şeytan’ın mukayesesini sormuşlar.
Şu cevabı vermiş:
 Ey bana insan ve Şeytan’dan hangisinin daha hayırsız olduğunu soran! Bilmez misin ki, Şeytan, Kur’an okumaktan kaçar, insanoğlu ise, Mushaf’ı çalar götürür!” “Yaratılmışların en üstünü olan insan”, kötü bir seçimle, aşağıların aşağısına yuvarlanabilir… En şerefli olmak vasfını, öyle bir şerefsizlikle değiştirir ki, canavarlar bile ondan iğrenirler…


Böylesine yaratılış istikametinden çıkmış olan bir insan, Şeytan’ı çok sevindirir. Şeytan bu insanlar sebebiyle çok rahat eder, çok dinlenir ve etki alanını durduk yere genişletir. Zira bu şeytanlaşmış insanlar, Şeytan’a yapacak bir iş bırakmazlar…

Hatta bazen şerlerinden Şeytan bile çekinir. Halk arasından, bu tip insanlara, “Şeytan’a pabucunu ters giydirir.” derler…

İnsanı böylesine alçaltan nedir?
Hiç şüphesiz ki, nefsidir.

Nefsine uyması, iman zayıflığına düşmesi, insanı
alçaltır, onu gönül özürlü yapar.

Hz. Yusuf (as) gibi bir büyük Peygamber dahî, “Rabbim rahmetiyle beni korumasaydı, ben de nefsime uyabilirdim…” demiştir. Sürekli kötülükleri emreden bu nefis, içimizdeki asıl düşmandır. Nefis, Şeytan’ın işbirlikçisi ve casusudur…

Nefis ve Şeytan işbirliği, en çirkini en güzel gösterebilir… Kötüyü iyi, yanlışı doğru, zararlıyı faydalı göstermekte mahirdirler. Bu güçlü işbirliğinin hilesinden kurtulmak için, iman şuuru lazımdır. Hakîkatine varılmış bir imandan hâsıl olan nur ile insanın kalp gözü açılır…

Mü’min olmayanların göremediklerini görürler, hayrı şerden ayırırlar. Hem hayrı, iyiyi, doğruyu fark ederler, hem de o doğrultuda yaşama azim ve iradesini gösterirler… Kalp gözünü kapayan bir yığın gaflet sebebi vardır. Ancak insanı gerçeklerden uzaklaştıran, gönül özürlü yapan en mühim unsurlardan biri, belki de birincisi, gururdur.




Vehbi Vakkasoğlu

aşk geldi

Aşk geldi...


    Aşk konusunda kim ne söylerse söylesin, en doğru ve en kâmil sözü henüz söyleyememiş olur. Neden mi? Aşk konusundaki en doğru söz, onun hiçbir söze sığmadığıdır da ondan.

Bu yüzden hiç kimse onu tam manasıyla anlayamaz ve anlayamayacaktır. Her kim bu uğurda varlığını yok etse, bu gerçek değişmeyecektir. Klasik şairlerin her konuyu kolayca anlattıklarını, ama sıra aşka gelince kalemin dilinin dilim dilim yarıldığını söylemeleri boşuna değildir. Her âşık ki aşka dair söylediği her şeyin daha sonra yanlış ve eksik olduğunu görmekle kendinden utanmıştır; bu gerçeği bilir. Bu yüzden, gökkubbenin altında aşkın yüzlerce ve belki binlerce tanımının yapılmış olması, bize yüzlerce ve belki binlerce çeşit aşkın var olduğunu hatırlatır. Ve bir de onu en iyi anlayanların, gönüllerini aşka rehin verenler olduğu gerçeğini... Mevlana bunların en ulularından biridir. Mesnevi’sinde olsun, Divan–ı Kebir’inde yahut diğer eserlerinde olsun, sözünün merkezinde daima aşk bulunur. Sözü şiir formatında söylemiş olması, yani gönül dilini kullanmış olması da bu konudaki başarısını artırmıştır şüphesiz. İşte Divan–ı Kebir’den bir yek–âhenk gazel tercümesi:

“Haydi ey âb–ı hayatım olan aşk! Bir nağmeye başla da beni şevkle heyecanla değirmen taşı gibi döndür.

İnsaf et ey kişi! Bir saman çöpü bile rüzgâr etkisi olmadan hareket etmezken, dünya nasıl olur da etki eden bulunmadan kendi kendine döner?!..

