saitelili さんのプロフィールa.r.krmn adlı kullanıcın...フォトブログリストその他 ツール ヘルプ

ブログ


Konuşulan konu Konuşulan konu ÇİÇEKLER NE ANLATIYORLAR

 

 

Konuşulan konu ÇİÇEKLER NE ANLATIYORLAR ( kardeşim teşekkür ederim çok ğüzel olmuş hakkını helal et)

 

 


           

 
 
 
 

Konuşulan konu tefekkür

 

 

tefekkür

                               YAŞANMIŞ BİR HADİSE

         jpg8yaBir avcı ,     av peşinde koşarken, ufacık bir kuşun çığlıklar atarak bir ağaca uçtuğunu, ağaçtan uzaklaşıp tekrar ağaca doğru uçtuğunu görüyor.

Dikkatlice baktığında büyük bir yılanın ağacın gövdesine sarılmış olduğunu ve yukarı doğru tırmandığını görüyor.Biraz daha dikkat edince ağacın dalları rarsında bir kuş yuvasında, kuş yavrularının olduğunu fark ediyor.Vaziyeti anlıyor.Yılan ,kuşun yavrularını yemek içn tırmanıyor. Kuşda yavrularını korumak içn mücadele ediyor.

Çaresiz kalan kuş bir ara ormanın derinliklerine doğru uçup gidiyor. Çok  kısa bir zaman sonra gagasında bir şeyle dönüp geliyor.Yuvaya iyice yaklaşmış olan yılana doğru hızlı uçuyor.Yılan ona doğru uzanıp ağzını açınca, kuş gagasında getirdiği şeyi yılanın ağzına atıyor.

BEKLENMEDİK BİR ŞEY OLUYOR.Yılan ağacın gövdesinden sıyrılıp adeta çarpımışcasına yere yığılıyor.

Hayretler içinde kalan avcı, koşarak hadise mahalline varıyor.Birde ne görsün ! Bir akrep, yılanın ağzından çıkmakta. Sonra yılanın üzerinde dolaşıyor.Kuyruğu ile sokmaya başlıyor.Yılanda ise hiç bir hareket yok.Akrep, vazifesini yaptığına emin olunca oradan ayrılıyor.Kuş onu alıp yine ormanın derinliklerine uçuyor.

Aziz kardeşim! bu hadiseyi tefekkür edelim :

1-Küçücük bir kuşun minnacık kalbindeki ana şefketi,

2-Akrebin, yılanın düşmanı olduğunu nerden bildiğini,

3-Kuşun yavrularının can tehlikesi içinde olduğunu akrebe nasıl anlattığını, nasıl ikna ettiğini,

4-Vahşi bir yaratık , zehirli bir varlık olan akrebin kalbindeki merhamet ve yardım duygusunun neredn geldiğini,

5-Sonra kendisini kuşa, kuşun gagasına teslim edip, havalara çıkıp tehlikeli bir yolculuğa razı olmasını, fedakarlığını,

6-Bütün bunları hangi medresede talim ettiklerini tefekkür edelim.Elbette bütün bunlar Rabb' imin öğretmesi, Rabb'imin ilhamı ile olmaktadır.

Konuşulan konu GÜL EFENDİMİZ İÇİN, LALE RABBİMİZ İÇİN AÇAR

 

Alıntı

GÜL EFENDİMİZ İÇİN, LALE RABBİMİZ İÇİN AÇAR
GüL PeYGaMBeRe (SaV) , LaLe ALLAH'a (C.C.) aÇıLıR...






gül peygambere(s.av)lale Allah"a(c.c) açılır





TASAVVUFTA LALE YARADAN`I HATIRLATIR...


Aşkımdan pürsafâyımdır sanırsın belki bu demler…
Aşkın neşvesi olmaz
Lâle; Eğlâl
Leylî; Leylâ olmadan Ey güzel…

* * *


Üzerimde aşkın pırıltıları olabilir belki…
Veya âşıkların in'ikasıyla bir kıvılcım görebilirsin yüzümde…
Bu yüzümde gördüklerin ancak bir gölge ve akisten ibarettir. Ne özüdür, ne de kendisi…
Aynada yüzünü gördüğün vakit:
"-Bu zât benim gibi biridir ancak!" diyebilir misin?
Bir nehrin üzerine düşen yaprak için:
"-Bu ne güzel, ne berrak bir sudur." diyebilmen mümkün müdür? Sana berrak su diyebilmeleri için bulutların ötesinden dökülüp gelen ve nehre karışan bir yağmur damlası olman îcâb etmez mi?

İşte benim aşka yakınlığım onun akışıyla yönlenen bir yaprak kadar yakın, uzaklığım ise bir o kadar ondan ayrı bir cisim olup ona karışmamdaki zorluktan ve sırdandır.




Lâle, kelime olarak ele alındığında Arapça "Allâh" lâfzına âit harfleri taşımakta olduğu görülür. Eğlâl kelimesi de "lâle" kökünden gelir. Eğlâl ise Yâsin Sûresi'nde "eğlâlen" şeklinde geçmektedir. Manası ise; "boyunduruk"tur.

Rasûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz hicret edecekleri vakit kapıdaki müşrikleri etkisiz hâle getirmek için Yâsin Sûresi'nin bu âyetini okuyarak onlara bir avuç toprak atmıştı. Müşrikler bunun etkisiyle sanki boyunlarına boyunduruk geçirilmişçesine başlarını aşağıya indirememiş ve Efendimiz'i görememişlerdi. Onlar Efendimiz'i göremedikleri gibi gözleri kâinatın bütün hakîkatlerine âmâ olmuştur.

Bunun mukâbili olarak kalblerine Allâh lafzını yerleştiren ve istîdâdınca idrak etmiş olan Hak âşıkları da sanki boyunlarına nurdan bir halka geçirmişcesine başları yukarıda ilâhî cezbeye gark olmuş, onun neşvesiyle müstağrak bir hâldedirler. Aşağının kötülük ve pisliklerinden uzak, mâsivâdan arındırılmış bir gönülle herşeyden mahrûm olanlar için duâ ve ilticâ hâlindedirler.

Lâlenin harfî manası "hilâl"e de ulaşmaktadır. Onlar semâdaki hilâlin parıltılarıyla yol alır, yıldızlarla semaya dururlar. Bir semâzenin en makro hâlidir, hilâli çevreleyen yıldızlar…

Lâlenin ebced hesabı 66'dır. Altmış altı "Elhamdülillâh"a denk gelir. Onlar o hayret makamının coşkusuyla yaşadığı istiğrak hâline hamdederek "Elhâmdülillâh" derler.

Lâlenin içi kömür gibidir. Ancak dıştan görünmez. Dışı ise içinin tam tersine pasparlak, canlı ve rûha sekînet verici bir görünüme sahiptir. Onun bu hâli tıpkı bağrı yanık bir dervişin mütebessim nûr hâleli yüzüne benzer.

Gerçek lâlelerin hepsinde renkli altı yaprak bulunur. Bu ise îmanın altı nûrunun libâsına bürünen dervişin îmân ve ihsan potasında erimesi ve daha sonra bu nurun şualarıyla derinden bir yanışa gark olmasının da bir simgesidir.

Bununla beraber Kur'ân-ı Kerîm'in (aynı zamanda Fâtiha sûresinin) altıncı âyeti de "Bizi dosdoğru yola (Sırât-ı Müstakîm'e) ilet" âyet-i kerimesidir. Bu âyet aynı zamanda bir duâ vasfı taşımaktadır.

Lâlenin renkli yapraklarının yukarıya doğru olması da tıpkı bir dervişin duâ edişindeki edâyı andırır. Zira derviş bu hâl ile sırât-ı müstakîm üzere olmayı murâd etmiş ve ifrat-tefrit noktalarını törpüleyerek hakîkate, yani istikâmete ermiştir. Ve tıpkı lâlenin derûnundaki siyahlığı göstermemesi gibi o da içinde yaşadığı yanış halini gizlemiş ve kendine her nazar edene o güzel rengini sunarak ona ferahlık vermiştir. Nitekim lâlenin en revaç bulduğu dönemlerden biri olan Osmanlılar zamanında ona, "ferâhâver (ferahlık veren)" denmiştir. işte bu vasıflarla vasıflanan derviş de tıpkı lâlenin bu adını alarak etrafına letâfet ve zerâfet saçmış, gönüllere âb-ı hayat sunmuştur.

