Hüzün dalgası çarptıysa bir insanın yüreğine ya Mevlasını özlemiştir yada Mevlası onu... Mevlayı özleyen gönül ya hüznü bekler yada hüzündedir. Bela, gam ve keder Mevlanın sevdiklerine gösterdiği kamçıdır. Vurdukça kendine çeker... İmam Rabbani
Dudaktan Kalbe Bir Yolculuktur Aşk...
Dudaktan kalbe bir yolculuktur aşk, hayatınızda bir kez bu yolculuğa çıkabildiniz mi ?
Bu yolculuğa çıkmak insanın kendi elinde değildir; zamanını bilmediği bir anda almıştır biletini eline, hangi vasıta ile gideceğine karar vermekte zorlanarak, hayal kırıklığına uğramaktan korkarak, ürkerek ama yinede kendine güvenerek, başaracağına inanarak, cesur ve emin adımlarla başlamasını istediği bu yolculuğa çıkıverir aniden. Sevgi doludur dudaktan kalbe uzanan bu zorlu yolculuk, hüzün verecek engelleri aşmak için mücadele vererek yola devam edilir, ilk engel hafif kalır sonrasında gelecek olanların yanında, belkide basit sayılacak kadar hafiftir kimbilir. Her kilometresinde ayrı bir hüzün bekler sevgiliyi kalbine ulaştıracak bu yolculukta, en önemlisi bu engellere sabredebilecek mangal gibi bi yüreğe sahip olabilmelidir yolcu ki dayanabilmelidir hazırlıksız ve tek başina çıktığı bu beklenmedik yolculuğa ve mücadeleye.
Nice aşk hikayeleri, efsaneleri anlatılır yıllar ötesinden günümüze kadar gelen rivayetlerle, her birinin kendine özgü bir yolculuğu vardır yine dudaktan kalbe. Ve aşılan zorlu engeller büyüdükçe, büyür bu sevdalar gözümüzde; Mecnun' un Leyla' sı için çöllere düşmesi, Kerem' in Aslı için dağları delmesi umut olmuştur bu yoldaki her yolcuya. Kendinizi bu yolda bulduğunuzda başkalarının yolculuğu sevdası hafif gelir size, en uzun, en zorlu, en sevdalı olan sizin yolculuğunuzdur. Kimi zaman uçarcasına geçer yıllar yollar sevinçle, kimi zaman engellere takılır zaman gecmez olur, yüreğe bir acı çöreklenir, kimi zaman da macera doludur heyecanlandırır, yürekler çırpınır kuş misali. Aşk yolunda çıkılan bu maceralı yolculukta en önemli amaç varılması gereken son durağa en kısa ve en güvenli şekilde ulaşabilmektir.
Duygu yoğunluğunda çıkılan bu yolculukta herşey mübahtır sevgiliye varabilmek için, dudaktan kalbe inebilmek için ama çok uzun ve engebeli bu yolda ruh yorgun düşer mücadeleden, son durağa yaklaşırken yanlızlığının daha çok farkına varır, başaramayacağı korkusu arttıkça etrafındaki herşeyde sevgiliye özlem duyulan hatıralar canlanır, şiirlerde, şarkılarda, karanlık gecelerde parlayan yıldızlarda, yağmur sesinde, çiçek kokusunda, gözlerden süzülen iki damla yaşta saklı bulur sevdasının izlerini, derin acılarla kıvranırken bulur kavrulan yüreğini, o an kalbine sığdıramadıgı sevgisini haykırmak ister ama susması gerekir, bir sır olarak saklaması gerekir ömür boyu, işte o zaman başlar asıl yolculuk, sabırla er geç sevgiliye kavuşma arzusuyla yanarak son durağa doğru ilerler yorgun ayaklar, bu yol aşkın yoludur, mücadelenin yoludur, kalpte sevgiliye ayrılan yerde başkasına yer yoktur, bekler sabırla sevgili elbet bir gün kavuşacaktır, ulaşacaktır son durağa, özlediği, beklediği umut ettiği sevgilinin onu beklediği son durağa.
Dudaktan kalbe bir yolculuktur aşk, İlk durağı gözlerdir bu yolculuğun, Son durağı söz dinlemeyen yürektir!...
Bu bayramda dilek tutmadım ilk defa. Gözlerimi dikebilseydim gökyüzüne ve dilek tutmanın hakkını verebilseydim Rabbim,
bir şey dilenirdim bütün bir nesil adına. Hasret gömleğini sırtıma giyip mendilimi açardım dileklerim adına.
buyursunlar derdim ne olur... Dilenci misin? diye sorana evet derdim, dilenci... Atın, derdim kalplerinizi bu mendile. bir uzak diyara götüreyim,
orada kalpler mahzun orada kalpler yapayalnız... Bir kalp ki Nebiye ağlasın, zira o Nebi bütün bir ümmete ağlıyor şu an... Ve Nebinin kalbini de isterdim Rabbim.
Zira O'nun kalbine muhtaç bütün bir insanlık... Avuçlarıma alıp Efendimin kalbini, diyar diyar gezdirirdim belki... Filistine uğrar O'nun kalbiyle ağlardım babasıının kucağında vurulan çocuğa.
Dolaşırdım dolaşırdım üşüyen çocukları ve başlarını okşardım o yetimlerin...
Affını isterdim ümmetin... Çocuklar boynu bükük ,mahsunken,,
evlerinde kahkaha atan ümmetin affını isterdim Rabbim. Bu bayram yüzüm olsaydı ve kapında ağlayabilseydim.
insanlara ağlayabilme istidadını ver derdim Rabbim. Ağlamayan kalpten sana sığınırdım Rabbim..
Rabbim! kalbimi tut, etrafımı saran uçurumlara düşmemem için, düşüncelerin oluşturduğu bilinmezlik denizinde kaybolmamam için, nefsimin ve şeytanın gönlümü esir almaması için, ellerimden tut Rabbim. Rabbim!geçici ve boş şeylerle yorulan kalbimi Sevginle doldur her şeye Senin sevginle bakabilmeyi öğret…>>>>berivan <<<<
Ey güzeller güzeli ey gönüller kıblesi Aslı doğruyu gören ehl-i sünnet varisi. Sensin mürşid-i kamil sensin ilmin hamisi Sensin dertlere deva zamanın bir danesi...
SEN EY DAVETÇİ
Sen ey davetçi! Kalbin iman sevgisi ile dolduğunda ve gönlün İslam ile ferahlık bulup genişlediğinde bu büyük nimete karşı ALLAH C.C. ’a şükrederek secdeye varmalısın Bu büyük nimet ki Rabbin sana hidayet verdi Sana rahmet gösterdi ve seni mü’minlerden kıldı ALLAH C.C. ın sana verdiği hidayet ile doğru yolu buldun Dünyada ikram ve izzete eriştin Ahirette de, daimi nimetlendirilecek olanların arasında yer almak için yola çıktın Eğer ALLAH C.C. sana hidayeti nasip etmeseydi, asla doğru yola erişemezdin Çünkü şeytan sürekli fuhşiyatı ve münkeratı emretmektedir Bu konuda ALLAH C.C. şöyle buyuruyor: “Ey iman edenler! Şeytanın adımlarına uymayın Kim şeytanın adımlarına uyarsa, bilsin ki o hayâsızlığı ve kötülüğü emreder Eğer ALLAH C.C.’ın size lütfü ve merhameti olmasaydı sizden hiçbiriniz asla temize çıkamazdı Fakat ALLAH C.C. , dilediği kimseyi tertemiz kılar ALLAH C.C. hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir” ALLAH C.C. ın sana nasip ettiği bu kutlu ve mübarek yol, resullerin, nebilerin, sıddıkların, âlimlerin ve şehitlerin yoludur ki onlar ALLAH C.C.’ın dosdoğru yola eriştirerek nimetlendirdiği kimselerdir ALLAH C.C. ’ın seni yolcusu olmakla müşerref kıldığı bu yolu ve önünü onunla gördüğün hidayet nurunu muhafaza etmeli, bu nimetin hakkını vermeli ve bu nimet üzere ölmek için mücadele etmelisin Bu konuda gayretli olmalı, ataleti üzerinden atmalısın Bu hidayet nurunun hakkını ne kadar verdiğini tefekkür etmeli, hayatında ALLAH C.C. ın emir ve buyruklarına uymayan bir durum varsa düzeltmelisin Hani hatırla ki ALLAH C.C. Bakara süresi 83 ayetinde şöyle buyuruyor: “Hani, biz İsrailoğulları’ndan, ‘ALLAH C.C.’tan başkasına ibadet etmeyeceksiniz, anne babaya, yakınlara, yetimlere, yoksullara iyilik edeceksiniz, tüm insanlara güzel sözler söyleyeceksiniz, namazı kılacaksınız, zekatı vereceksiniz’ diye söz almıştık Sonra pek azınız hariç, yüz çevirerek sözünüzden döndünüz” Onların yaptığı gibi sen sözünden cayma Tüm akrabalarına ve diğer insanlara iyi davranarak her gün tekrarladığın “iyyakenebudu ve iyyake nestein/ancak Sana kulluk eder, ancak Senden yardım dileriz” sözünün gereğini yerine getir Sahip olduğun nuru önce ailene ve halka halka diğer akrabalarına sonra da ulaşabileceğin herkese ulaştırmalısın İnsanların İslam’dan yüz çevirmiş olmaları, Müslüman’ım diyenlerin içinde bulundukları gaflet, dalalette olanlara sürekli benzeme çabaları ve toplumun içine girmiş olduğu vahamet seni ümitsizliğe sürüklememeli; daha çok seni azme getirmeli ve gayretini artırmalıdır Bu durum karşısında görevin daha ağır ve sorumluluğun daha büyük olduğunu bilerek daha çok çalışmalısın Niyetin halis ve yalnız ALLAH C.C.’a güvenip dayandıktan sonra, vekil olarak O’nun sana kâfi geleceğini bilmelisin Sen ey davetçi! Bil ki, önemli olan senin yola koyulmandır Davete bir yerden başlamandır Ondan sonra Mevla yolunu kolaylaştıracak ve seni yardımıyla destekleyecektir “Onun için kim (elinde bulunandan) verir, ALLAH C.C. ’a karşı gelmekten sakınır ve en güzel sözü -kelime-i tevhidi- tasdik ederse, biz onu en kolay olana kolayca iletiriz” Ektiğin fidanların bir bir tuttuğunu görerek sevinecek ve müferreh olacaksın Zamanla ektiğin fidanlar kök salacak, gövdesi kuvvetlenecek ve meyve vermeye başlayacaktır Ruhen ölmüşler ALLAH C.C.