Dünyanın her cüzü, her parçası âşıktır aslında. (Her atomun içine bir aşk ateşi düşmüştür de döner durur)

Her parçası bir buluşma sarhoşudur varlığın. Fakat onlar sırlarını sana söylemezler. Çünki sır layık olandan başkasına söylenmez.

Eğer şu gökyüzü âşık olmasaydı, göğsü gönlü böyle saf ve lekesiz olur muydu? Eğer güneş de âşık olmasaydı onun yüzünde bu parıltı, bu ışık bulunur muydu? Yeryüzü ve dağ âşık olmasalardı her ikisinin de gönlünde bir ot bile bitmezdi.

Eğer deniz aşktan habersiz olsaydı böyle dalgalanabilir miydi, çırpınıp durur, coşar köpürür müydü?

Ey insan, sen de âşık ol, aşkı tanı. Vefalı ol da vefa bul!”

(Şefik Can, Divan–ı Kebir: Seçmeler,III,406)

    Mevlana hazretlerinin bu gazelde anlattığına benzer bir ifadesi de Mesnevi’de vardır. Der ki: “Gökyüzü kadınını beslemek için kazanç peşinde koşan erkekler gibi, yeryüzünün etrafında döner durur.

Yeryüzü de o hanımlığı yapar. Cansızlar, bitkiler, hayvanlar gibi çocuklar doğurur onları emzirmek ve beslemek için uğraşır durur. (Mesnevi III, 4409–4410)

Bu beyitleri okuyunca eskilerin “eşyanın ruhu”na ait bir yığın müktesebatını hatırlamamak mümkün değildir. Hani cansız gördüğümüz şeylerin de kainat kitabında bir söz olarak hayat sürdüklerini anlatan o derin mânâlar. Ne yazık ki materyalist eğitim sistemi içinde yoğrulan nesillerimize şimdilerde eşyanın ruhundan bahsetmek, onların ifadesiyle belki de “kafayı yemek” olarak anlaşılmaktadır. Oysa ayet gayet açıktır: “Kâinatta bulunan her şey Allah’a hamd ve tesbîh eder. Fakat siz onların tesbihlerini anlayamazsınız (İsra, 44).” 
 

Eserin müessiri, yaratılanın yaradanı tesbihi ancak aşk yüzündendir. Sevmeden adını anma, âşık olmadan sayıklama ve vird edinme yoktur çünki. Gerçek âşık bu süreçte kendini eşyanın ahengine kaptıran ve varlığın sırrını keşfedendir. Bu da onu halden hâle, suretten sûrete geçirtir. Yine Mevlana’nın dediği gibi:

“Âşık yılmaz, yanar, yakılır ve canını sakınmaz. Utanma ve sıkılma da bilmez. Değirmen taşının altındaki buğday gibi o da ezilir, belalara katlanır, sabreder.

 

Neyi var, neyi yoksa ortaya koyar, (aşk kumarı) oynar, yutulur. Kâr aramaz. Hak’tan aldığı gibi hepsini yine Hakk’a verir.

Hak ona bu varlığı şartsız vermiştir. O cömert kişi de şartsız olarak Hak vergisini yine Hakk’a bağışlar.

Çünki fütüvvet (yiğitlik) şartsız vermektir, bağışlamaktır. Her şeyi verip arınmaktır; her kuralın önüne geçmektir.

Çünki yiğitler ya üstünlük arar ya kurtuluş. Varlıktan, benlikten temizlenenler, kurtulanlar ise halis kurbanlardır.

Onlar ne Cenab–ı Hakk’ı imtihana kalkışır, ne de kâr ve ziyan hesabında olurlar.

Aşk derdine hiçbir yâr, hiçbir dost yoktur. Âşıkın bu maddi dünyada bir tek mahremi bile bulunamaz.

Âşıktan daha deli ve divane kimse yoktur. Akıl onun sevdasına karşı kördür, sağırdır.

Çünki âşığın deliliği herkesin bildiği delilik değildir. Tıp bilgisinde aşk derdinin devası yoktur.

 

Ey aşk yoluna düşen kişi, yüzünü kendine çevir, kendi yüzüne bak. Ey âşık, sana âşık olan ancak sensin, senden başkası değil.

(Mesnevi)




 

Konuşulan konu ...