Hülâsa; lâlenin eğlâl oluşu, Lâlenin hakîkat deryasına dalış hâlidir.
Leyl; gece demektir. Gece sevda demektir. "Sevda"nın asıl manası "siyah"tır. Gece kıymet bilene "kara sevda"nın yaşandığı ânlardır. Eğer sen geceyi kopkoyu bir boşluk olmaktan çıkarmak istersen, gönüldeki yârları ve ağyârları yok etmelisin! işte o zaman her yer sana âyân olur. Sanırsın ki gece bitmiş de gündüz oluvermiştir. Böylece fânî muhabbetler silinerek kalb sevdânın deryâsının derinliklerinde yolculuğa çıkmıştır. Burada bahsedilen "Leylâ" temsîlî olup, asıl
kasdedilen "Mevlâ"dır. Her yerin âyân oluşuyla kalb kâinâtın esrârını okuyucu ve alıcı bir hâle gelir. Ve Cebrâil'in "Oku" emrini müteâkiben örtüsüne bürünen ürkek yürek, artık serpilip açılır ve her yanda Leylâ'yı "Mevlâ" görür hâle gelir.

Ey Gönül! Cânına üflenen nefhayla yan da kavrul! Amma lâle gibi ol ki, hâlinden sadece "yâr" haberdâr olsun. öyle ki, Efendimiz -sallallâhu aleyhi ve sellem- ümmeti için gönlü dâim hüzne gark olurken dahî, yüzü her lahzâ beşûş (mütebessim) idi !!

"alıntıdır"


Konuşulan konu GOLDEN RULE OF MARRIED LIFE...

 

Alıntı

GOLDEN RULE OF MARRIED LIFE...

 

                                            

Image Hosted by ImageShack.us

Konuşulan konu DELİ FIKRALARI...

 

Alınİ FIKRALA                                                                                                                                                                   RI...

 
             
 
 
 

DELİ FIKRALARI J

 

01. ZİL ÇALDI

Delileri uçağa bindirmişler, bir şehirden ötekine naklediliyorlardı.Ama o kadar çok gürültü yapıyorlardı ki, sonunda pilot dayanamadı, uçağı ikinci pilota teslim ederek içeride ne olup bittiğini görmek istedi.

Deliler uçakta hep bir ağızdan bağırıp çağırıyorlardı.Baktı, en başta, bir deli, ötekilere uymamış, akıllı, uslu oturuyordu.

-Sen neden bağırmıyorsun? diye soracak oldu.

Adam :

-Ben bunların öğretmeniyim, diye cevap verdi. Onlar da benim öğrencilerim.Şimdi teneffüsteler de onun için ses çıkartmıyorum.

Pilot, çaresiz yerine döndü. Bir süre geçti.Bir an geldi ki sesler büsbütün kesiliverdi.

Pilot:

-Aman çok güzel! diye sevindi.Herhalde kendinin öğretmen olduğunu sanan deli, ötekileri derse almış olsa gerek, diye düşündü.

Ama dakikalar geçiyor, arkadan hiç bir ses seda çıkmıyordu. Pilot biraz daha bekledikten sonra merak etti. Gidip bakmak istedi.

Bir de ne görsün! Uçağın kapısı açık ve içeride öğretmenden başka kimsecikler yok değil mi!

Dehşetle sordu :

-Öğrencilerin nerede?, diye...

-Dersler bitti. Hepsini evlerine gönderdim!

 

 

02. PATLAYAN MISIRLAR

Bir gün bir bilim adamı yılbaşı nedeniyle hastaneleri gezip akıllanan delileri salmaya karar vermiş. Bir sürü hastaneyi gezmiş fakat hiç akıllandığına kanaat getirilen deliye rastlamamış.

       En sonunda bir hastaneye gitmiş bir de bakmış ki bütün deliler zıplıyor hemen onlarla ilgilenen doktorlara sormuş:
-"Bunlar neden böyle zıplıyorlar?"
-"Bunlar kendilerini mısır patlağı zannediyorlar." demiş

       Bir de bakmışlar ki bir tanesi zıplamadan yatağın üzerinde sabit bir şekilde duruyormuş. Hemen ona yaklaşarak sormuş.
-"Sen neden zıplamıyorsun?"
-"Ben tavaya yapıştım..."

 

03. DELİ MİSİN?

Deli adamın biri bir gün balkondan aşağı olta sarkıtmış, yoldan geçen biriyse adama sormuş:

-"Kaç balık tuttun" demiş. Deli ise adama:

-"Deli misin be adam, burada balık ne arar !"

           

04. YÜZER Mİ?

Delinin birisi saatini hastane bahçesindeki havuza atmış.Bunu gören arkadaşı yanına yanaşmış ve konuşmaya başlamışlar:

-"Niye attın saati havuza?"

-"Nasıl yüzdüğünü görmek için."

-"Peki, kurdun mu?"

-"Hayır."

-"Enayi, hiç kurmadan yüzer mi??"

 

                  

05. KARIŞTIRSANA…

 

İki deli havuzun başına gelirler, biri hemen havuza atlar, suyu içer, azcık içdikten sonra tükürür bunu gören öbür deli, “Ne yaptın lan sen?” der.

Havuzdaki deli, “Geçen gün iki şeker atmıştım; tatlı oldu mu diye bakıyordum ama olmamış.” der.

Dışardaki deli : “Ulen sen deli misin nesin, karıştırsana...”

 

06. KIRMIZI OTOBÜS

Bir gün doktorlar delileri test etmek istiyorlarmış ve kim akıllandıysa, onu bırakacaklarmış. Duvara kocaman bir resim asmışlar. Resim kırmızı otobüs resmiymiş. Doktorlar delilere "Atlayın otobüse" demişler ve deliler resime doğru yürüyüp girmeye çalışmışlar. Bir deli arkada dikilmiş. Doktorlar "Bu neden otobüse girmiyor" diye. Deli cevaplamış:

-Biletim yoktu...

 

07. İKİ DELİ

Akıl hastanesinden kaçan iki deli, karşıdan gelen bekçiyi görünce, iri gövdeli bir çınarın arkasına saklandılar.
Bekçi, onların ayak seslerini işitmişti. Sordu; "Kim o?"
İçlerinden biri kedi gibi miyavladı.
       Bu başarılı miyavlamadan sonra bekçi yürüyüp gidiyordu ki delilerin ayakları altındaki yapraklar hışırdadı.
Bekçi geri dönüp yine seslendi: "Kim var orada?"
İkinci deli cevap verdi; " Bir kedi daha."

 

 

 

08. OLEY!

       Bir gün deliler hastanesinde yangın çıkmış . Herkes kaçmış ama bir deli iki üç kat yukarıda kalmış inmiyor. Ne yapsalar aşağı indiremiyorlar. itfaiye nafile! En sonunda iki üç deli kırmızı bi branda getirip germişler. Doktorlar sormuş; "Ne yapıyorsunuz siz?" Biri cevap vermiş:"Yukarıdaki kendini boğa sanıyor, kırmızıyı görünce aşağı atlıyacak."Vaay bunlar akıllanıyor galiba! "derken yukardaki atlamış. Bizim deliler bağırmış:"OLLEEEEY!!"

 

09. DELİK

       Bir akıl hastanesinde deliler her teneffüsde dışarı çıkarlarmış ve hepsi de bir deliğin içine bakıyormuş. Bir gün doktor bahçede yürürken bunları görmüş ve doktor da merak edip deliğe bakmaya gitmiş. Tam deliğin yanına geldiği zaman deliler, “Sıraya geç!” diye bağırmışlar.

Doktor sıraya geçmiş, sıra ona geldiği zaman doktor eğilmiş deliğe bakmış bakmış bir şey görememiş. Doktor arkasını dönmüş ve, “Ben bir şey göremedim!” demiş. Bunun üzerine deli de: “Ben 40 yıldan beri bakıyorum, bir şey göremiyorum, sen ilk bakışta mı göreceksin !?” demiş (::

 

 10. ANAHTAR SENDE DİMİİİİİİİ ?

      Bir gün doktorlar 3 deliyi testten geçireceklermiş.
Bu yüzden duvara bir kapı resmi çizmişler. Doktorun biri:

     -Birinci deli gelsin,demiş. Deli gelmiş açmaya çalışmış çalışmış, açamamış.
Diğer doktor:
-ikinci deli gelsin, demiş.
O da zorlamış zorlamış ama kapıyı açamamış.
Doktor:

     -Üçüncü deli gelsin, demiş.
O durmuş durmuş, sonra açmaya çalışmış. Açamayınca biraz durmuş.
Doktorlardan biri, diğer doktorun kulağına fısıldayarak şöyle demiş:
     -Galiba bu anladı, demiş.
       Sonra 3.deli demiş ki:

    -Anladıımm, anahtar sende dimiiiiiii........:))))))))

 

Konuşulan konu İSLAM ÜSTÜNDÜR

 

Alıntı

İSLAM ÜSTÜNDÜR


         FEDAKÂR BİR ALLAH DOSTU:

 MUS’AB BİN UMEYR

 

 

Mus'ab b. Umeyr, gençliği, yakışıklılığı ve saçlarının güzelliği bakımlarından Mekke'nin tek delikanlısı idi. Anne ve babası onu çok severdi. Annesi çok zengindi, oğluna en güzel ve en kıymetli giysileri giydirirdi.