ın izniyle bir bir dirilecek, o ağır dava yükü hafifleyecek ve daha çok görevine sarılacaksın Ey davetçi! Şunu da bil ki, davet görevini hakkıyla ifa edebilmek için, güçlü bir imana sahip olmalısın Güçlü bir imanı muhafaza etmek içinde daima Kur’an okumalı, zikir çekmeli, dua ve niyazda bulunmalısın Her vaktini bir dua yapmalı, kâinatın ve insanların yaratılışı üzerinde derince tefekkür etmeli ve şirkin açık ve gizlisinden şiddetle kaçınmalısın Yine sadık bir iman için, Rabbini iyi tanımalı, Emaül Hüsna’nın manasını çokça okumalı, hatta ezberlemeli ve her bir ismin delalet ettiği manaların feyzinden faydalanmalısın Niyetini sadece ALLAH C.C.’a has kılmalı ve kulların rızasını değil ALLAH C.C.’ın rızasını aramalısın Bil ki yegâne mükâfat Rabbinin katındadır O, kullarından hiç birisine haksızlık etmez Ey davetçi! Farzları eda et ve bunları açık yap; ama riyaya kaçma Farzlarını camide kıl ve cemaat ehli ol Cami cemaatine gelenleri sor, dertleriyle dertlen ve onlarla kardeşane ilişkilerin olsun Nafileleri de yerine getir Revatip, duha, evvabin ve her gece kılamazsan da haftanın birkaç gevesi gece namazı kıl Nafile oruca önem ver En azından pazartesi ve perşembe günlerini oruçlu geçir Oruç nefsini eğitecek ve nefsinin dizginlerini eline alma imkânı verecektir Evde, ev halkı ile mutlaka bir sohbetin olsun Onlarla günde yarım sayfa meal yada üç beş hadis okuman büyük faydalar getirecektir Çünkü Kur’an ve peygamberin sünneti, hayat düsturunun kendisidir Ey davetçi! Hareketlerine, giyimine ve kuşamına dikkat et Sen, İlahi kaidelere uydukça ideal olana yaklaşır ve yükselirsin İdeal olan başkasına benzemek değil, ALLAH C.C.’ın Resulüne benzemektir Sen bir davetçi olduğun için toplumda örneklik teşkil edersin Ailen, akraban ve arkadaşların sana bakar ve seni taklit eder Sürekli, insanlar tarafından izlendiğini ve en basit hatanın dahi insanlar tarafından yanlış anlaşılabileceğini bilmelisin Bil ki ey davetçi, en büyük davet, lisanı hal ile olandır Haline dikkat et Aynı zamanda diline de dikkat et Arkadaşlarına ve çevrendeki insanlara kaba davranma Bu onların çevrenden dağılıp gitmesine sebeptir Onları iyice dinle Dinlerken gözlerinin içine bak ve başka bir işle meşgul olma Sabırlı ol Onlar, konuşmalarını bitirmeden sen konuşmaya başlama Kendinden, geçmişinden fazla bahsetme Kendini methetme Çünkü bu insanların gözünden değerinin düşmesine sebeptir Methedilmeye ve övülmeye layık olan ise ALLAH C.C.’tır Zamanını değerlendir Çünkü geçen zamanı geri getiremezsin Sürekli kitap oku ve bilgilerini tazele Her gün yeni şeyler öğren Faydasız ilimden ise sakın Gereksiz şeylerle uğraşma Lüzumsuz konuşma Her bir şey hakkında açıklama yapma Kendini konuşmak zorunda hissetme Müslümanlar arasında fark gözetme, bütün Müslümanlar kardeşindir Teferruatlara dalma Temel, ortak noktalarda insanlarla birleş Mevla’nın, seni ve bütün davetçileri muvaffak etmesi dileği ile… A.Halim Seçkin
Aşk: belki Züleyha'nın yaptığı gibi iftiraya götürür..
Belki Hz.Yusuf'u gören kadınların ellerini kanatan bıçağa götürür..
Belki Hz. Aişe validemizin yaptığı naza götürür..
Aşktır,yolu vardır;yordamı yoktur..
Hz. Yakub'u elde gömlek bekletendir..
Hz.İsmail'i emre razı edendir..
Hz Fatıma'yı babasının peşinden götürendir... BÖYLE BİR AŞKLA HUZURA GELME UMUDUYLA İNŞ.....
''İnsanlari yücelten iki büyük meziyet vardır: Erkeğin cesur kadının namuslu olması. Bu iki meziyetin yanında hem erkeği hem kadını şereflendiren bir meziyet vardır. İcabında tereddütsüz canını feda edebilecek kadar vatanına bağlı olmak. İşte Türkler bu meziyetlere ve fazilete sahip kahramanlardır. Bundan dolayıdır ki Türkler öldürülebilir lakin mağlup edilemezler" Napoleon Bonaparte - Fransız İmparatoru "Türklerden bahsediyorum... Düşmanına saldırırken amansız bir kasırgaya korkunç bir denize ve insafsız bir yıldırıma benzeyen Türk; dost yanında ve silahsız düşman karşısında bir seher yelidir berrak bir göldür. Gönül açan bu yeli yıldırma göz kamaştıran bu gölü coşkun bir denize çevirmek tabiatı da inciten bir gaflet olur." Tasso - İtalyan Şair
"Bütün milletler arasında en namuslu ve dostluk kurmada tereddüt edilmeyecek olan yalnızca Türklerdir. Henüz yabancı tesiri altında kalmamış olan bir köye gidecek olursanız; gerçek misafirperverliğin ne demek olduğunu orada görüp öğrenirsiniz." William Martin
"Irk ve millet olarak Türkler bence geniş imparatorluklar içinde yaşayan kavimlerin en asili ve başta gelenedir. Dini sosyal ve örfi faziletleritarafsız kimseler için birer takdir ve hayranlık kaynağıdır." Lamartine-Fransız Yazar şair ve Devlet adamı.
"Poltava'da esir oluyordum. Bu benim için bir ölümdü kurtuldum. Buğ nehri önünde tehlike daha kuvvetli olarak belirdi; önümde su ardımda düşman tepemde cehennemler püsküren güneş... Su beni boğmak düşman beni parçalamak güneş beni eritmek istiyordu; yine kurtuldum. Fakat bugün esirim Türklerin esiriyim. Demirin ateşin ve suyun yapamadığını onlar bana yaptılar esir ettiler. Yalnız ayağımda zincir yok zindanda da değilim; istediğimi yapıyorum. Fakat bu defa da şefkatin asaletin nezaketin esiriyim. Türkler beni işte bu elmas bağa sardılar. Bu kadar alicenap bu kadar asil bu kadar nazik bir milletin arasında hür bir esir olarak yaşamak bilsen ne kadar tatlı." Demirbaş Şarl -İsveç Kralı (Ruslardan kaçıp Osmanlıya sığınmıştır)
"Türkler ölmeyi biliyorlar hem de iyi biliyorlar. Ben de ölmeyi bilen bir milletin yenilmeyeceğini bilecek kadar tecrübeliyim. Burada hiç yoktan ordular kurmak ve bu orduları ölüme sürüklemek mümkün. Bu imkanlardan bol bol faydalanıyorum. Fakat meydana getirdiğim orduları sendeleten bir engel var: Türklerin yaşayan hatıraları! Üç-dört yüzyıl önce her kudreti ve her milleti yenen Türkler şimdi de silinmez hatıralarıyla her teşebbüsü sendeletiyorlar. Hemen her yürekte bu korkuyu seziyorum. Demek ki yalnız Türkleri değil onların tarihini de yenmek lazım. Bu durumda ben Türklerin düzinelerle milleti idare etmelerindeki sırrı da anlıyorum. Onlar milletleri bir kere yeniyor fakat kazandıkları zaferleri ruhlara ve nesillere nakşedebiliyorlar." M. Montecuccoli (Avusturyalı Komutan)
"Seceat ve cesaret bakımından Türklerden üstün; büyük hedeflere ulaşmak bakımından da onlardan dirayetli hiç bir kavim yoktur. Cenab-ı Hak onları aslan sıfatında yaratmıştır." İbn-i Hassul
''Türk asillerin asilidir. yapma olmayan gösterişi bulunmayan bu pek yüce asalet ona tabiatın hediyesidir.'' Pierre Loti
''Türklerin yalnız sonsuz bir cesareti değil iradeleri sersemleştiren bir sihirbaz zekası vardır. İşte Türk bu zekasıyla zafer kazanır uygarlıklar yaratır ve insanlık dünyasında en şerefli hizmeti başarır. Zaten Avrupa'nın yarısını yüzyıllarca boyunduruk altına almak başka türlü mümkün olamazdı.'' Çarnayev(Rus Komutan)
''Silahlı milletin en canlı örneği Türklerdir. Bu diyar köylüsünün orak katibinin kalem ve hatta kadınlarının etek tutuşunda silaha sarılmış bir pençe kıvraklığı vardır. Türk ata biner gibi oturur keşfe yollanan asker gibi uyanık yürür.'' Moltke
''Türkler bir ırk ve bir millet olarak yeryüzünün en şerefli insanlarıdır.'' La Martine
''Savaşın zevkini almak isteyen herkes Türklerle savaşmalıdır.'' Towsend (İngiliz Komutan)