 

Alıntı

...
BÖYLE ÖRNEK OLUYORDU İNSANLIĞA!
    Onun ideali, insanlığa hizmetti, yoksa insanlığın kendisine hizmeti değildi. O sebepten eline geçeni yemek yedirir, içmez içirir, yönettiği insanların mutluluğuyla mutlu olurdu.
    Yine adeti üzere bir miktar imkan biriktirmiş, çevresine de münadiler göndermişti.
    Sesleniyorlardı Medine sokaklarında münadiler:
    - Resulüllah mescidin önünde muhtaçları bekliyor. Miskin derecesinde ihtiyaç sahibi olanlar gelsin, hisselerine düşecek yardımı alsın, kimse mahrum kalmasın!
    Az sonra mescidin önüne muhtaçlar toplanmışlardı. Mutluydular. Çünkü kasıp kavuran ihtiyaçlarının hiç olmazsa bir kısmını karşılayacak imkana kavuşacaklardı.
    Nitekim düşündükleri gibi de oldu. Efendimiz gelenleri şöyle bir gözden geçirdikten sonra mevcudu da hesap ederek önünden geçenlere hisselerini veriyor, onlara tebessümle bakarak mutluluğunu da açıkça hissettiriyordu.
    Mutluydu. Çünkü O'nun en büyük mutluluğu insana yardım, insana hizmetle meydana geliyordu. İşte o anda da insana hizmette bulunuyor, ihtiyaç sahiplerinin sıkıntılarını gideriyordu.
    Nihayet elindeki mikan bitti, yardım isteyecek insan da bitti. Demek ki hesap iyi yapılmıştı.
    Ne var ki çok sürmedi, ötelerden kan ter içinde koşup gelen bir bedevi görüldü. Adama hem ufkuna bakıyor, hem de nefes nefese koşmaya devam ediyordu. Nihayet geldi, şöyle bir nefeslendikten sonra söylendi.
    - Yardım dağıttığınızı söylediler onun için nefes nefese koştum; ama yine de yetişemedim! Zaten hep şanssızım ben.
    Çok üzgündü yoksul adam. Anlaşılan ihtiyacı da fazlaydı. Böyle bir fırsatı mutlaka değerlendirme niyetiyle koşmuştu; ama yine yetişememişti.
    Sordular:
    - İhtiyacın çok mu fazlaydı?
    Saymaya başladı yardım alabilseydi neler alacağını.
    Hepsi de zaruri ihtiyaçtı. Demekki adamın ihtiyacı şiddetliydi. Ama Rasulüllah'ın imkanı da bitmişti. Elinde avucunda olanı tümüyle vermiş, geriye tek dirhem bile kalmamıştı. Şimdi ne olacaktı?
    Efendimiz şefkatle baktı bedeviye. Sonra da beklenmeyen teklifini yaptı yoksul adama:
    - Üzülme ihtiyaçlarını yine alacaksın. Hem de hiçbirini bırakmaksızın!
    - Nasıl? Diyerek heyecanlandı yoksul adam. Efendimiz kelimelere basa basa konuştu:
    - Şimdi buradan kalk, şehrin içine dal, ihtiyaçlarını nerede bulursan al ve aldığın satıcılara da de ki:
    - Mal bana ait, parasını ödemek de Resulullah'a! Allah'ın Resulü ödeyecektir. İstediğimi verin!
    Resulüllah (sas) böylece verecek parası olmayınca muhtaçların borcunu yükleniyor, bir fırsatını bulup da ödeyeceğini düşünerek insanına böyle yardımda bulunuyor, insana hizmeti böyle en öne alıyordu.
    Adam sevinçle çarşının yolunu tuttu. Zihninde neleri alacağının hesabını yaparak heyecanla gidiyordu.
    Olaya şahit olan Hazreti Ömer, fedekarlığın bu kadarına razı olamamış gibiydi.
    Nihayet düşüncesini dile getirmekten kendini alamadı da dedi ki:
    - Ya Resulellah! Sen gücünün yettiğiyle mükellefsin, yoktan da vermekle değil. Elinde  olanı tümüyle dağıttın, geriye bir şey kalmadı. Neden başkalarının borçlarını da yükleniyor, onların ihtiyaçlarını da karşılamak zorunda bırakıyorsun kendini? Bu kadarı da fazla değil mi?
    Bu sözlerden hiç de memnun olmayan Resulüllah'ın yüzündeki tebessümün kaybolduğu görüldü. Halbuki o ana kadar çok mutluydu, tebessümü hiç eksik etmemişti.
    Bu defa da masum bir adam söze karıştı;
    - Ya Resulallah sen Ömer'e bakma ver, Allah da sana verir, dedi.
    Bu söze memnun olan Resulüllah'ın tebessümü tekrar yüzünde belirdi, 'fedekarlığa devam et' sözünden memnun olduğu anlaşılıyordu.
 