 

Mus'ab, Mekkeliler arasında en iyi kokuları kullanır, Hadramut'ta yapılan ayakkabıları giyerdi. Peygamber (s.a.v.) onun bu hâlini anar, şöyle buyururdu: "Mekke'de Mus'ab b. Umeyr'den daha güzel saçlı, zarif elbiseli, daha bol ni'metlere sahip birini görmedim”.

 

Mus'ab, Efendimiz'in (s.a.v.) Erkam'ın evinde insanları İslâm'a çağırdığını duyunca Allah Resûlü'nün yanına girip Müslüman oldu, onu tasdik etti. Annesinin ve kavminin korkusundan Müslümanlığını gizledi. Nebî Aleyhisselâm'ın yanına gizli olarak gidip geliyordu.

 

Hz. Peygamber (s.a.v.),  Naz ve nimet içinde büyüdüğü halde, Müslüman olması sebebiyle ailesi tarafından dışlanıp fakr- u zarûrete dûçar kalan Umeyr’i yırtık-pırtık elbiseler içinde gördüğünde mübarek gözyaşlarını akıtmıştı ve


- Kalbini Allahü teâlânın nûrlandırdığı şu kimseye bakın! Anne ve babası onu en iyi yiyecek ve içeceklerle besliyorlardı. Allah için bunların hepsini terk etti. Allah ve Resûlünün sevgisi, onu gördüğünüz hâle getirmiştir, buyurdu.

 

Âilesinin sevgili oğullarına yapmadığı eziyet kalmadı. Onu dîninden döndürmek için evlerindeki bir mahzene hapsederek günlerce aç ve susuz bıraktılar. Arabistan'ın yakıcı güneşi altında ağır ve tahammülü zor işkenceler yaptılar.

Fakat Mus'ab bin Umeyr, bu ağır ve acımasız işkenceler karşısında sabır ve sebât göstererek aslâ İslâmiyetten dönmedi. Her seferinde bütün gücüyle haykırıyordu:

- Allahtan başka tapılacak, ibâdet edilecek ilâh yoktur. Muhammed aleyhisselâm O'nun peygamberidir.

 

Hz. Mus'ab Uhud harbinde şehîd olunca; onun sûretinde bir melek, sancağı aldı. Mus'ab'ın şehîd düştüğünden Resûlullahın henüz haberi olmamıştı. "İleri ey Mus'ab ileri!" diye sesleniyordu. Bunun üzerine bayrağı elinde tutan melek, geri dönüp Resûlullah efendimize; "Ben Mus'ab değilim" diye cevap verince, Resûlullah sancağı elinde tutanın melek olduğunu anladı. Bundan sonra Peygamberimiz sancağı Hz. Ali'ye verdi.

Resûlullah efendimiz, Mus'ab bin Umeyr'i şehîd olmuş görünce, başı ucuna dikilerek Ahzâb sûresinden:

"Mü'minlerden öyle yiğitler vardır ki, onlar Allah'a verdikleri sözde sadâkat gösterdiler. Onlardan bâzıları şehîd oluncaya kadar çarpışacağına dâir yaptığı adağını yerine getirdi. Kimisi de şehîd olmayı bekliyor. Onlar verdikleri sözü aslâ değiştirmediler"
meâlindeki âyet-i kerîmeyi okudu ve sonra şöyle buyurdu:

- Allah'ın Resûlü de şâhittir ki, siz kıyâmet günü Allah'ın huzûrunda şehîd olarak haşrolunacaksınız.

 

Mus'ab bin Umeyr'e kefen olarak bir şey bulunamamıştı. Mekke'nin en zengin iki ailesinden birinin çocuğu olan Mus'ab bin Umeyr'in örtünecek kefeni yoktu. Vücûdu kaftanı ile ve ayak tarafı da otlarla örtülmek sûretiyle defnedildi.

Habbâb bin Eret der ki:

Mus'ab bin Umeyr, Uhud'da şehid edilince, kendisini saracak kısa bir hırkadan başka bir şey bulunamadı. Hırkayı baş tarafına çektik, ayakları açıldı. Ayaklarına çektik, baş tarafı açıldı. Resûlullah bize:

- Onu baş tarafına çekiniz! Ayaklarını otlarla kapatınız!  buyurdu.


Din fedakârlık ister. Kendimizden bazı şeyleri harcamadıkça

iyilerden olamaz, iyiliğe ulaşamayız. 

Allah'a giden yol fedakârlıktan geçer. Eğer karşımıza fedakarlık gösterebilecek hiçbir şey çıkmıyorsa o zaman kendimizi muhasebeye çekmeliyiz.

 

Image Hosted by ImageShack.us

HALİL İBRAHİM BEREKETİ

Vaktiyle birbirini çok seven iki kardeş varmış....
      Büyüğü Halil....
      Küçüğü ise İbrâhim...
      Halil, evli çocuklu.
      İbrahim ise bekârmış...
      Ortak bir tarlaları varmış iki kardeşin...
      Ne mahsul çıkarsa, iki pay ederlermiş.. Bununla
      geçinip giderlermiş...
      Bir yıl, yine harman yapmışlar buğdayı. İkiye ayırmışlar....
      İş kalmış taşımaya....Halil, bir teklif yapmış :
      İbrahim kardeşim ; Ben gidip çuvalları getireyim. Sen
      buğdayı bekle. - Peki abi demiş İbrahim...
      Ve Halil gitmiş çuval getirmeye....
      O gidince, düşünmüş İbrahim:
      - Abim evli, çocuklu. Daha çok buğday lazım onun evine
      Böyle demiş ve, Kendi payından bir miktar atmış onunkine...
      Az sonra Halil çıkagelmiş.
      - Haydi İbrahim...! Demiş, önce sen doldur da taşı ambara.
      Peki abi...!
      İbrahim, kendi yığınından bir çuval doldurup düşer yola..
      O gidince, Halil'i düşünür bu defa: Der ki:
      - Çok şükür, ben evliyim, kurulu bir düzenim de var.
      Ama kardeşim bekâr. O daha çalışıp, para biriktirecek. Ev kurup evlenecek.
      Böyle düşünerek, Kendi
      payından atar onunkine birkaç kürek.....
      Velhasıl , biri gittiğinde, öbürü, kendi payından
      atar onunkine. Bu, böyle
      sürüp gider.....
      Ama birbirlerinden habersizdirler.
      Nihayet akşam olur. Karanlık basar. Görürler ki,
      bitmiyor buğdaylar. Hatta
      azalmıyor bile....
      Hak teala bu hali çok beğenir.
      Buğdaylarına bir bereket verir, bir bereket verir ki
      ...Günlerce taşır iki
      kardeş bitiremezler. şaşarlar bu işe...
      Aksine çoğalır buğdayları. Dolar taşar ambarları.
     
      Bugün "Bereket" denilince, bu kardeşler akla gelir.
      Bu bereketin adı : Halil İbrahim bereketidir...
     

ALLAH HEPİNİZE HALİL İBRAHİM BEREKETİ VERSİN  

Image Hosted by ImageShack.us

Image Hosted by ImageShack.us

HER İŞİ ZAMANINDA YAPMALIYIZ

ERTELEYENLER HELÂK OLMUŞTUR.  (Hz. Muhammed Aleyhisselam )

Anneannesinin sözleri yankılandı kulaklarında: 'Oğlum namaz hiç bu vakte bırakılırmı?' Anneannesinin yaşı yetmişe dayanmış, ama ezan okunduğu vakit yerinden sıçrar, yaşından beklenmeyecek bir hızla abdestini alır ve namazını kılardı. Kendisi ise,nefsini bir türlü yenemiyordu. Ne oluyorsa, hep... namaz son dakikalara kalıyor, bu sebeple namazını alelacele eda ediyordu. Bunu düşünerek kalktı yerinden, gözü saate kaydı. Yatsı ezanının okunmasına on beş dakika kalmıştı. Başını her iki yöne pişmanlıkla sallayarak, "Yine geciktirdim namazı." dedi kendi kendine. Kıvrak hareketlerle abdestini aldı ve daha elini yüzünü tam kurulamadan kendisini odasına attı. Mecburen, hızlı hareketlerle namazı eda etti.