''Doğulu önderler milletlerinin başından ayrılmayarak her hükümetin temeli olan şu iki kanunu hakkıyla yapıyorlar: iyi yola götürmek ve kötülüklerden korumak. Bu asil hareket Ruslardan fazla özellikle Türklerde göze çarpıyor.'' Auguste Comte
''Türk kadınlarının en büyük süsü Türk oluşlarıdır. Onlar süslenmek için elmas veya zümrüt takınmıyorlar belki üzerlerinde taşıdıkları o taşları süslemiş ve kıymetlendirmiş oluyorlar. Çünkü her Türk kadını canlı bir inci ve paha biçilmez bir pırlantadır.'' Lady Mary Wortley Montagu
''Türk'ün güzel yüzünü kuvvetli endamını pırıltılı kostümünü zarif tavırlarını kibar gülüşünü aslanca kükreyişini fırçayla göstermek mümkündür. Fakat pek güç olan Türk'ün özünü göstermektir. Bu öz ayışığı gibi görülür fakat gösterilemez.'' Decamps (fransız ressam)
''Türkler yaman binicidirler. Türkler hücumunda düşmanı bir yaprak gibi çevirip bozarlar.'' Câhiz (Arap Bilgini)
''Türkler kahramandırlar. Dostlarına zarar vermezler. Fakat kazanç getirirler.'' Comenius (Çek Bilgini)
''Türklerin biricik sevdikleri şey hak ve hakikattir. Ve hiçbir haksızlık yapmadıkları halde haksızlığa uğramışlardır.'' William Pitt (İngiliz Devlet Adamı)
''Türk Heredot'tan Tevrat'tan çok eski yüzyılların tanıdığı bir ulustur. Sadelik içinde görkemi sükunet içinde ihtişamı tahakküm kabul etmeyen bir yüreklilik alabildiğine geniş bir fetih aşkı sonsuz bir teşebbüs kabiliyeti bölgelere uymaktan çok bölgeleri kendine uydurma zevki ve alışkanlığı Türk milletinin asırlar dolduran tarihinde açıkça görülür.'' (Ünlü Tarihçi) Hammer
''Türkler kahramadırlar dostlarına zarar vermezler. Yüce Türk milleti tuttuğu eli bırakmaz sözünden dönmez iyi ve kötü günlerde dostundan ayrılmaz. Böyle bir ulusla el ele vermek yeryüzünde her zorluğu yenmek için sonsuz bir güç ve yetenek kazanmak demektir.'' Comenius (Çek Bilgini)
''Türkler muhakkak ki Avrupa tarihinin ve yakın Asya tarihinin bildiği en halis efendi millettir.'' Kayzerling
''Her Türk'ün bakışında silahın ruha verdiği güveni görmek mümkündür. O hayata ve olaylara güvenle bakmayı öğrenmiştir.'' Molkte
''Kılıcı insafsız bir beceriyle kullanan Türk'ün eli yendiği insanların yarasını sarmakta da ustadır.'' Lord Byron
''Türk korkmaz korkutur. Bir şey isterse onu yapmadıkça vazgeçmez. Hangi işe el atarsa başarır.'' Semame İbn-i Eşreş
''Türkçeyi öğrenmek benim için büyük bir mutluluk oldu. Çünkü Türk'ü anlamak için kendisiyle mutlaka tercümansız konuşmalıdır. Tercüman ışığı örten zevksiz bir perde oluyor.'' Gelland (Fransız Bilgini) ''Türk askeri cesurdur. Anavatanını sever ve onun için gerekirse çekinmeden canını feda eder.'' Albert Einstein ''Artık Türklerle savaşmam. Onlar çok cesur ve iyi insanlar.'' Andreas Phitiades
''Dünyada iki bilinmeyen vardır. Biri kutuplar diğeri Türkler.'' Albert Sorel
''Türk toplumunda kişisel nitelik ve değer dışında hiçbir şeye önem verilmez.'' Baron Büsbek
''On ulusun on yiğit adamının gücü tek bir kimsede toplansa yine bir Türk'e bedel olmaz. Türklerin en çok konuştuğu şey savaştır zaferdir. Eğlenceleri ise attır silahtır. Türklerin doğrulukları ve namuslulukları ne kadar övülse yeridir.'' Charles Mcfarlene
''Türk milleti ikibin yıldır profesyonel askerdir. Bütün Türklerin mesleği askerliktir.'' Donaldson
''Dünyanın hangi ordusuna sorarsanız sorun Türk askerinin karşısında düşünmenin hiç de kolay olmadığını veya olamayacağını size söyler.'' Donaldson
''Türklerle dost ol ama düşman olma.'' Gianni de Michelis
''Dünyada Türklerden başka hiçbir ordu bu kadar süre ayakta duramaz.'' Hamilton ''Türklerden başka dini ve vatanı uğruna canını vermeye hazır asker yoktur.'' Hamilton
''Türkler devlet yıkmakta ve devlet kurmakta birinci sınıf ustadır. Ülkeleri değil kıtaları altüst etmişler ve korkunç saldırışlar arasında sarsılması hiç de kolay olmayan egemenliklerini yaratmışlardır. Tarih Türklerden çok şey öğrendi. Onların elinden çıkma öyle eserler vardır ki uygarlık için birer süs olmaktadır.'' Hammer
''Çanakkale'de başarılı olamadık. Nasıl başarılı olurduk ki? Zira Türkler yuvasına girilmiş aslanların hiddetiyle cüret ve cesaret kahramanlığı ile savaşıyorlardı. Böyle bir millet görmedim.'' Sir Julien Corbet
''Türk gibi ölüme gülerek bakan bir eri başka hiçbir ulusta bulamazsınız. Yalnız ona iyi bir komutan gerektir.'' Mulman
''Toplumsal düzenin Türkler arasında kurmuş olduğu ilişkilerin hepsinde temiz yüreklilik ve iyi niyet hakimdir. Vatandaşların birbirlerine karşı borçlu oldukları işlemleri yapma ve yerine getirmeleri için başka ülkelerde olduğu gibi senetleşmeye yani yazılı belgeye ihtiyaçları yoktur. Çünkü onların övülmeye değer hallerinden biri de verdikleri söze genellikle sadık kalmaları ve karşılarındakini aldatmaktan güveni suistimal etmekten çekinmeleridir.'' Monradgea D'ohsson
''Kendi ulusuna karşı bu kadar dürüst ve cömert olan müslüman Türkler hangi mezhebe bağlı olursa olsun aynı dürüstlüğü yabancılara karşı da yapar ve yerine getirirler. Bu noktada müslümanla müslüman olmayan arasında hiçbir fark gözetmezler.'' Monradgea D'ohsson
''Türk'ü anlamamak için tarihe göz yummak gerekir. Haksız saldırılar ve adi iftiralar önünde Türk'ün vakur kalışı kuşku yok ki körlerin gerçeği eşyayı anlamadıklarını düşündüklerinden ve körlere acıdıklarındandır. Bu soylu davranış o adi iftiralara ne açık bir cevap oluyor.'' Pierre Loti
''Türk'ün ahlaki seciyesi çocukluğunda aldığı iyilik telkinleriyle değil çevrelerinde fenalık görmemek suretiyle oluşur.'' Thomas Thorsten
"Türklerin ruhu yeniden parlayacak ve silah kullanmak için doğan bu kahraman milletin tarihi eski ışığını bulacaktır." Feldmareşal von Moltke -Alman Genelkurmay Başkanı
Şüphesiz biz, (Kuran'ı) kadir gecesi indirdik. kadir gecesinin ne oldugunu sana bildiren nedir ? kadir gecesi bin aydan hayırlıdır. Melekler ve ruh (Cebrail), Rabbi'nin izni ile her iş icin o gece iner. O gece, tan yerinin ağarmasına kadar bir esenliktir.'' (Kadr Suresi 1,2,3,4,5)
Peygamber Efendimiz (s.a.v)'de kadir Gecesi hakkında şöyle buyurmuşlardır:
Hz. Aişe (r.ah.) Efendimiz (s.a.v)'in kadir gecesinin son on gecesinde tek rakamlı günlerinde aranmasını söylediğini rivayet etmiştir. (Buhari)
kadir gecesini ramazanın son on gününde arayın. (Müslim)
kadir Gecesinin en önemli özelliği, cin ve insanlara iki cihan saadeti bahşeden, kâinat kitabının ezelî bir tercümesi olan yüce kitabımız Kur'ân-ı Kerimin bu gecede ilk olarak dünya semasına indirilmesidir. Daha sonra ise ihtiyaca göre âyet âyet veya sûreler halinde vahyin mazharı Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselama Cebrail (a.s.) vasıtasıyla takdim edilmiş olmasıdır.
Yine bu mübarek gecede insanlığın ebedî refahına sebep olacak, ona bereketli bir ömrü kazandıracak bir fırsat verilmektedir. Bu geceyi dua, zikir ve ibadetle geçiren kişi, ancak seksen sene gibi uzun bir ömürde kazanabileceği ecir ve sevabı bir gecede elde etme bahtiyarlığına ermiş olacaktır.
Bin aydan hayırlıdır denmesinin hikmeti nedir?
"Bin ay seksen üç sene dört aylık bir süreye tekabül eder. Geçmişteki Salih kimselerin bir ömür boyu kazandıkları manevi mertebeyi bir gece içinde elde etme fırsatıdır. Resulullah (a.s.m.) sahabilere İsrailoğullarından bir kimsenin Allah yolunda bin ay boyunca silâhlı olarak cihat ettiğini anlatmıştı. Sahabiler bunu duyunca şaşırdılar ve kendi amellerini az, gördüler. Bunun üzerine kadir Suresi indirildi.
Başka bir rivayette Peygamberimiz Sahabilere İsrailoğullarından dört kişinin seksen sene boyunca hiç günah işlemeden ibadet ettiklerini anlattı. Sahabiler bunu hayretle karşıladı. Cebrail Aleyhisselâm geldi, "Yâ Muhammed , ümmetin o birkaç kişinin seksen sene ibadetinde hayrete düştüler. Allah sana ondan daha hayırlısını indirmiştir" diyerek kadir Suresini okudu ve, "İşte bu senin ve ümmetinin hayran kalışından daha hayırlıdır" buyurdu.