 
 
 

Konuşulan konu Kapatın Gözlerinizi [RÜYA]

 

                                                               Kapatın Gözlerinizi [RÜYA]

                                                                                 

 Kapatın Gözlerinizi. Şöyle dizlerinizin üzerine oturun. Ellerinizi göğsünüzün altında birbirine bağlayın. Gözleri açmak yok ama. Boş verin nedeni-niçini. Başınız sol omzunuzun üstünden kalbinize doğru bükülsün haydi. Şimdi düşünün, bir Allah dostunun huzurundasınız. O asla tarif edemiyeceğiniz kokuyu duyuyor musunuz?
İçeride sizden başka yedi-sekiz kişi daha var. Bakışlarınız öne doğru düşmüş. Sanki bir siz varsınız, bir O. Başınızı kaldırıp etrafa bakmaya çekiniyorsunuz. Sessizlik müthiş. Siz hiç konuşmuyorsunuz, fakat kalbiniz hiç susmuyor. Bir yandan layık olamayışın mahcubiyeti ile kızarıyor yüzünüz. Bu bir lutuf.
Allah dostu girişte hemen sağda oturmuş. Sol kolunun altında biraz yüksekçe bir yastık var. Yastığın arka kısmında bir GÜL demeti. Sağ yanında gümüş bir şekerlik. Çayını yudumluyor. Sol işaret parmağını sol kaş ucuna dayamış. Görünüşte burada, bu odada ama aslında başka bir yerde gibi.Yalnızca onun görebildiği bir şeyleri seyreder gibi…
Bir ara başınızı kaldırıp bakıyorsunuz. Ayak parmaklarının arasındaki pamuklara takılıyor gözünüz. Kapının önünde pür-edep duran biri var. Bir ara ona bakıyor göz ucuyla. Anlıyor adam. Bu başka bir dil olmalı. Adam yaklaşıyor. Şekerlikten üç şeker alıp adamın avucuna bırakıyor. Bir şeyler söylüyor.
Şimdi sesini duyuyorsunuz, aman Allah’ım… Sözler hacim kazanıyor dudaklarında. Bu kelimeler o an yaratıldı sanki. Hafifçe tebessüm ediyor. Bakışlarınızı kaçırıp, sehpanın arkasına biraz daha saklanıyorsunuz şimdi. Daha önce tebessüm eden birini hiç görmemiş olduğunuzu düşünüyorsunuz. Okuduğunuz menkıbeler kalbinize hücum ediyor.
O elleri birbirine kenetliyor. Odaya ondan yayılan,dalga dalga yayılan tevazu… Bakışlarını yerden kaldıramıyor gibi. Sanki mahcup bir ifade var yüzünde. Siz biraz daha saklanıyorsunuz yanınızdakinin arkasına doğru. Ne zamandır burada olduğunuzu düşünüyorsunuz. Bir cevabınız yok. Burada, bu anda ruhunuzu teslim etmek istiyorsunuz. Edebin,tevazunun
tarifi ondan önce nasıl yapılıyordu acaba, diye soruyor içiniz de bir ses.
Gözlerini kapatıyor birden. Sanki bir şeyler söyleyecek. Sol elini sağ avucunun içine alıyor. Kapıdaki adam bir tepside çay bırakıyor sağ yanına. Bakışları yerde hala. Bakışını kaldırıp tebessüm ediyor. Hoşgeldiniz, diyor, kainat o sözden ibaret kalıyor .Fısıltıyla hoş bulduk demeye çalışıyorsunuz. Ama dudaklarınız sizi dinlemiyor. Ne dediğinizi, nasıl dediğinizi bilmiyorsunuz .O'nun elleri kenetli hala. Parmaklarına takılıyor gözünüz. Dikkatinizi toplamaya çalışıyorsunuz. Söylediği hiçbir şeyi unutmamalıyım, diyorsunuz. O sohbete devam ediyor. Bundan önce söylediklerini düşünüyorsunuz, sahi ne demişti? Aklınızda hiçbir şey yok. Vazgeçiyorsunuz hatırlamaya çalışmaktan. Orada olmanın hazzına bırakıyorsunuz kendinizi.
O anlatmaya devam ediyor, niyetten bahsediyor. Söz veriyorsunuz kendinize. Her sabah evden çıkarken…nasıldı o cümle? Hatırlamaya çalışıyorsunuz, kalbiniz susmuyor. Ellerini arkadan bağlamış bir adam geldi,diyor. Mahşeri düşünüyorsunuz. Onu çıkartıp asfalta koydu… Ağlamaklı oluyorsunuz birden, kalbinizi bildiğini biliyorsunuz, kalbiniz bunu bilmiyor. Mahşerde nasıl tanıyacak bizi diyor.