Çok seviyordu onu... Hele öyle bir namaz kılışı vardı ki, onu hep bir gökkuşağı hayranlığıyla seyrederdi. Namazda öyle bir mahviyeti vardı ki... hicabından renkten renge girerdi. O gün akşama kadar derse girmişti. Müthiş bir ağırlık vardı üzerinde. Duasını yaparken, başını ellerinin arasına alıp secdeye durdu. Namazdan sonra bir süre bu şekil tefekkür etmeyi severdi. Gözleri kapanır gibi oldu. "Ne kadar da yorulmuşum." dedi. Daldı gitti öylece.... Kıyamet kopmuştu. Mahşeri bir kalabalık vardı. Her yön insanlarla doluydu. Kimi dona kalmış, hareketsiz bir şekilde etrafı izliyor; Kimi sağa sola koşturuyor, kimisi de diz çökmüş, başı ellerinin arasında bekliyordu. Yüreği yerinden fırlayacak gibi atıyor, adeta kafesinden kurtulmaya çalışıyor,soğuk soğuk terler döküyordu. Hayattayken kıyamet, sorgu sual ve mizan hakkında çok şey duymuş ve ahiret hayatı adına bu kavramlar kendisi için köşe taşı olmuşlardı. Ama mahşer meydanında ki ürperti, korku ve bekleyişin bu denli dehşet vereceğini düşünmemişti. Hesap ve sorgu devam ediyordu.

 Bu arada onun ismini de okudular. Hayretle bir sağa, bir sola baktı. "Benim ismimi mi okudunuz?" dedi dudakları titreyerek..... Kalabalık birden yarılmış, bir yol olmuştu önünde. İki kişi kollarına girdi. Mahşer meydanının vazifelileri oldukları belliydi. Kalabalık arasından şaşkın bakışlarla yürüdü. Merkezi bir yere gelmişlerdi. Melekler her iki yanından uzaklaştılar. Başı önündeydi. Bütün hayatı, bir film şeridi gibi geçiyordu gözlerinin önünden...." Şükürler olsun " dedi, kendi kendine ve devam etti; " Gözlerimi dünyaya açtım, Hep hizmet eden insanları gördüm. Babam sohbetlerden sohbetlere koşuyor, malını islam yolunda harcıyordu. Annem eve gelen misafirleri ağırlıyor, yemek sofralarının biri kalkıp, bir yenisi kuruluyordu. Ben ise, hep bu yolda oldum. İnsanlara hizmete çalıştım. Onlara Allah'ı anlattım. Namazımı kıldım. Orucumu tuttum. Farz olan ne varsa yerine getirdim. Haramlardan kaçındım. "Kirpiklerinden aşağı gözyaşları dökülürken, "Rabbimi seviyorum, en azından sevdiğimi zannediyorum." Diyordu. Ama bir yandan da "O'nun için ne yapsam az, Cennet'i kazanmama yetmez." Diye düşünüyordu.Tek sığınağı Allah'ın rahmetiydi.

 Hesap sürdükçe sürdü. Boncuk boncuk terliyordu. Sırılsıklam olmuş, zangır zangır titriyordu. Gözleri terazinin ibresindeki neticeyi bekliyordu. Sonunda hüküm verilecekti. Vazifeli melekler ellerinde bir kağıt, mahşer meydanında ki kalabalığa döndüler. Önce ismi okundu. Artık ayakları tutmaz olmuştu. Neredeyse yığılıp kalacaktı. Heyecandan gözlerini kapamış, okunacak hükme kulak kesilmişti. Mahşeri kalabalıktan bir uğultu yükseldi. Kulakları yanlış mı duyuyordu? İsmi cehennemlikler listesindeydi. Dizlerinin üstüne yığıldı. Hayretten dona kalmıştı." Olamaaaazzzz" diye bağırdı. Sağa sola koşturdu. "Ben nasıl Cehennemlik olurum? Hayatım boyunca hizmet eden insanlarla birlikte oldum. Onlarla beraber koşturdum. Hep rabbimi anlattım." Diyordu.

 Gözleri sağanak olmuş, titrek vücudunu ıslatıyordu. Vazifeli iki melek kollarından tuttu. Ayaklarını sürüyerek ve kalabalığı yararak alevleri göklere yükselen Cehennem'e doğru yürümeye başladılar. Çırpınıyordu. Medet yok muydu? Bir yardım eden çıkmayacak mıydı? Dudaklarından kelimeler kırık dökük, yalvarmayla karışık döküldü.."Hizmetlerim... Oruçlarım.... Okuduğum Kur'anlar... Namazım... Hiçbiri beni kurtarmayacak mı?" diyordu. Bağıra bağıra yalvarıyordu. Cehennem melekleri onu sürüklemeye devam ettiler. Alevlere çok yaklaşmışlardı. Başını geriye çevirdi. Son çırpınışlarıydı. Resülullah, "Evinin önünde akan bir ırmak içinde günde beş defa yıkanan bir insanı o ırmak nasıl temizler, günde beş vakit namazda insanı günahlardan öyle temizler." Buyuruyordu. "Oysa ki benim namazlarım da mı beni kurtarmayacak?" diye düşünüyordu. "Namazlarım... Namazlarım... Namazlarım." diye diye hıçkırdı. Vazifeli melekler hiç durmadılar. Yürümeye devam ettiler; Cehennem çukurunun başına geldiler.

Alevlerin harareti yüzünü yakıyordu. Son bir defa dönüp geriye baktı. Artık gözleri de kurumuştu. Ümitleri sönmüştü. Başını öne eğdi. İki büklüm oldu. Kollarını sıkan parmaklar çözüldü. Cehennem meleklerinden birisi onu itiverdi. Vücudunu birden bire havada buldu. Alevlere doğru düşüyordu. Tam bir iki metre düşmüştü ki, bir el kolundan tuttu. Başını kaldırdı. Yukarıya baktı. Uzun beyaz sakallı bir ihtiyar onu düşmekten kurtarmıştı. kendisini yukarıya çekti. Üstündeki başındaki tozu silkerek ihtiyarın yüzüne baktı. "Siz de kimsiniz ?" dedi. İhtiyar gülümsedi: " Ben senin namazlarınım." "Neden bu kadar geç kaldınız ? Son anda yetiştiniz. Neredeyse düşüyordum"dedi.... İhtiyar yüzünü gererek, tekrar güldü; Başını salladı; " Sen beni hep son anda yetiştirirdin, hatırladın mı? Secdeye kapandığı yerden başını kaldırdı. Kanter içinde kalmıştı. Dışarıdan gelen sese kulak kabarttı. Yatsı ezanı okunuyordu. Bir ok gibi yerinden fırladı. Abdest almaya gidiyordu.  

[ Ya kılmayanlar..!?]

Image Hosted by ImageShack.us

YARATILIŞ GAYEMİZ

İnsanlar sürekli kıyamet ne zaman kopacak ya da kıyamet alametleri nelerdir diye sorular sorarlar ama bilmiyorlar ki her insanın ölümü kendi kıyametinin kopuşu demektir ve ECELİN kapımızı ne zaman çalacağı hiç belli değildir!!

kıyametimiz henüz kopmamışken şunları bir kere daha tefekkür edelim


Çocukluğunuzun ilk günlerinden itibaren geleceğinize ilişkin belirli bir hedefe yönelir veya başkaları tarafından yönlendirilirsiniz. Muhtemelen şunlarla karşılaşırsınız: Yaşınız ilerlediğinde artık bir aileniz ve işiniz olmuştur. Daha çok para kazanmak ve daha rahat yaşamak için çaba gösterirsiniz, çocuklarınızı yetiştirir, onların ileride sizden daha iyi bir hayat sürmelerini istersiniz. Haftada bir aile toplantılarına katılır, tatil yapar, işe gider, geri kalan vaktinizi de evde geçirirsiniz. Birkaç aksaklık dışında yaşamınızdaki herşey muntazam devam eder, genelde çok olağanüstü durumlarla da karşılaşmazsınız.

Yaşamınızdaki herşey sanki daha önceden belirlenmiş gibidir, çevrenizdeki insanların yaşamları da birbirleriyle çok büyük benzerlikler gösterir. Bu benzer senaryolara göre yaşamak için çalışmalı, soyunuzu devam ettirmek için de aile kurmalısınız. Bu düşünceye göre zaten "iyi bir aile ve iyi bir iş" dışında yaşamın başka ne amacı olabilir ki! Bunlar sağlandıktan sonra mutlu bir yaşam hayal edersiniz. Böylece herşey tozpembe olacak ve yaşamın geri kalan kısmını huzurlu geçireceksinizdir.