Diğer bir rivayette Resulullah’a bütün ümmetlerin ömürleri gösterilmişti. Kendi ümmetinin ömrünü kısa görünce, ömrü uzun olan ümmetlerin amellerini düşündü. Kendi ümmetinin bu kısa ömürlerinde yaptıkları amellerle onlara ulaşamayacakları endişesi içinde üzüldü. Yüce Allah da Habibine, bu üzüntüsüne mukabil kadir Gecesini vererek diğer ümmetlerin bin yılından daha hayırlı kıldı.
kadir Suresi bu hadiseler üzerine nazil olmuştur. Bu sure, Sahabilerin üzüntüsünü hafifleten bir suredir.
kadir Gecesi hüküm gecesi demektir. Duhan Suresinde açıklandığı üzere İlâhi takdirce belirtilen hükümler kadir Gecesinde ayırd edilir. Bu anlamda kadir Gecesine takdir gecesi diyenler de vardır. Aslında eşyanın, işlerin ve hükümlerin miktar ve zamanları ezelde takdir edildiği için burada söz konusu olan takdir, önceden tespit edilen KaDeR programının yerine getirilmesiyle ilgili planların hazırlanmasıdır.
"Kadr" kelimesinde "tazyik" manas ı da vardır. Buna göre o gece yeryüzüne o kadar çok melek iner ki, dünya onlara dar gelir.
Bir hadiste, "O gece yeryüzüne inen meleklerin sayısı çakıl taşlarının sayısından çok daha fazladır" buyurularak buna işaret edilir.
kadir Gecesinin ramazan'ın hangi gecesine rastladığı hususunda pekçok rivayet olmakla birlikte, ramazan'ın son on gününde aranması tavsiye edilmiştir. Bazı hadis-i şeriflerden de 27. gecesine denk geldiği bildirilmektedir. "Onu yirmi yedinci gecede arayınız" mealindeki hadis bu hususa işaret etmektedir.
HAYIRLI , MUTLU,HUZURLU,SEVGİ DOLU BİR HAFTA DİLERİM SİZE SEVGİLİ KARDEŞLER. MEVLAM HER DAİM SİZİNLE OLSUN!!!
“Rabbin, sadece kendisine ibadet etmenizi, ana babaya da iyi davranmanızı kesin olarak emreder. Eğer onlardan biri ya da her ikisi senin yanında ihtiyarlık çağına ulaşırsa, sakın onlara “öf” bile deme. Onları azarlama. Onlara tatlı ve güzel söz söyle. Onlara merhamet ederek üzerlerine kanat ger ve de ki: Ey Yüce Rabbim! Küçükken onlar beni nasıl koruyup yetiştirdilerse, Sen de onları esirge.”
İsrâ Suresi: 23, 24
Hadis
Ana-babası ya da onlardan biri yanında yaşlanıp da cennete giremeyen kimseye yazıklar olsun
Hz. Muhammed (s.a.v.)
Allah Rasulü Hazret-i Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) buyurdular ki : Kardeşinin derdine sevinip gülme, sonra Allah ona merhamet eder de, seni onun sahip olduğu dertle müptela kılar.
Kendisine Rabbinin âyetleriyle öğüt verildikten sonra,ondan yüz çeviren kimseden daha zâlim kim vardır?Biz mücrimlere lâyık oldukları cezayı muhakkak veririz. Secde Sûresi: 22
HADİS
Kim ki, yarım kelime ile de olsa bir mü'minin öldürülmesine yardım ederse, ALLAH'ın huzuruna alnında "ALLAH'ın rahmetinden ümidi kesilmiş" yazılı olarak varır. Câmiü’s-Sağir, c. 3, No: 3577
Neden Hz Yakup yanında onca evladı varken illa Yusuf diye ağlayıp gözlerini kör eyledi? Sevgi sadece evlat sevgisi ise bu sevgiyi kendine yaşatacak hiç mi evladı yoktu?
Neden Mecnun illa Leyla deyip çöllere düştü? Mecnun için başka bir sevgili bulunamaz mıydı? Hiçbir kız Leyla’nın verdiğini veremez miydi Mecnun’a?
Neden Bülbül Gül için ağlayıp durdu hep? Gül’ün dikenlerinin her seferinde vücuduna batıp kendisine acı vereceğini bildiği halde, neden Bülbül hâlâ güle konmaya, gülü koklamaya devam etti?
Zannediyor musunuz ki Yakup için Yusuf sadece bir evlattı? Zannediyor musunuz ki Mecnun için Leyla sadece bir sevgili idi? Zannediyor musunuz ki Bülbül için Gül sadece bir çiçekti?
Eğer sadece Yakup için evlat Mecnun için sevgili Bülbül için çiçek olsaydı anlam;
Ne Yusuf için gözler kör edilirdi ve gelene kadar dünyaya küsülürdü, Ne Leyla için çöllere düşülür, ölümü ile ölünürdü, Ne de Gül için onca dikenine rağmen gözyaşı dökülür ve hâlâ üzerine konulup kokusu koklanırdı …
Yusuf gelmeden kim açabilirdi Yakup’un gözlerini ? Leyla ölünce kim yaşatabilirdi Mecnun’u ? Gülü koklarken akan kanın kan olmadığını kim anlatabilirdi Bülbül’e?
Tek bir olan biri!
Yakub’un da Mecnun’un da Bülbül’ün de Rabbi olan ALLAH (c.c.) Yusuf’un da Leyla’nın da Gül’ün de Rabbi olan ALLAH (c.c.)
İşte her şey tek bir şeyde cevap buluyor! İşte her şey tek bir şeyde son buluyor!
O hükmü kestiyse O hükmü yazdıysa…
Sonu yok bu sevdanın O sonu kesmeden, Açıklaması yok bu sevdanın sevdayı gönle yerleştiren açıklamasını yapmadan …
Yakup ne güzel oldu Yusuf ile … Mecnun ne güzel oldu Leyla ile … Bülbül ne güzel oldu Gül ile …
Bol isikli geceleri, mukellef sofralari, kalabaliklari gecsem, akli karisiklari hesaplariyla
basbasa biraksam. Gazeteleri, haberleri, tartismalari; hirslari, cilginliklari, dusmanliklari ve korkulari
biraksam kalanlara, aralarindan sessizce siyrilip tek basima yollara dussem. Dudaklarimda
bir cumle olsa yalnizca, yanima bir onu alsam: "Dunyada garip bir yolcu gibi ol...
" Onu hep tekrarlasam ve inandirsam kendime. Bir sarki gibi soylesem dursam,
"Dunyada garip bir yolcu gibi ol..." Yolumu ve yonumu hic bilmesem.
Yurusem ve yalniz yildizlar eslik etse yuruyusume...
Evleri, isiklari, yollari ve sehirleri geride biraksam. Kar yagsa ve geceyi busbutun buyulese.
Her duragimda, bildigim ve duydugum beyhude seyleri unutmaya baslasam.
Torbamdan duser gibi hafizamdan ucsalar birer birer. Ve cesaretimi busbutun kusanip ayaklarimin kuvvetlice yere bastigini duya duya gunesin dogmakta oldugu yere dogru yurusem. Yuregim ve ruhum kus gibi hafiflese.
Unutsam butun bildiklerimi. Butum isimler silinse aklimdan, bir cocuk kadar temiz ve hur olsam. Saclarima, omuzlarima karlar birikse, sonra bir ruzgar cikip savursa karlarimi.
Gunes once benim gozlerime dogsa, gun isiklari o muthis dansina baslasa kar yiginlari ustunde.
Ortaligi tarifsiz ve sinirsiz serce sesleri kaplasa.
Beyhude bilgilerden, kara haberlerden bosalan ruhumu gun isiklarinin
dansiyla ve sercelerin bu dansi idare eden musikileriyle doldursam.
Buna bir de cam dallarinin "hu, hu" sesleri karissa... Varip bir dagin yamacina kurulsam.
Calilardan bir minder yapsam kendime. Ayaklarimi uzatip sirtimi daga yaslasam soyle...
ON BİR aylık hasret vuslatla son buldu; geldi şehri ramazan, şenlendi şehirler… Ruhlar rahatladı, gönüller güldü, duygular duruldu, bedenler hafifledi…
Şeytan şaşkın, nefis istifaya yatkın… “Anlam” anlamını buldu zihinlerde; Kur’an, kalp, kâinat denkleminde hayat sorulur ve sorgulanır oldu... Varlık yokluğunu, yokluk varlığını hissettirdi hislerin derin ve keskin bakışlarda… Başlangıç ve bitiş birbirine yaklaştı, ayların ve yılların bölemediği yakınlıkta…
Sonluluğun sancıları sonsuzluk için olduğu düşünüldü dimağların derin deminde… Dilekler, dualar yükseldi ubudiyetin engin semalarına… Yaran Kur’an tilavetiyle yürekler yaralarını kapadı, açılan melekût kapılarla mülkten öte yollar gözlendi, özlendi…
Köprüler kuruldu kalplerden kalplere, âlemlerden âlemlere… Berzahlar bir lahzada toplandı: Hu… Zerreler seyyarelerle bir an-ı seyyalede buluştu; La ilahe illa Hu… Kehkeşanlar çağlayanı sustu; Sübhanallah, Allahüekber…
Arz vecd ile dönüyor, hikmetin izinde, nimetin hamdında… Denizler Yunusi dua ile dalgalanıyor, dağlar Davudi zikirle coşmuş… Kuşlar kanaat kanatlarıyla uçuyor ümit bulutlarının üstünde… Kara toprak renkli çiçeklerle açmış, güzellikler destesi sunuyor… Yüzler ve yürekler, yıldız çiçekler tefekkürüyle mütebessim; aradığını bulmanın, bulduğunu ilan etmenin hazırane huzurunu yaşıyor…
Hayat hakikati kendini daha canlı hissettiriyor şehirlerin suskunluğunda… Suçlar azalıyor, yardımlaşmalar artıyor, hal hatır sormalar hatırlanıyor, açlık açlarla beraber yaşanıyor… Zekât köprüler kuruluyor zenginlerden fakirlere, dua eller uzanıyor fakirlerden Ganiyyü Kerim’e…
Âlem kapılar açılıyor, içler ve şehirler şenleniyor şehri ramazanın gelişiyle… On bir aylık gidişin dönüş sevinci yaşanıyor, gözlerde ve gönüllerde… Sahici sevinç sokakları dolduruyor, caddeleri coşturuyor, camileri taşırıyor…
Ramazan zamana düşen rahmet damlası, bereket rüzgârı, hikmet yağmuru, ubudiyet bahçesi, dua mevsimi… Gönüllerin gülşeni, şehirlerin şehrayini…
Ramazanın ruhunu ruhunda hisseden, âlemlerin şehrayinini seyreder, gönlü genişler, şehirleri şenlenmiş görür… Her hareketi, her hadiseyi hikmet penceresinden ubudiyet gözlerle bakar, istiğfar ve dua dillerle mukabele eder… Bağışlanmayı bekler, rızayı erişmeyi diler…
Allahım! Efendimiz Muhammed'e ve âl ve ashabına Senin razı olacağın ve onun lâyık ve müstehak olduğu bir rahmetle, Ramazan ayında okunan Kur'ân'ın harfleri adedince salât ve selâm et ve Ramazan ayında okunan Kur'ân'ın harfleri adedince günahlarımızı af eyle.Amin.Hayırlı Ramazanlar...