Sus diyorsunuz içinize, susmuyor. O çayından bir yudum daha alıyor. Kalbinizdeki o ses bağırmaya devam ediyor. Milyarlarca insanın içinde bizi nasıl bulacak? Bir kutuyu tarif ediyor o sıra. Yüzünüz kızarıyor. Halının altına girmek istiyorsunuz. Başınız omuzlarınıza gömülü ama size baktığını biliyorsunuz. Ses devam ediyor:Mahşerde nasıl tanıyacak bizi?
Ani bir sessizlik…O birden susuyor. Siz kalbinizi söküp atmak istiyorsunuz. Sessizlik müthiş. Yeniden tane tane anlatmaya başlıyor:
Bir adam vardı. Garip,kimsesiz bir adam. Bağ-bahçe işleriyle uğraşır,sebze-meyva yetiştirirdi. Şehir pazarı oldu mu, mahsulünü devesine yükler, satmaya götürürdü. Nehrin üstünde ki köprüden geçer, pazara gelirdi. Akşama kadar satabildiğini satar, satamadığını devesine yükler, evine dönerdi. Bir gün adamın devesi yavruladı. Artık pazara giderken yavru deveyi de yanlarına alıyorlardı. Köprüden geçerken yavru deve nehre yuvarlanıp öldü. Annesi orada feryat edip inlemeye başladı. Ne zaman o köprüden geçseler deve orada durur, feryat ederdi.
Adam devesinin haline üzülür, bu kadar figan ediyor, ciğerleri hasretten yandı, delindi derdi. Bir gün deve ortadan kayboldu. Köylü yükünü omzuna alıyor, pazara böyle gidip geliyordu. Bir zaman sonra devesini bir başka adamın yanında görünce sevindi, bu deve benimdir, dedi. Ama adam oralı olmuyor, evenin sahibi benim, diyordu. Münakaşa ettiler, anlaşamadılar. Mahkemelik oldular. Kadı efendi devenin gerçek sahibini anlamaya çalışıyordu. Köylü dedi ki: Benim devemin bir yavrusu vardı, köprüden düşüp öldü. Yavrusunun ardından öyle feryat ederdi ki ben ciğeri delinmiştir derdim. Deveyi keselim. eğer ciğeri delikse bu adam bana bir deve alsın, değilse ben ona bir deve alırım. Kadı efendi diğer adama baktı. Adam olur deyip kabul etti. Deveyi kestiler, baktılar ciğeri deliktir. Devenin sahibinin kim olduğunu anladılar.
Aşıkların ciğerleri de deliktir, maşuk onları nerede olursa olsun, bilir tanır.
O sözünü bitirirken, siz kan-ter içinde kalıyorsunuz. Kaçmak,kaybolmak, yok olmak istiyorsunuz. Ellerinizi ciğerleriniz üzerinde kavuşturmuşsunuz. O size hiç bakmıyor. Kalbinizden utanıyorsunuz. Çayından bir yudum daha alıyor. Ellerine sarılmak istiyorsunuz. Dudaklarınızda ki teri siliyorsunuz ellerinizle. Boğazınıza bir hıçkırık düğümleniyor. Başınızı hiç kaldıramıyorsunuz, ama her şeyi görüyorsunuz sanki. Yanında bir adam var, elindeki kağıtları gösteriyor. O bir şeyler soruyor adama. Her şey bir hayal gibi. Bir şey tarif ediyor. Parmakları kağıdın üzerinde. Ben burada mıyım, diye düşünüyorsunuz. Adam kağıtları toplayıp kalkıyor. Siz dizlerinizin üzerinde daha bir toparlanıyorsunuz. Üç şeker veriyor adama. Başınızı kaldırıp etrafa bakıyorsunuz, sizinle gelenlerden kimse yok orada!Hıçkırarak ağlamaya başlıyorsunuz.
Biri sarsıyor sizi. Ezan sesi geliyor uzaklardan. Kan-ter içindesiniz. Bir feryat yükseliyor ta ciğerinizden. Biri daha hızla sarsmaya başlıyor sizi. Aç artık gözlerini, dediğini duyuyorsunuz. Ezan sesi berraklaşıyor. Yatağınızın üzerindesiniz. Titriyor hıçkıra hıçkıra ağlıyorsunuz. Elleriniz göğsünüzde bağlı. Ezan sesi geliyor uzaklardan…

Serdar Tuncer  -alıntı