Oysa siz bunları düşünürken, bedeninizde ve çevrenizde önemli birtakım değişiklikler olmaktadır. Vücudunuzda farklı işlevlere sahip pek çok hücre görevini tamamlayıp ölmekte ve yaşınız ilerledikçe bunların yenilenmesi daha da yavaşlamaktadır. Bedeniniz yaşlanmakta ve bu yönde sürekli belirtiler, hastalıklar, eksiklikler ortaya çıkmaktadır.

Ve siz huzurlu ve rahat geçirmeyi planladığınız "geri kalan ömrünüzde" gitgide ölüme doğru yaklaştığınızın farkındasınızdır. İşte bu nedenle dünya hayatı size beklediğiniz rahatlığı ve huzuru gerçek anlamda asla vermez. . Çünkü dünya hayatı yalnızca geçici bir imtihan yeridir. Kimin güzel davranışlarda bulunduğunun sınandığı yerdir. Allah, bize bu önemli gerçeği şöyle bildirmektedir:

O, amel (davranış ve eylem) bakımından hanginizin daha iyi (ve güzel) olacağını denemek için ölümü ve hayatı yarattı. O, üstün ve güçlü olandır, çok bağışlayandır. (Mülk Suresi, 2)

Yaşamın gerçek amacı "iyi bir aile ve iyi bir iş" değildir. Herkesin tek bir yaratılış amacı vardır: Allah'a kul olmak. Dünyada elde edilmiş mal, eş, çocuk, mevki, itibar gibi kazançların hepsi yaşam boyunca büyük bir tutkuyla bağlanılan değerlerdir. O zaman gerçek amacın ve kazancın ne olduğunu çok iyi düşünmek, kavramak gerekir. İşte yaratılmanın asıl amacını Allah Kuran'da şöyle bildirmektedir:

Ben, cinleri ve insanları yalnızca bana ibadet etsinler diye yarattım. (Zariyat Suresi, 56)

Ancak Allah'a kulluk görevinin tam olarak yerine getirilmesiyle ölümden sonra başlayacak olan ahiret hayatı için güzel bir beklenti söz konusu olabilir. Eğer bir insanın ahirete, ölümden sonraki yaşama yönelik bir beklentisi yoksa, o zaman da geriye tek bir ihtimal kalır: Ölümle birlikte sonsuza dek yok olmak! Bu ihtimal ise diğerlerine göre çok daha ürkütücüdür. Allah'a kulluk etmeyi reddeden insanlar bu olasılıktan korktukları ve unutmak istedikleri için kendilerince çeşitli yöntemler geliştirirler. Bu yöntemler ise genelde hep aynıdır: Ölüm konuşulmaz, tartışılmaz, hatırlatılmaz. Halbuki ölüm, yaşanılacağı kesin olan bir gerçektir, ama sanki "yokmuş" gibi davranılır. Toplumun büyük bir kesiminin bu mantığa sahip olması insanda bir rahatlamaya sebep olabilir. . Oysa Allah Kuran'da insanların kaçmakta oldukları ölüm gerçeğiyle mutlaka karşılaşacaklarını bildirmektedir. Ayette şöyle buyrulur:

De ki: "Elbette sizin kendisinden kaçtığınız ölüm, şüphesiz sizinle karşılaşıp-buluşacaktır. Sonra gaybı da, müşahede edilebileni de bilen (Allah)a döndürüleceksiniz; O da size yaptıklarınızı haber verecektir. (Cuma Suresi, 8)

Ayetlerimizi inkar edenler ise, sol yanın adamlarıdır (Ashab-ı Meş'eme). "Kapıları kilitlenmiş" bir ateş onların üzerinedir. (Beled Suresi, 19-20)

Dünyada kendisine verilmiş kısıtlı süreyi boşa harcayan her insanın, tüm zamanlar boyunca içinde kalacağı, sonsuza kadar kapıları üzerine kilitlenmiş bu azabı hak edeceğini sakın unutmayın... Selam ve Dua ile..

Image Hosted by ImageShack.us

 NAMAZA DAVET

Sabah Namazı

Vakit seher… Ufukta günün kızıl çiçeği açmak üzere. Vaktin rahmine sabahın nutfesi düştü az önce. Gecenin toprağında saklı ışıktan tohumlar başlarını uzatıyor.

Şimdi hatırla ki, sen de bir zamanlar yokluğun karanlığında yitiktin. Unutulmuşluk toprağına gömülü bir tohumdun. Kimsenin adını bilmediği, hatırını saymadığı bir yetimdin.

Hatırla ki, unutulmuşluğun toprağında Rabbin seni unutmadı. Rabbin seni sahipsiz de bırakmadı. Rabbin seni yokluk gecesinden varlığın ufkuna eriştirdi. Taze bir bahar gibi gün yüzüne çıkardı bedenini. Ete kemiğe bürüdü ruhunu. Gülden tebessümler giydirdi yüzüne.

Şimdi seher vakti. Göz kapaklarının ardından kaç. Gafletin gecesinden uyan. Aç gözlerini sehere. Aç kalbini Rabbine. Uyan. Uyan, yan ve an seni hiç unutmayan Rabbini. Güneş ufukta yükselmeden, sen dualar ufkuna yüksel. Herkes unutsa  bile seni unutmayan Rabbini herkesin O’nu unuttuğu anda ananlardan ol. Haydi kalk! Kalk ve miracına eşlik et En Sevgilinin[asm].

Şimdi sabah! Şimdi sabah namazı vakti...

Öğle Namazı

Vakit öğle. Gün ortası. Dünya telaşındasın. İşler yoğun. Yarım kalmış ne kadar iş var! Sanki sensiz yürümüyor hiçbir şey. Sanki sen olmasan işler hep yarım kalacak, belki hiç başlamayacak. Ne kadar çok vazgeçilmezin var! Ne kadar vazgeçilmezsin!

Oysa dünya seni pek umursamıyor. Sessizce akıp gitmede sonsuz uzayda.. Telaşlarına inat uzakta bir kelebek yavaş yavaş kozasından çıkmada. Ötelerde bir insan son nefesini vermekte sessizce.. Bir bebek ilk kez gülümsemekte annesine...

Vakit öğle... O kadar gürültü var ki ortalıkta.. Kalbinin sesini duyamıyorsun bile. Ruhunun sonsuza uzanan emellerine kör olmak üzeresin. Telaşların arasından sıyrıl, ruhuna yer ayır. Ebedî sükûnete hazırla kendini. Kalbini sonsuzluğa bitiştir. Alnını secdeye değdir.

Şimdi öğle namazı vakti!

İkindi Namazı

Vakit ikindi. Gün ihtiyarladı. Güneş solgun rengini bırakıyor güller üstüne. Zaman ırmağı ikindinin çağlayanından dökülüyor şimdi. Ayrılığı söylüyor hece hece. Hüzün renkli bulutlar sardı göğü. Güneşin saltanatı bitmek üzere. Zevale doğru akıyor ışıklar.

Hatırla ki, sen de bir ömrün ikindisine yürüyorsun. Tenin soluyor. Gözlerinin feri çekiliyor. Yüzünü bu dünyadan çevirmeye hazırlıyorsun. Öbür kıyısındasın artık hayat nehrinin. Bundan sonra vaadi yok sana zamanın. Yokuş aşağı akıyor kalbin.

Vakit ikindi. Kalbini kanatıyor kuru gül yaprakları. Tutunacak dal arıyor gibisin zamana karşı. Zamanın hükmü ağırlaşıyor üzerinde. Gün daha kısa geliyor artık.   “Yemin olsun ki ikindi vaktine. Hüsrandadır insan.” Şimdi anlıyorsun. Çünkü, yokuş aşağı akıyorsun. Dalından kopuyorsun. Hoyrat bir rüzgâr artık zaman. Geriye kalan ancak iman.

Şimdi ikindi vakti. Secdeye koy alnını. Eğil Zamanın Sahibinin önünde. O’na konuş; dualarını fısılda. Sonsuzluğa tutun hece hece.

Akşam Namazı

Vakit akşam. Gün ölmek üzere. Güneş ışıklarını topluyor eşyanın üzerinden. Kızılca kıyameti kopuyor dünyanın. Kara kefenini giyiniyor gün. Gülün rengi soluyor, eşyanın cezbesi yitiveriyor.

Hatırla ki, senin de akşamın olacak bir gün. Ömrünün ışıkları solacak. Hayatının perdesi çekilecek. Senin de kıyametin kopacak.