Evet bugün bayram niteliğindeki günümüz “cuma günü”müz dür.
Ey iman edenler! Cuma günü namaz için çağrı yapıldığı zaman, hemen Allah’ın zikrine koşun ve alışverişi bırakın. Eğer bilirseniz bu, sizin için daha hayırlıdır. (cuma suresi-9)
Allah Resulu (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Üzerinde güneşin doğduğu en hayırlı gün Cuma günüdür. O gün Adem (a.s.) yaratılmış, o gün cennete sokulmuş, o gün yere indirilmiş, o gün tevbesi kabul edilmiş, o gün ölmüştür. O gün kıyamet kopar ve o gün cennettekilerin Allah Teala’yı anma günüdür.”(Müslim)
Enes b. Malik’in rivayet ettiği hadiste,
Hz. Peygamber (s.a.v), şöyle buyurmuştur: “Bana Cebrail (a.s) geldi. Avucunda beyaz bir ayna vardı. Bana:-Bu, cuma namazıdır, Rabbin onu, sana ve senden sonra ümmetine bayram olsun diye, farz kılmıştır, dedi. Ben:
-Bu günde bizim için ne vardır? diye sordum. Şöyle dedi.
-O günde, pek hayırlı bir vakit vardır. Kim o zaman içerisinde, kendisi için nasip edilen bir hayrı isterse, Allah onu kendisine verir. Ama istediği şey, kendisi için takdir edilmemişse, Allah, ondan daha büyük bir nimeti kendisi için ahirete saklar. Kul kendisi için takdir edilmiş olan bir kötülükten Allah’a sığınırsa, Allah onu, ondan daha büyüğünden muhafaza buyurur. Cuma günü, meleklerin yanında günlerin en kıymetlisidir. Biz onu, ahirette yevmü’l-mezîd/ikramı çok olan gün diye anarız.
Rasulullah (s.a.v) buyurur ki: Cebrail’e: O güne niçin yevmü’l-mezid denir? diye sordum. Şöyle dedi: “Çünkü Azîz ve Celîl olan Rabbin, cennette beyaz misk ile donatılmış bir vadi hazırlamıştır. Cuma günü olduğunda, İlliyyînden Kürsü makamına iner.” Hadisin sonu şöyle bitmektedir:
“Yüce Allah, Cuma günü müminler için tecelli buyurur, onlar Allah’ın cemaline nazar ederler.”(tabarani)
Çok Değerli Mümin Kardeşlerim!!
Cuma namazının ve günün yukarıda belirttiğimiz ve belirtmediğimiz niceleri gibi ecri ve fazileti vardır.
bu özel vakitlerde özel feyiz ve tecellillerden kendimizi mahrum etmemek adına;
haydi bugün kendimizin hayrı ,rabbimizin rızası için cuma namazına gidelim..
o vakitte kendimizi biraz olsun dünyanın telaşından sıyrıp rabbimizin çağrısına kulak verip icabet edelim..
Vakit.. O ‘ na yönelme vaktidir..
Vakit ..O’na kulluk etme vaktidir..
Vakit..O ‘nun davetine icabet vaktidir..
Vakit..O’NA SECDE VAKTİDİR..
Vakit..acziyetimizi bilerek ,gönlümüzün sesine kulak verip dua etme vaktidir..
Vakit..abdest alarak günahlarımızdan sıyrılma vaktidir..
1. Yaratan Rabbinin adıyla oku! 2. O, insanı bir kan pıhtısından yarattı.3. Oku! Rabbin, en büyük kerem sahibidir. 4. O Rab ki kalemle (yazmayı) öğretti.5. İnsana bilmedikleri şeyi öğretti.
Ya Tevvab..Öyle muhtacım ki sevgine.. Sırf sen tövbe edenleri seversin diye..; sevesim gelir tövbe secdelerine vardırdığı için GÜNAHLARIMI BİLE..
Ebû Hüreyre radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: "Üzerine güneş doğan en hayırlı gün cuma günüdür. Âdem o gün yaratıldı, o gün cennete konuldu ve yine o gün cennetten çıkarıldı."
UNUTMAZSAN UNUTMAZLAR,
BIRAKMAZSAN BIRAKMAZLAR ...
Bir genç delikanlı varmış, çok ağlıyormuş. Hocası sormuş niye bu kadar ağladığını...
-Hocam ya Allah beni cehenneme atarsa? demiş,
-Evladım sen namazını kılıyorsun, dindarsın, neden bu kadar korkuyorsun?
-Hocam çok korkuyorum, Allah muhafaza ya beni cehenneme atarsa... Bir türlü çocuk ikna olmuyormuş. En sonunda hocası diyor ki; "bak evladım biz büyük bir zata bağlıyız, o büyük zat bizi bırakmaz, bize sahip çıkar". Genç diyorki; Peki hocam ya unutursa, beni bırakırsa, sen işe yaramazsın derse, benim halim ne olur... Hocası diyor ki; "UNUTMAZSAN, UNUTMAZLAR, BIRAKMAZSAN, BIRAKMAZLAR. Sen kendine bak, onlara bakma" .. sen dünyada sahip çıkarsan onlarda ahiretde sahip çıkar....
Dala sıkı sarılalım, bu iş gevşekliğe gelmez. Deniz dalgalı, gemi sallanıyor, sağa sola bakınırken dalga gelip bizi köpek balığının ağzına atabilir. Şimdi sıkı durmanın, sıkı tutunmanın, geminin sallanmasına karşı tedbirli olmanın zamanıdır, dalga geçecek zaman değil, dalga çok büyük.
Büyüklerin adetleri var, güzel huyları var, kesinlikle aldıklarını bırakmazlar; sen bırakmazsan bırakmazlar. Onlar verdiklerini geri almazlar.
Bir hayrın işlenmesine sebep olmak o hayrı işlemek gibidir.
Bir kişinin hidayetine sebep olmak, bir kişiye yardımcı olmak en kıymetli ibadettir. Bazı insanlara Allahü teala hususi kabiliyet vermiştir. Onları özel bir iş için yaratmıştır. Bunlar insanın ağzından girer burnundan çıkar. Onun hidayetine sebep olur, büyükleri tanıtır... mübarek olsun.
Mü’mine hizmet ibadettir, üzmek ise felakettir. Herkesin yaptığı işten, ne olduğu, kim olduğu ve tarafı belli olur. Karınca, İbrahim aleyhisselamın ateşini söndürmek için su taşırken yılan ise ateşin artması için üflüyordu. İkisi de hayvan. Fakat ayrı yapıda. İkisi de farklı,.. tarafını belli ediyor..
Allahü teala kullarını seçiyor, ona göre iş veriyor. Kimisini hayırlı işlerde istihdam ediyor, kimisini kötü işlerde.. ne mutlu hayırlı işlerde istihdam edilenlere.....
Hakikî ömrünü, bulunduğun gün bil." cumamız hayırlara vesile olur inşallah baki selamlar dua ile gönül dostlarım Hayatı nasıl yaşıyoruz ?
Biliyorum bu sorunun cevabının kolay olmadığını… Ama yine de soruyorum. “Hayat nedir?” diye, yakın dostlarıma ve arkadaşlarıma. Kimi “koşturmak, koşuşturmaktır” diyor. Kimi de ilginç, esprili, bildik ve beylik cevaplar veriyor. Cevapların içinden birine takılıyorum. “Koşturmak…” böyle diyenlerin sayısı az değil. Ancak, “Koşturmak da, nereye peki, hangi yöne doğru ve nasıl bir kalple, ne gibi bir niyetle?” diye, diğer sorulara geçtiğimizde cevaplar biraz daha zorlaşıyor. Anlıyorum ki, biz insanlar hazırlıklı değiliz. Ne hayata, ne ölüme, ne hastalığa, ne de musibetlere… Oysa ki her zaman ve ansızın gelecek bir belâ, sıkıntı, hoşlanılmayan bir şeyler, hedefini bulmuş bir mermi gibi âdeta bize dokunuyor. Felâketler vakitli vakitsiz ard arda gelebiliyor. Madem öyle, biz de soralım hemen bu koşturma içinde olanlara; “Musibetlere, ölüme ve hayatın gerçeklerine karşı hazırlıklı mıyız?” Ah vah etmeden, sabırla, inançla karşılamaya var mıyız? Kıssadan bir hisse hemen: Yıllar önce, bir nehrin iki yakasına yolcu taşıyarak geçimini sağlayan yaşlı bir kayıkçı varmış. Kayığındaki küreklerden birisine “inanç,” diğerine “çalışmak” yazmış. Kendisine bunun sebebi sorulduğunda güngörmüş kayıkçı: “Nehri karşıdan karşıya geçmek için her iki küreğe de ihtiyaç var. Çalışmaksızın inanç ve inançsız çalışmak insanı kısır bir döngüye sokar, aynı dairede döndürür durur. Hayat yoluna tek kürekle çıkmak da nehri tek kürekle geçmeye çalışmaktan farksızdır. Hiçbir yere gidemezsiniz” demiş. İshak b. Muhammed de: “Dünya deniz, ahiret bir sahil, takva gemi, insanlar ise yolcudur” diyor. Ne mutlu yolcu olduğunu bilenlere. Her şeye değeri kadar kıymet verenlere. Boş işlerden, nâhoş şeylerden yüz çevirenlere… *** Evet, “Hayatı nasıl yaşıyoruz?” sorusuna bir de Asr-ı Saadet’ten cevap arayalım dilerseniz: Abdullah b. Ömer anlatıyor: Resulûllah (asm) omuzumdan tuttu ve: “Sen dünyada bir garip ya da bir yolcu gibi ol ve kendini kabir ehlinden bil” buyurdu.
İbni Ömer şöyle diyordu: “Akşama erdin mi, sabahı bekleme. Sabaha erdin mi, akşamı bekleme. Sağlıklı olduğun sürede hastalık hâlin için hazırlık yap. Hayatta iken de ölüm için hazırlık yap.” (Buharî, Rikak, 2; Tirmizî, Zühd, 25) Şu dünyada insanca ve Müslümanca yaşamak da yoksa, ne kalır ki geriye. Kim bilir hangi gemi bizi götürecek o diyara. Ansızın bir ses, “hadi” diyecek, “çek şimdi uzaklara.” Nasıl istersek öyle ölemiyoruz. Onu biz seçemiyoruz. Yaşadığımız hayat belirliyor yolun şeklini. Nasıl bir hayat yaşıyorsak öyle ölüyoruz, öyle de dirileceğiz… En eskisinden en yenisine kadar her insanın en baş meselesi bu. Hayatı nasıl yaşamamız lâzım, hepsi bunun üzerinde durmuş. Şairler, filozoflar hepsi… Sokrates; “İnsanın nasıl yaşaması gerektiği sorusu üzerinde düşünmemesi, onun değersiz ve dolayısıyla mutsuz bir hayat sürmesiyle eş anlamlıdır” diyor. Ve ihtiyaçların çoğalmasından ürkerek, “En az şeye ihtiyacı olan kişi, Allah’a en yakın olandır” diyordu. Bunalan ruhlara göz ve gönül penceresinden bir kapı aralayan şair Ziya Osman Saba; “Pencereden bakınca bir araya gelecek, / Karşıki ev, ağaçlar, yaprak çiçek, / Bulutlar, birbirinin peşinde, / Bir ılık sonbahar güneşinde, / Dağ, taş, ova, deniz… / – Ah, hatırlamadan edebilir miyiz? / Şu yerle, şu gökyüzü, / Arasında geçen ömrümüzü!..” Gönül aynamıza güzellikler taşıyan şairimize rahmet duâsı olsun. Yıllar geçti, hayat bitti tükendi. Artık ekin vakti de değil ya. Elimizde kalan şu bir avuç an ve gün tohumunu bari toprağa ekelim de, bu bir iki anlık müddetten uzun bir ömür devşirelim. Yarın yaparım demeyelim. Yarın diye diye nice zamanlar geçti. Ekim zamanı geçmeden çekirdeğimizi toprağa ekelim. Ne mutlu, yaşadığı ânı, genç olsun ihtiyar olsun ganimet bilip de kalan günlerdeki borcunu ödeyenlere. Hayatı, Allah’ın teklif ettiği gibi yaşayanlara. Evet, Allah bize yardım ederse, eldeki tohum bire bin verebilir ötede. Derdimiz bu olmalı. Hayat koşuşturmak değildir. Yerinde, durmak ve düşünmektir hayat. Sonunda madem ki bir gün ecel gelip çenemiz bağlanacak, az ve öz sözle ömür sürelim, çenemizi boş sözle oynatmayalım. *** Sûretten mânâya geçmeyen, hakikatin yüzünü ve özünü göremiyor, bulamıyor. Koşmaktan, koşuşturmaktan hayatın yönünü bazen şaşırıyoruz. Durup dinlenmek, düşünüp taşınmak gerekiyor. Ne için koştuğunu bilmeyen bir yarışçının bütün çalışması boşunadır. Hayatı sanki bir yarıştaymışız gibi yaşıyoruz ve akşam olunca nefis hak etmediği hakkını istiyor. Şimdi de biraz dinlen, eğlen diyerek tembelliğe ve tenperverliğe atıyor insanı. Hayatın hızına kim yetişmiş ki?.. Nereye yetişmeye çalışıyoruz böyle?.. Yaşadığımız o güzelim baharları, mis kokan sabahları, akasyaları, çiçekleri unutuyoruz. Hayatı yaşamayı erteliyoruz. Bu çılgınca koşuyu durduran, her ânın, hayat yolundaki her basamağın hakkını veren kazanıyor. Köksüz gövdesiz bir şey yetişmiyor. Düşüncelerimiz köksüz ve gövdesiz… Aklın inanç meyveleri buruk bir tat veriyor. Bir şeyler, ama çok önemli şeyler ve o küçümsenmeyecek kadar önemli şeyler bunlar. Kimlikler, renkler, özler, değerler, idealler birbiri ardı sıra kayboluyor bu koşuda. Rabbimize ve insanlara karşı sorumluluklarımızı bilen bir insan olarak, ne yaptığını bilen bir insan olarak, hayata yeniden dönmek, yeniden yaşamak gerekiyor. “Bilmek” ve “görmek” hayatın her ânında ve her basamağında yeteri kadar ihmal edildi sanırım. Medyanın herkesi yeterince, hatta fazlasıyla bilgilendirdiği bir dünyada bu bilgiler bir işe yaramıyor, yaralarımızı saramıyor. Belki de bize bildirilenler, asıl bilmemiz gerekenleri bilmememiz içindir. Bu uykudan uyanmak gerekir. “Şeytan uyuyana ninni söylemez” diyordu Ali Suad. Her şeyden önce Yüce Kitabımız Kur’ân, bize sorumluluklarımızı bildirmektedir. Rabbine ve bütün insanlara karşı sorumluluklarını bilen bir insan, elbette ne yaptığını ve ne yapacağını da bilecektir. Bütün bu karmaşık işlerin içinde çıkmazların korkutucu belirsizliğinden, İlâhî ışığı izleyip sıyrılabiliyor insan. “Madem dünyada hayat var; elbette insanlardan hayatın sırrını anlayanlar ve hayatını sû-i istimal etmeyenler, dar-ı bekada ve cennet-i bâkiyede hayat-ı bâkiyeye mazhar olacaklardır.” ….
Bismillahirrahmanirrahim.
Asr"a yemin olsun ki; insanlar husrandadir. Ancak, iman edenler, salih amel isleyenler ve birbirlerine Hakki ve sabri tavsiye edenler mustesna! (Asr Suresi)
Ey Rabbimiz bize eslerimizden ve çocuklarimizdan yüzümüzü agartacak nesiller ver. Bizi muttakilere önder olanlardan eyle!
***
Rabbimiz bize dünyada ve ahirette iyilik ver ve bizi atesin azabindan koru!
Rabbimiz günahlarimizi bagisla, unuttuklarimizi ört ve bize iyilerle beraber ölmeyi nasib et!
Rabbimiz bize Rasullerine vadettiklerini ver ve kiyamet günü kovulanlardan eyleme! Sen sözünden asla caymazsin!
Rabimiz biz nefislerimize zulmettik, egre sen bize acimazsan ve bize merhamer etmezsen hüsrana ugrayanlardan oluruz!
Rabbimiz bizi zalimlerden eyleme!
Rabimiz bizimle kavmimizin arasini Hak ile aç, sen fatihlerin en hayirlisisin!
***
Rabbimiz üstümüze sabir yagdir ve canimizi müslüman olarak al!
Rabbimiz bizi zalimlerin fitnesine düsürme ve rahmetinle kafirlerin elinden kurtar!
***
Rabbimiz sen gizlediklerimizi de açikladiklarimizida bilirsin. Yeryüzünde ve gökyüzünde Allaha gizli olan birsey yoktur!
***
Rabbimiz bize kendi katindan bir rahmet ve davamizda zafer ver!
Rabbimiz üzerimize sabir yagdir, ayaklarimizi (davanda) sabit kil, kafirlere karsi bize yardim et!
***
Rabbimiz sen rahmetinle ve ilminle herseyi kusattin, tevbe ederek senin yoluna uyanlari bagisla ve onlari cehennem azabindan koru!
***
Rabbimiz onlari ve babalarindan eslerinden ve çocuklarindan salih olanlari vadettigin Adn cennetine koy, muhakkak sen aziz ve hakimsin!
***
Rabbimiz bizden azabi uzaklastir, biz müminiz!
Rabbimiz bizi ve imanda bizden önce olan kardeslerimizi bagisla, iman edenlere karsi kalbizmizde en ufak bir kin birakma, Rabbimiz sen raufsun rahimsin!
***
Rabbimiz sana tevekkül ettik, sana yöneldik ve dönüsümüzde sanadir!
Rabbimiz nurumuzu tamamla ve bizi bagisla, sen her seye kadirsin!
Rabbimiz unuttuklarimizdan ve hatalarimizdan dolayi bizi sorumlu tutma! Alıntı........
Bu hadisin açıklaması şu şekilde; eğer günlük hayatta malayani yani boş işlerle meşgul değilseniz hayatınız O'nun istediği şekilde geçiriyorsanız bilinki ALLAH sizi seviyordur... ALLAH sevdiği insanın aklından hiç çıkmaz. Eğer bir insan sürekli ALLAH'ı düşünüyorsa aklı sürekli ALLAH'la irtibat halinde ise bu insanın 'Acaba ALLAH beni seviyor mu?' diye sorması abes olur.
birgün Resûl-i Ekrem , esirler arasında çocuğundan ayrılan bir kadın gördü. Kadın çocuğunun hasretinden rast gelen çocuğu kucağına alıyor, onu sevip emziriyordu. Resul-i Ekrem ashabına: - Hiç bu kadın çocuğunu ateşe atar mı? Diye sordu. Ashab: - Asla, cevabını verdiler. Bunun üzerine Resul-i Ekrem : - O halde, biliniz ki, ALLAH’ın kullarına merhameti, bu kadının çocuğuna merhametinden daha fazladır, buyurdu. Hiçbir beklenti olmadan, tek taraflı bir sevginin kaynağı olmak, daima fedakarlık etmek, bıkmadan usanmadan sevmek, ileride kendilerinin takdir edileceğini yada ihanete uğrayacaklarını bile düşünmeden, hayatını adamaktır ana sevgisi..Hep verir, yaşamaz yaşatmaya çalışır yavrusunu..
Dünyasal değildir, yalnızca ALLAH’ın ana olacak kuluna bir lütfüdür bu sevgi..
Hiçbir ana çocuğunun kötü olmasını istemez, hiçbir ana onun canının yanmasına razı olmaz..kendini atar da ateşe, evladını vermez..