Şimdi akşam. Ölmeden önce bil öleceğini ki, yaşatıldığını farkedesin. Herkesin senden uzaklaşacağı ölüm anını hatırla ki, sen de şimdi herkesten ve her şeyden uzaklaşıp Rabbine yanaşasın. Seni sen yokken de bilen Rabbin, sen öldükten sonra da bilecek elbet.. Herkesin unuttuğu yerde seni bir O hatırlayacak. Hatırını yalnız O bilecek. Sen de O’nu an şimdi.

Şimdi akşam namazı vakti…

Yatsı Namazı

Vakit Yatsı. Gün çoktan öldü. Güneş ışıklarını topladı. Gece hükmediyor âleme. Güneşin saltanatı bitti. Işıklar tükendi ufuklarda. Renkler ellerini çekti eşyadan. Gül soldu, gün soldu. Göğe yöneldi gözler.

Hatırla ki, Sen de unutuşun kara gecesine yuvarlanacaksın. Bir adın kalacak geriye. Bir mezar taşın hatırlayacak belki Seni. Belki o da unutacak.

Şimdi gece… Sabaha çok var. Işık uzaklarda. Yokluğun gecesinde, adın bile unutulmuşken, kimden meded umarsın sor kendine? Kim Sana hayat vermişse, kurumuş kemikleri toplayıp dirilten de O elbette.

Söyle kendine. Söyle kendine ki, çoklarının Seni unuttuğu bu gece, Sen de herkesi unut, O’nu hatırla. Söyle kendine ki, çoklarının ışıklara kanıp sahte renklerin kuyularına daldığı bu gece, Rabbini an, Rabbine kan, Rabbine uyan.

Şimdi yatsı zamanı vakti.

Image Hosted by ImageShack.us  

KIYAMET SAATİ YAKINDIR

İnsanların büyük bir bölümü kıyamet günü hakkında bilgi sahibidir. Hemen hemen herkes kıyamet saatinin dehşetinden az veya çok haberdardır. Buna rağmen, insanların böylesine hayati bir konuda gösterdikleri ortak bir tepki vardır; kıyamet üzerine düşünmek veya konuşmak istemezler. Kıyamet saati geldiğinde yaşanacak korkuyu akıllarına getirmemek için yoğun bir çaba sarf ederler. Gazetede okudukları bir afet haberinin veya bir felaketi gösteren bir filmin kendilerine kıyameti hatırlatmasına dahi tahammül edemezler. Bu günün mutlaka karşılaşılacak olan büyük bir gerçek olduğunu düşünmekten kaçınırlar. Bu konudan bahseden kişileri dinlemek, bu büyük günü anlatan yazıları okumak istemezler. Bunlar, kıyamet düşüncesinin neden olduğu korkudan kaçmak amacıyla geliştirdikleri yöntemlerden bazılarıdır.

Çoğu insan da kıyamet saatinin gerçekleşeceğine ciddi anlamda ihtimal vermez. Bunun bir örneğini Kehf Suresi'nde anlatılan zengin bağ sahibinin ifadelerinde de görmekteyiz:

Kıyamet-saatinin kopacağını da sanmıyorum. Buna rağmen Rabbime döndürülecek olursam, şüphesiz bundan daha hayırlı bir sonuç bulacağım. (Kehf Suresi, 36)

Bu ifadelerde Allah'a inandığını söyleyen, fakat kıyamet gerçeğini düşünmeyen, üstelik ayetlere zıt iddialar ileri sürenlerin gerçek zihniyetleri gözler önüne serilmektedir.

Başka bir ayette de kıyamet saati ile ilgili olarak kuşkuya kapılan, şüpheye düşen inkarcılardan Allah şöyle söz eder:

"Gerçekten Allah'ın vaadi haktır, kıyamet-saatinde hiçbir kuşku yoktur." denildiği zaman siz: "kıyamet-saati de neymiş, biz bilmiyoruz; biz yalnızca bir zanda (ve tahmin) bulunup zannediyoruz; biz kesin bir bilgiyle inanmakta olanlar değiliz." demiştiniz. (Casiye Suresi, 32)

Bir kısım insanlar da kıyamet saatini bütünüyle inkar ederler. Böyle bir tavır gösterenleri ise Allah Kuran'da şöyle bildirmiştir:

Hayır, onlar kıyamet-saatini yalanladılar; Biz kıyamet-saatini yalan sayanlara çılgınca yanan bir ateş hazırladık. (Furkan Suresi, 11)

Gerçeği öğrenmek amacıyla, bizlere yol gösterecek tek kaynak olan Kuran'a baktığımızda apaçık bir gerçekle karşılaşırız. Kıyamet hakkında kendini kandıran insanlar büyük bir hata yapmaktadırlar. Çünkü Allah ayetlerinde, kıyamet saatinin yakın olduğunu ve bu konuda hiçbir şüpheye yer olmadığını haber vermektedir:

Gerçek şu ki kıyamet-saati yaklaşarak gelmektedir, onda şüphe yoktur... (Hac Suresi, 7)

Biz gökleri, yeri ve her ikisinin arasındakileri hakkın dışında (herhangi bir amaçla) yaratmadık. Hiç şüphesiz o kıyamet-saati de yaklaşarak-gelmektedir... (Hicr Suresi, 85)

Şüphesiz kıyamet-saati yaklaşarak gelmektedir, bunda hiçbir kuşku yok... (Mümin Suresi, 59)

Kuran'ın kıyamet ile ilgili mesajının üzerinden 1400 sene kadar uzun süre geçtiğini, bu sürenin de bir insanın hayatına kıyasla uzun olduğunu düşünenler olabilir. Ancak burada söz konusu olan, Dünya'nın, Güneş'in, yıldızların, kısacası tüm kainatın sonudur. Evrenin milyarlarca senelik geçmişi göz önüne alındığında, on dört yüzyıllık bir zaman diliminin çok kısa olduğu kesindir.

Yakın tarihimizin büyük İslam alimi Bediüzzaman Said Nursi de benzer bir soruya hikmetli bir teşbih ile şöyle cevap vermiştir:

Kuran, "kıyamet yakındır" ferman ediyor. Bu kadar sene geçtikten sonra gelmemesi, yakınlığına zarar vermez. Zira kıyamet dünyanın ecelidir. Dünyanın ömrüne nispeten bin veya iki bin sene, bir seneye nispetle bir iki gün veya bir iki dakika gibidir. Kıyamet saati yalnız insaniyetin eceli değil ki onun ömrüne nispet edilip uzak görülsün.

Kıyamet, dünya üzerindeki tüm toplumların başına gelecek son felakettir. Kuran insanların öğüt alıp düşünmesi için indirilen İlahi kitapların sonuncusudur ve kıyamete kadar tek yol gösterici olarak kalacaktır. Ayetlerdeki ifadeyle; "...O (Kuran) alemlere bir öğüt ve hatırlatmadan başkası değildir." (Enam Suresi, 90) Kuran'ın sadece belirli bir zamana ve mekana hitap ettiğini zanneden insanlar ise derin bir gaflet içindedir, çünkü Kuran, tüm "alemler" için ortak bir çağrıdır.

Ay'ın Yarılması

Kuran'ın 54. Suresi'nin adı olan "Kamer"in Türkçe karşılığı "Ay"dır. Bu surenin büyük bir bölümünde, kendilerine gönderilen peygamberlerin "uyarılarını yalanlayan" Nuh, Ad, Semud ve Lut halkının, Firavun ve çevresinin başlarına gelen yıkımlar anlatılır. Aynı zamanda birinci ayette kıyamet vakti ile ilgili çok önemli bir mesaj verilir:

Saat (kıyamet saati) yakınlaştı ve Ay yarıldı. (Kamer Suresi, 1) Ayette kullanılan "yarmak" fiilinin Arapça karşılığı "şakka"dır. Bu kelimenin Arapçada farklı anlamları bulunmaktadır. Bazı Kuran tefsirlerinde "ikiye yarılmak" manası tercih edilmektedir. Bununla birlikte, "şakka" kelimesi Arapçada "toprağı sürme, toprağı kazma" anlamlarında kullanılmaktadır.

Sözü edilen alameti haber veren ayetlerin devamında çok önemli bir ihtar vardır. Bu ayetlerde, Allah katından gelen işaretlerin insanları gaflet ve hatalarından döndürecek büyük fırsatlar olduğu, bu uyarıları gördükleri halde yalanlayanların "ne tanınmış-ne görülmüş" bir gün olarak tanıtılan kıyamet günü diriltildiklerinde pişman olacakları hatırlatılmaktadır:

 Saat (kıyamet saati) yakınlaştı ve Ay yarıldı.

Onlar bir ayet (mucize) görseler, sırt çevirirler ve "(Bu) süregelen bir büyüdür" derler.

Yalanladılar ve kendi hevalarına (istek ve tutkularına) uydular; oysa her iş 'sonunda kendi amacına varıp karar kılacaktır.'

Andolsun, onlara (kendilerini şirkten ve bozulmalardan) caydırıp vazgeçirtecek nice haberler geldi.

(Ki her biri) Doruğunda-olgunlaşmış hikmettir. Fakat uyarmalar bir yarar sağlamıyor.

Öyleyse sen onlardan yüz çevir. O çağrıcının 'ne tanınmış, ne görülmüş' bir şeye çağıracağı gün…

Gözleri 'zillet ve dehşetten düşmüş olarak', sanki yayılan çekirgeler gibi kabirlerinden çıkarlar.

Boyunlarını çağırana doğru uzatmış olarak koşarlarken, kafirler derler ki: "Bu, zorlu bir gün". (Kamer Suresi, 1-8)

 

KAYNAK: HARUN YAHYA

www.kiyametalametleri.com

Image Hosted by ImageShack.us

  Image Hosted by ImageShack.us

Image Hosted by ImageShack.us

Image Hosted by ImageShack.us

RASÛLULLAH (S.A.V.) EFENDİMİZ'E SALAVÂT

Her müslümanın Peygamber Efendimiz (s.a.v.) üzerine salavât- şerîfe okuması dînî bir vazifedir. Allâhü Teâlâ Ahzâb Sûresi'nin 56. âyetinde meâlen, " Muhakkak ki Allâhü Teâlâ ve melâikesi o Nebîye hep salât ile ikramda bulunurlar. Ey o bütün imân edenler, haydin ona teslimiyet ile salât ü selâm getirin. " buyurmuştur. Rasûlullâh Efendimiz (s.a.v.) de        " Ben kimin yanında anılırsam üzerime salavât getirsin. Kim bana bir  salavât getirirse Allâhü Teâlâ  bu salavâtına mukâbil o kimseye on ihsanda bulunur, on günâhını siler ve derecesini on kat yükseltir."  buyurmuştur.

Salavât- şerîfe  bir ibadettir. Onunla Allâhü Teâlâ'ya yaklaşılır.

Yukarıda beyan olunan âyet-i kerîmede emrolunduğu için her müslüman'ın ömründe bir kere Peygamber Efendimize (s.a.v.) salavat okuması bil-ittifak farzdır. Bir mecliste Peygamber efendimizin ismi geçtiği zaman salavât okumak vâcipdir. Aynı mecliste Peygamber Efendimizin (s.a.v.) ismi tekrarlansa tekrar salavât okumak müstehaptır. Bütün namazların son oturuşunda, sünnet-i gayr-ı müekkedelerin ve dört rekât olarak kılınan bütün nâfile namazların ilk ve son oturuşunda teşehhüdden sonra ve cenâze namazının ikinci tekbirinden sonra salavât- şerîfe ( Allahümme salli, Allahümme Bârik )  okumak sünnettir. Bir mâni yoksa her zaman salavât okumak müstehaptır.

Cuma günü ve gecesi, cumartesi, pazar ve perşembe günlerinde salavât okumak müstehaptır. Sabah, akşam, mescide girerken ve çıkarken, Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) kabrini ziyâret ederken, Safâ ile Merve'de, cuma hutbesi ile sâir hutbelerde, ezandan sonra, kâmet edilirken, dua ederken duânın başında, ortasında ve sonunda, konut duasından sonra, hacda telbiyeyi bitirdikten sonra, bir yere toplanınca ve dağılırken, abdest alırken, kulak çınlarken, bir şeyi unuttuğu vakit, vaaza başlarken ve bitirirken, sual ve fetvâ yazarken, kız isterken, kitap yazarken, bir işe başlarken salavât- şerîfe okumak müstehaptır.

Rasûl-i Ekrem Efendimiz şöyle buyurmuştur. " Kıyamet gününde bana halkın en yakın olanları ve şefâatime hak kazananları, Benim üzerime en çok salâvat getirenleridir."

Ebu Hüreyre ( R.A.) rivayet etmiştir.

Rasûl-i Ekrem:  " Yanında ben anıldığım halde üzerime salâvat getirmeyen adamın yüzü yere sürtülsün, hakârete uğrasın." Buyurdu

Ebu Hüreyre ( R.A.) rivayet etmiştir.

" Benim kabrimi bayram yeri haline getirmeyiniz. Bana dua ediniz. Çünkü nerede bulunursanız bulununuz bana edeceğiniz salât-u selâm mutlaka bana ulaşır."

 

 

Image Hosted by ImageShack.us

  

  YÜREK FETHİ

 

 

Sorumluluğunun bilincinde her insan çevresiyle ilgilenir. Çünkü, insanın sorumluluk alanında çevre de girer. İçinde yaşadığı topluma karşı sorumluluk hissetmeyen, hemcinslerine karşı yükümlülüklerini yerine getirmeyen insan, suçlu sayılmasa dahi kesinlikle vebal altındadır.

 

İnsan sosyal bir varlıktır. Bu nedenle hiçbir eylemi toplumdan bağımsız düşünülemez. Bireysel gibi duran davranışlarının dahi toplumsal bir boyutu vardır. Sosyal bir yozlaşmanın yaşandığı bir toplumda hiçbir fert, üyesi olduğu toplumun yozlaşmasından kendisini müstağni ( eksiksiz, hatasız ) ve sorumsuz  addedemez. Hz. Peygamber’in harika bir benzetmeyle ümmeti yaşayan bir uzviyete, yani bir insan bedenine benzettiği bir gerçektir.

 

Sorumluluğu’nun bilincinde her insan, mutluluğun öbür adı olan İslâm’dan uzak yaşayan her bireyin sancısını bağrında hissetmelidir. İsyanı kutsayan kentlerin fücur akan caddelerinde sele kapılmış çiçekleri birer birer toplamalıdır. İnsan yüreğini acımasızca kundaklayan modernizmin çıkardığı küresel yangından bir can kurtarmanın savaşını vermelidir. İnanan her insan şu duyguyu taşımalıdır:

 

Elimi uzatabileceğim halde uzatmadığım için yüreği kundaklanan her insanın katili olarak beni hesaba çekecekler.  Gel, diyecekler, sen elinden tutsaydın bu insan şimdi ateşte mahkûm olmayacaktı. Sen sorumluluğunu yerine getirseydin, Kitab mahzun olmayacaktı. Fetih işçisi olsaydın, zaman ve mekan ihanete uğramayacaktı.

 

Bir benimle ne çıkar demeyeceksin. Baharın haberini karın altında, kışa inat açan kardelenlerin verdiğini unutmayacaksın. Kim var, diye sağa sola bakmayacaksın. Ben varım, diyecek ve yürüyeceksin.

 

Caddelerde gördüğün cahil yığınlara, güneşi ceketinin astarında kaybetmiş kitlelere,  yüreğinden habersiz göğsüne takacak sahte muskalar arayan kalabalıklara acıyacak, onlar arasında gördüğün cins tohumlara toprağı işaret edeceksin. Cins tohumu, cins toprakla buluşturan cins bahçıvan olacaksın. Uygun iklimi ise Allah verecek.

 

Bırak otçuların gözü yoncada olsun. Senin gözün daima insanda olacak. Hammaddesi makbul fakat adresini yitirmiş birini gördüğünde, “ bundan ne güzel Müslüman olur” diyecek ve tüm yüreğinle hidayeti için dua edeceksin. Onu kimliğini yitirmiş bir halde gördüğünde kahrolacak, elinden bir şey gelmiyorsa dahi, yüreğin bir peygamber yüreği gibi yanıp  “ Allah’ım onları affet, onlara hidayet et, çünkü onlar bilmiyorlar!” diye yakaracaksın. Arşın kapısına onlar için asılacak, yüreklerin mührünü çözmesi için başını o kapının eşiğine vuracak, vuracaksın.

 

İslâm’ı İslâm’ın dostlarından değil düşmanlarından öğrenen insanlar için hüküm verip infaz etmeyeceksin. Bir çocuğun reddettiği İslâm’ın Allah’ın İslâm’ı değil babalarının İslâmı olduğunu bilecek ve onu zaten senin de reddetmen gerektiğini hatırlayacak, onu kınamak yerine karanlık yüreğine ışık tutacak, sevgiden oltanı gönül ummanına şefkatle atacaksın.