Şimdi düşünmek gerekir; bir ana bu kadar fedakarken yavrusuna, onu yaradan ALLAH, rızkını veren rahmeti ile koruyan esirgeyen ALLAH nasıl azap eder kullarına?
Bir anne yavrusuna karşı, ALLAH’ın kullarına karşı duyduğu sevginin sadece bir cüzünü taşıyorken böylesine merhametlidir de, onu yaradan ALLAH ne kadar rahman ve rahimdir?
ALLAH, kullarına çok lütufkardır." (Şura; 19)
ALLAH-u Zülcelal, hem merhamet sahibidir. Hem de azabı en ağır olandır. Yani ALLAH-u Zülcelal kendisine asi gelen kimselere şedidü'l-ikab'dır. Mü'minlere karşı da çok latif ve çok merhametlidir. Nitekim Hz. Peygamber (S.A.V) şöyle buyurmuştur:
"ALLAH, arz ve semayı yarattığı gün, yüz rahmet yarattı. Her bir rahmet, göklerle yer arasını dolduracak kadardır. Ondan yeryüzüne tek bir rahmet indirmiştir. İşte anne, yavrusuna bununla şefkat eder. Vahşi hayvanlar ve kuşlar birbirlerine bununla merhamet ederler. Kıyamet günü geldiği vakit ALLAH, rahmetine bunu da ilave ederek (tekrar yüze) tamamlayacaktır." (Müslim)
ALLAHın bizleri sevdiği ispatlanmış bir hadisedir. Asıl bizim bu dünyaya gönderilmemizin gayesi ALLAHı sevip sevmediğimizi ispat etmek içindir. Zira yokluk aleminin karanlıklarından varlık aleminin en nurani tepelerine çıkarıp, bizi Müslüman yapıp ve yine kimseye açmadığı esmasının tecellilerini 6.5 milyar içinde bize açarak bizi sevdiğini ispatlamış olmuyor mu?
Bir düşünün , sevmediğimiz birisine neden özelliklerimizi, sevdiğimiz şeyleri, sevmediğimiz şeyleri anlatalım ki? Onunla muhatap bile olmayız değil mi?
Hem ALLAH bizi sevmese ve itimat etmese bir çok mahlukuna vermediği yüzlerce organı neden bize versin ki ve neden özellikle akıl, ruh, kalp, vs..gibi kıymeti, kainat ağırlığında olan lüks mücevheratı boynumuza taksın ki? Birisinin bizi sevmesinin ölçüsü bize verdiği hediyenin kıymetiyle doğru orantılı değil mi?
Biz bu dünyada peşinen aldığımız bu nimetler karşısında ALLAHı sevme ve Ona itaat etme sınavına tabi tutulmuşuz . ALLAHın sevilmeye layık olduğuna zaten bizler iman edeceğiz.Bu bizi ilgilendiren bir durum.
Bazı şeylerin bize perdeli gelmesi sınavda olmamız nedeniyledir. ALLAHın elmayı bizzat elimize vermesi belki gönlümüze daha hoş gelebilirdi. Kendimizi, daha çok sevilen olarak hissettirebilirdi. Ama ağaçtan vermesi de bundan farksız değil mi? Zira ağacı, elmayı yapmada iktidarsız bırakması zaten buna delildir.
O halde bir tür okuyamama problemiyle karşı karşıyayız. Sizi çok iyi anlıyorum. Gerçekten iyi okunmadığında, altından kalkılması zor bir durum . Ama herhalde zihnimizde bir tür toptancı bir anlayış var. İnsanların içinde kaynadığımızı zannediyoruz. Sanki bize özel bir şey yokmuş gibi... Yine birisinin bizi sevme derecesi "bize özel" ikramlarıyla doğru orantılı görüyoruz. Ama emin olun etrafınız yalnızca size özel ikramlarla dolu...
Örneğin yaşamanız. Siz bunun fabrikasyon bir şey olduğunu mu sanıyorsunuz? Hemen bir biyologla konuşun. Ya da bir fizikçiyle veya bir doktorla veya kitaplarla… "zira okuduğunuz fenlerden her fen lisan-ı mahsusu ile" size bunu ispat edecektir.
Örneğin; sizin bu soruyu sormanız için gerekli olan hayatın hikayesinin 14 milyar ışık yılı önce başladığını biliyor musunuz?
Yani evren o müthiş patlama ile yaratılmaya başladığı anda 10 üzeri 45 santigrat derece sıcaklıktan yaklaşık 5 milyar yıl öncesine kadar genişleyerek -233 derece sıcaklığa düşmesinin sizin hayatınızla münasebetini biliyor musunuz? Bütün uzayın o sıcaklıkta bırakılması dünya gibi bir gezegenin yaratılması için en önemli ve ilk şart olduğunu bugün bütün fizik dünyası açıklıyor. Yani sizin bu soruyu sormanız için evren bu sıcaklığa gelmek zorunda...
Dünyamızın yaratılması emin olun bize özel . Çünkü bizim bu dünyada insan olarak hayatınızı sürdürmemiz biyologlara göre 250 milyonda bir ihtimaldir...
Hadi doğduk... Bize aklın verilmesi ve yine Müslüman olmamız aklı çatlatacak ihtimal oranlarıyla önümüze gelmiş. Ve verilen bu hayatın devam etmesi bütün kainatın tıkır tıkır işlemesi gibi sayıların aciz kaldığı bir ihtimal oranı ile bize her an ikram ediliyor Ve hayatımız devam ederken güneşin göz bebeğimize vuran ışık öpücüğü... Bunun bize özel olduğunu anlamak istiyorsanız körlere bakın, felçlilere bakın, geceden gündüze çıkamayan yani o gün güneşi görmeden ölenlere bakın. Emin olun bu size özel... Bütün bunların dışında yalnızca size özel iltifatlarda var . Parmak iziniz, kan grubunuz, ses tonunuz, göz bebeğiniz ve her şeyden öte kimseninkine benzemeyen kaderinizle...
ALLAH cc HAMD RASÜL ÜNE VE ALİ ASHABINA SELAM OLSUN
SELAMUN ALEYKÜM BİZİ BU MUBAREK AYLARA VE BU AYDA BULUNAN MUBAREK CUMA GÜNÜNE ERDİREN ALLAH A SONSUZ ŞÜKÜRLER OLSUN VE BİZE KATINDAN EN BÜYÜK LUTUF OLARAK YOLLADIGI BİRİCİK SEVGİLİSİ KAİNATIN GÜNEŞİ SULTANIMIZ MEDARI İFTİHARİMİZ VARLİGİYLA ÖVÜNDÜGÜMÜZ YEGANE ŞEFEATÇİMİZ ÖVÜLMESİ MÜMKÜN OLMAYAN ANCAK ALLAH cc NÜN ÖVEBİLDİGİ ALİ YÜCE SULTAN A YOLUNDAKİ YOLCULARA SLM OLSUN EFENDIMIZ BUYURDULARKI HER KIM CUMA GÜNÜ CUMA SÜRESİNİ OKURSA BÜTÜN MÜSLÜMANLARIN KILMIŞ OLDUGU CUMA NAMAZI KADAR SEVAP ALIR BU GÜN SALAVAT GÜNÜDÜR EFENDIMIZ SAV SALAVAT I BOL OBL YAPMAK LAZIM ASHABI KIRAM CUMA GÜNÜ NE TAVSIYE EDERSINIZ DIYE SORDUKLARINDA EFENDIMIZ BUYURDULARKI BENIM ÜZERIME SALAT EDIN ZIRA BEN SIZIN SIZDEN SONRAKİ KARDEŞLERİMİN SELAM LARINA BIZZAT KARŞILIK VERECEGIM EVET SANKİ EFENDİMİZ KARŞIMIZDAYMIŞ GİBİ BİZE KARŞILIK VERECEKLER VE GENE BUYURDULARKİ BANA EN YAKIN OLANINIZ BANA EN COK SALAT SELAM EDENİNİZDİR.BUNLARI IHMAL EDERSEK BÜYÜK KAYIP OLUR UNUTMAYALIM ÖLÜM ANINDA KABIRDE MIZAN DA SIRATTA VE CENNETTE EFENDIMIZIN ŞEFAATİ OLMADAN BİZE YOL YOK ONUN ŞEFAATINEDE SELAM ÖTE YOL YOK ONUN MEMNUN OLMASI İÇİN EN AZINDAN BU GÜNLERDE BU MUBAREK CUMA GÜNÜ 100 200 300 HATTA 1000 LERCE CEKELIM SELAM EDELIM VE ÖNEMLI BI ACIKLMA DAHA YAPIP ALLAH A EMANET EDECEGIM SIZLERI CUMA NAMAZI ILE ILKINDI ARASINDA BIR VAKIT VARKI KİM NE DİLERSE O ANA DENK GELİRSE ALLAH cc ONU ASLA KIRMAZ VERIR BUYURDU ALLAH RASÜL Ü SAV KURSTA İKEN HOCALAR DERLERDİ NAMAZI KILIN OTURUN VE İLKİNDİYE KADAR TESBIH İLE YA RAHMAN YA RAHİM DEYİN İÇİNİZDENDE İSTEDİGİNİZİ GEÇİRİN İLLAKİ İLKİNDİYE KADAR DEVAM EDERSENİZ TABİKİ İLLAKİ O ANA DENK GELİRSİNİZ VE NE DİLERSENİZ ALLAH cc ONU VERİR EVET AYNISI ÇARŞAMBA GÜNÜ AYNI VAKITTE VARDIR İBNİ MESUD R.A BÖYLE BUYURDULAR. ALLAH cc İSTİFADEMİZİ ARTİRSİN
DUA NIZ MAKBUL, AMELIMIZ MAKBUL, HIZMETIMIZ DAIM, SAADETIMIZ KAIM OLSUN, TÜM DINKARDESLERIMIN CUMASI MÜBAREK OLSUN, SELAM VE DUA İLE
Güneşten önce. Sana özgü, sadece senin daldığın bir uykudan. Ve sadece senin görebildiğin bir rüyadan. İçini bir huzur kaplıyor. Ortalık hala ipeksi örtü ile kaplı. Örtünün rengi biraz açılmış. Siyah ve beyaz ipliği birbirinden ayırabilecek kıvama gelmiş örtünün rengi.