 

Onu kendine, mezhebine, meşrebine, partine, kliğine, cemaatine, derneğine değil öz benliğine çağıracak, “ varlık sorununu” nasıl çözdüğünü soracaksın. Nerden gelip nereye gittiğini, ölüm hakkında ne düşündüğünü, mutluluktan neyi anladığını soracaksın. Hiç kendisiyle baş başa kalıp kalmadığını, vicdanının sesini dinleyip dinlemediğini, hayal kurup kurmadığını, rüya görüp görmediğini, sevip sevmediğini, özleyip özlemediğini, ağlayıp ağlamadığını, içinin nelere sızlayıp sızlamadığını soracaksın.

 

Önce seveceksin. Garazsız ve ivazsız, pazarlıksız, bedelsiz seveceksin. Sevginin illeti ölümsüz olacak, ki sevgin de ölümsüz olsun. Davet yemeğini sevgi kaşığıyla sunacaksın. Sevgiden başka bedel beklemeyeceksin ki sevginin bedeli sadece sevgidir, ondan başkası sevgiyi “ ucuza “ vermektir. Benim ücretim yalnızca O’na aittir, diyeceksin. Tüm faturaları yakarak yola çıkacaksın, ki ilerde fatura çıkaramayasın.

 

Bir insanın yüreğinin aydınlanmasına vesile olduğunda dünyanın tapusunu sana vermişler gibi sevineceksin. Bir âdem bir âlem diye çıktığın yolda dirilişine sebep olduğun her bir insanın manevi anası olmanın haklı gururunu duyacaksın. Öldürmek için doğuran zavallılara karşı diriltenler ve gerektiğinde diriltmek için ölen bahtiyarlar arasında olmanın şükrünü eda edeceksin.

 

Yitirilmiş her bireye, yitirilmiş hikmetin gibi bakacaksın. Hikmetini bulmak için gözün insanda olacak. Bulduğunda sana yeni nazil olmuş bir ayet gibi okuyacaksın. Tefsir edecek, te’vil edecek, şerh edeceksin. Yüreğinle yüreğini bulacak, onun yüreğini bulacak, onun yüreğini hedef alıp oradan vuracaksın. İnsan ayetiyle Kur’an ayetini buluşturup aralarından çekileceksin. İnsanla İslâm’ın arasından başka engelleri kaldırayım derken kendin engel olmayacaksın. Ona vesile olmayı, onu minnet altına almanın bir gerekçesi olarak kullanmak gibi çirkin bir yola girmeyeceksin. Aksine, seni hidayete vesile kıldığı için Allah’a minnet vereceksin.

 

İşte fetih bu şekilde bir hayat tarzına dönüşecek. Ve fetih, yalnızca küresel planda değil evrensel planda da gerçekleşecek.

 

KAYNAK: MUSTAFA İSLAMOĞLU, YÜREK FETHİ SYF 59-61 

Konuşulan konu Konuşulan konu istediğiniz resme tıklıyarak ortada açılmasını sağlayabilirsiniz

 

Alıntı

 

  Bir genç deniz kenarında, bankta yorgunluğunu atmak  için oturmaktadır.
       

       Bir müddet tek başına oturduktan sonra 20–22 yaslarında baksa bir genç yanına gelerek bankın diğer ucuna oturur. 2-3 dakika sonra bu gencin  arkadaşları olduğu anlaşılan iki akranı daha gelir ellerinde 3  bardak  çayla...
       
       Gençler birer bardak kendileri alırlar ve 3.bardağı  daha önceden gelip oturmakta olan diğer arkadaşlarına ikram ederler..  Fakat yoğun ısrarlara rağmen arkadaşlarına çayı  sevmediğini zaten bildiklerini, bu yüzden de o çayı boşa  aldıklarını  söyleyerek reddeder...  O zamana kadar hiç bir diyaloga girmedikleri arkadaşıma dönerek: 'yaa hocam bu çayı aldık ama arkadaş içmeyecek... bari  sen  iç de israf olmasın' derler..

        
İlk basta reddetse de ısrarlara dayanamayıp çayı alır ve içmeye  baslar..
       
Bu arada 3'lu, ne kadar yan yana olsalar da arkadaşımdan bağımsız  olarak  koyu bir sohbete dalmıştır.. çayın sonlarına doğru    baş dönmesi hissetmeye başlar, tabii o an anlar başına bir bela aldığını..  üçü ise sohbetlerine bununla ilgilenmeden hala devam etmektedirler. .   

Baş dönmesi  ve halsizlikle olduğu yerde durmaktadır. . Bir an kendine gelip bunlardan uzaklaşması gerektiğini düşünerek ayağa kalkar ve  biraz ilerdeki otobüs durağına zorda olsa varır..
       
Fakat 3'lu de bununla birlikte harekete geçmiş ve durağa gelmiştir...
Otobüse binip koltuğa oturduğunda üçü de otobüse binip bunu rahatça görebilecekleri bir yere oturur..
       
Fakat bu arada artik neredeyse bilincini kaybetmek  üzeredir.. Büyük bir  gayretle cep telefonunu çıkarıp (teknolojinin gözünü  seveyim) arkadaşını arar, başına böyle bir iş geldiğini, o an otobüste  olduğunu,falanca durakta ineceğini  söyler..
       
Durağa geldiğinde iner ve arkadaşının kucağına bayılır. . Arkadaşı  ise bununla beraber inen 3'lüden şüphelenir. o an orda devriyede bulunan polise durumu bildirir Birlikte hemen bir taksiye binip hastaneye giderler..
       
Acilde doktorlar imdada yetişir ve arkadaşının yanına gelerek:
Arkadaşın intihar mı etti?' diye sorar. Neden böyle bir şey sorduğunu sorar doktora. Doktor; ' aşırı dozda ilaç almış. Gecikseydiniz kurtaramayabilirdik ' diye cevap verir..
       
İşin daha ilginci ve can âlici noktasıysa bunların yakalanamaması  bu 3'lünün ORGAN MAFYASI çetelerinden olduğu anlaşılır 
        
 Yani hala ortalıklarda geziniyorlar.

İzmit depreminde ölülere musallat  olan organ mafyaları, işi daha da ileri götürerek canlı insanların  peşine düşmektedir... Bu yasanmış bir olay..
Herkesin  çoluğu çocuğu ve yakınları var, özellikle İstanbul' Ankara' İzmir'   dikkat etsin...   

Savaş, ekonomi, Kıbrıs derken hayatin detayları çok korkunç olabiliyor. Sağlıklı ve kazasız belasız günler dilerim..
       
       TANIMADIGINIZ  YABANCI KISILERDEN NE KADAR KALABALIK  BIR ORTAMDA
   DAHI OLSANIZ KESINLIKLE YIYECEK, ICECEK V.S. KABUL ETMEYIN. ..
       
       ARTIK INSANLAR ÖLÜ -CANLI INSAN HAYVAN DEMEDEN ACIMASIZCA KATLEDİP PARAYA ÇEVİRMEYE BAKIYORLAR.. .
       
       BU MAİLİ TÜM SEVDIKLERINIZE, TANIDIKLARINIZA ILETIN. MAİL OKUYACAK DURUMDA OLMAYANLARA VE AILELERINIZE SOZLU OLARAK ANLATIN...
       
       LUTFEN ÇOK DIKKATLI OLUN... 

 

 

 

       

              

Konuşulan konu mevlana ogutler

 

 


 

Hz.Mevlana'nın öğütleri

Paranı ver , gönlünü ver , selam ver ama ; sırrını verme.
Günlerini say , senedini say , büyüklerini say ama ; yerinde sayma
Emek ver , kulak ver , bilgi ver ama ; hiç bir zaman baş verme.
Sarıcı ol , bakıcı ol , kalıcı ol ama ; bölücü olma

Fidan büyüt , çocuk doyur çocuk besle ama ; kin besleme .
Eşini beğen , işini beğen , aşığını beğen ama ; kendini beğenme.
Davet et , hayret et , affet , tövbe et ama ; ihanet etme.
Hedefe koş , cihanda koş , yardıma koş ama ; ortak olma.

Elini aç , kapını aç , gözünü aç ama ; ağzını açma
Okumaktan zarar gelmez , oku ama ; lanet okuma.
Rakibini geç , sınıfını geç ama ; gülüp geçme.
Ev al , araba al , abdest al ama ; beddua alma.

Zulmü devir , nesri devir ama ; çam devirme.
Yaklaş , konuş , tanış ama ; uzaklaşma.
Doğrul , devril ama ; eğilme.
Seslen , uslan ama yaslanma.
İtil , atıl ama; satılma.