Sabah kalkar kalkmaz ilk işi “hayır olsun” ile başlayarak rüyasını anlatan insanlardan olmak istemiyorsun. İçinde tutuyorsun. Kimseye anlatmak istemiyorsun rüyanı. Anlatırsan sanki rüyanın büyüsü bozulacak. İnsanın kendisini çok anlatması kişiliğin kimyasını bozar. Bir kere, bir kere daha geliyor rüyan aklına. Ne gördün? Tamam anlatma. Merak ettiğimi itiraf ediyorum. Bana da anlatma. Sadece sen bil. Ve sana o rüyayı gösteren O bilsin. Bu içini ısıtıyor.
Durgunsun. Ne kadar suskunsun. Bu konuşma isteksizliğinden kaynaklanmıyor. Bu edebinden kaynaklanıyor. Mahcub mahcub bakıyorsun. Perdeyi aralıyorsun. “Gecenin gündüze, gündüzün de geceye çevrilmesini”
(al-i imran: 26) izliyorsun.
Sessizsin. Zihnine takılan bir şeyden değil değil mi bu sessizlik? Ne kadar saçma bir soru. Afedersin. Sessizliklerin garip karşılandığı zamanın çocuklarıyız. Bu yüzden suskunluklara ve sessizliklere dayanamıyoruz. Tabi ki ya. Suskunluğun mahcubiyetten kaynaklanıyor . Kainatın Rabbi karşısında kalbin mahcub. Onun sana verdiklerinin karşılığını veremediğini ve asla veremeyeceğini biliyorsun. Keşke daha çok şey yapsam diyorsun Onun için. O bunları yapmışsın olarak kabul ediyor.
Sabaha daha ilk ışıklar dökülmeden tüm varlıklar aynı tevazuya bürünmüşler. Gözleri yere inik, kalbi derinlere yükselmiş bir insanın bakışlarını andırıyor varlıklar. Senin gibi. Edebli. Tamam. Senin mahcub etmek istememiştim. Her varlık haketmeden verilen bir varoluş karşısında Ona karşı mahcubdur.
Bu vakitlerde en çok hangi duayı etmeyi seviyorsun? Dur tahmin edeyim. “Hoş geldin, sefa geldin ey sabah ve ey yeni gün! Merhaba ey mutlu gün! Ve merhaba ey katip ve şahit melek!...” (Evrad-ı Kudsiye) Tahminim doğru mu? Doğru olduğuna sevindim.
Büyük an geliyor. Dünyaya güneşin ışıkları dökülüyor. Gökyüzü bulutlu. Bulutlar ışınların varlıkların üzerine parıltılı dökülmesine tam izin vermiyor. Olsun. Varoluşun her biçiminin güzel olduğunu düşünüyorsun. Susuyorsun. Ama hareket etmek istiyorsun.
Sabah yapılacak en iyi şeylerden biri yürümektir. Bak yola koyuluyorsun. Yola koyulmak. Bu cümle aklına takılıyor. Yolcusun. Yürüyorsun. Düşünüyorsun. Gözlemliyorsun. Selamlıyorsun. Tanıdığın bir kaç kişiye merhaba diyorsun. Melekleri unutmuyorsun. Yanıbaşındalar, biliyorsun. Her varlığın üzerine ilişmişler, hissediyorsun. Bak, onlarda senin selamını alıyor. Ağaçlar sana gülümsüyor. Bunu bir başkasına anlatsan sana hezayanları var diyebilir mi? Diyebilir. Ama sadece “der”. “Der”lere, “dedi”lere, “demiş”lere aldırmıyorsun. Sen yoluna devam ediyorsun. Kainatın şenliğine katılıyorsun.
Bugün biraz daha az konuşuyorsun. Çok düşünüyor, çok yaşıyorsun. Bakışlarındaki utangaçlık seni sen yapıyor. Duyguların ne kadar sakin. Hırçınlıktan uzak ruhun kendi içine doğru derinleşmiş. Utangançsın ama olup bitenin farkındasın. Tüm utangaç insanlar gibi gözlemlerin keskin, sezgilerin güçlü. Sözlerini tüketmiyorsun. Sözcüklerin senin varoluşunun bir parçasıdır. Varoluşunu tüketmiyorsun. Geçen gün okuduğun hadiste ne diyordu sevdiğin insan hz. peygamber: “ - Susma halimin tefekkür olmasını, konuşma halimin zikir olmasını, bakışımın da ibret olmasını..emretti Rabbim”. Hz. Peygamberin de utangaç olduğu söylenir, biliyorsun. Dün gece bir arkadaşım e-mektubda yazdı: “hayasının şiddetinden dolayı adeta örtüsü içindeki bir genç kızdan daha utangaç idi” diye tanımlarmış kitaplar onu.
Utanmak ince ve ipeksi bir örtü gibi seni örtüyor. Seni zarifleştiriyor, güzelleştiriyor. Ne kadar güzelsin? Bak bu da utandırdı seni. Tamam bir daha söylemem. Belki de söylerim yine. Bilmiyorum.
İnsanı örten en zarif örtü edeb. Onun içinde çok güzel görnüyorsun. Bak dayanamadım, yine söyledim. Ama aslında söylemek istediğim belki şuydu: Edebi ince ve zarif bir örtü olarak yaratarak, insanı örten Rabb ne güzeldir?”
… Anlamı itibariyle hayatımda güzellikler açan iki kelime ve bu iki kelime birleştiği zaman ortaya çıkan muhteşem birliktelik…
Üveysi Dost….
Üveysi Dost…! Neden Üveys… Veysel Karani hayatımda en çok etkilendiğim insanlardan biridir. O yaşadığı iman güzelliğiyle ayrı bir ekoldü. Her şeyi maddeleştiği şu dünyada madde arkasındaki manayı görmekti üveys olmak.. İnsanların suretlere aldandığı şu dünyada suretlere takılmayıp siretlerin güzelliğini görmekti üveys olmak. Sevginin cinsellikle özdeşleştiği şu dünyada sevginin manasını, mayasını bulup O’nu sevebilmekti üveys olmak. Mecnun olup Leyla’da takılmayıp Mevla’yı bulmaktı üveys olmak. Ve belki de en önemlisi görmeden imanın tadına varmaktı üveys olmak...
Veysel’i üveys yapan buydu…
Ve üveys görmeden sevdiği zatın hırkasıyla bu yüzden şereflenmişti.
Ve bizlere üveysi sevdiren de buydu… Ve üveys gibi sevmeyi öğreten de… Ve üveys gibi sevilmeyi öğreten de…
İşte biz bu ve bundan sonraki yazılarımızda birer üveys olacak için görmeden sevdiğimiz üveysi dostlarımızla gönüllerde buluşacak ve dualarla O’na ulaşacağız inşaAllah.. Bizler için sevdiğimiz dostlarımızın suretlerini hiç merak etmeden, onlara karşı dünyalık hiç bir his beslemeden üveysi olarak için sevmeyi ve sevilmeyi öğrenmek ve öğretmek adına bu yazımızın besmelesini çektik. RABBİM izin verdikçe ve dostlarımız bu yolculukta bizleri dualarıyla destekledikçe bu yazılar dostlarını güzelliği olarak devam edecektir… için sevdiğimiz, için sevilmek istediğimiz tüm iman erleri dostlarımıza selam olsun… Şu aciz dualarımız O güzel dostlarımızla olsun… Ve o dostların o güzel ve halis duaları en büyük kazancımız olsun inşaAllah…
Yanmaktır bir gülün kırmızısında, türküler yakmaktır sevgiliye. Gün batımlarında tutulan sevdaları gün doğumlarında aramanın adıdır aşk. Seherlerde bülbülün yanık nağmelerinde gül hasreti çekmektir; güle rengini veren, yüreğini veren bülbül olmaktır aşk. Ve biz şimdi büyüsü kaybolmuş zamanlarda aşkın peşine düştük. Pazar pazar gezinen Zeliha olduk aşkımıza bir Yusuf bulmak için. Yusuf, esrarını gizleyen ebedi iffetti.
Mecnun'a özendik sevdamızı bir Leyla'ya yüklemek için. Leyla bir ışıktı, ab-ı hayattı aşkı filizlendiren.
Ferhat olup Şirin'ler hatırına gönül kazmasını yamaç yüreklere vurmak istedik. Şirin, gönül aynasında aşkı büyüten bir suretti.
Bitmeyen özlemler büyütüyoruz bağrımızda. Leyla'ya, Şirin'e, Aslı'ya adadığımız yüreklerimiz vardır. Suretten öte aradığımız bir yâr vardır. Yârin adıyla yan yana bilinsin istediğimiz adlarımız vardır.
"Aşk" ile "ilgi duyma"nın karıştırıldığı bir dönemde yaşıyoruz. Artık güllerimiz Leyla kokmuyor, sevda kokmuyor. Aşkın ilk basamağına dahi çıkamadık. Tutkulara takılıp kaldık. Dergâha gelen delikanlıya şeyhin "Sen git, âşık ol da gel, aşkı bil de gel!" dediği kadar dahi olsa, yüreklerimize işleyemedik aşk nakışını. Gönül toprağına atamadık aşk tohumunu. Nadasa bırakılmış yüreklerimize bir Leyla tohumu düşmedi.
Biz ölümsüz ve günahsız aşklara değil, günübirlik sevdalara takılıp kaldık. Cismaniyetin ağında ateş böceklerini yıldız sayanlar gibi, tutkuları aşk sandık. Talihsiz yanılgılarla yanlış ateşlerde yandı ruhumuz.
Sonu "kaf"la biten, "aşk"ta kalb vardır. Kaf, kalbidir aşkın. Aşkın kalbini çıkarıp aldığınızda geriye "aş" (k) kalır, ceset kalır, madde kalır.
Mecnun'un aşkına özenip de yürüdüğümüz yollar, çöl değil. Oysa aşk, çölde haz verir insana. Kalb, çöl yanmışlığında kanıyorsa aşk vardır. Aşk, yanmışlıkla daha bir lezzet verir aşığa. Susuzluktan çatlayan dudaklardan dökülen Leyla adı, cânân adı, can verir ölür ruhlara. Çölde ceylanların sürmeli gözlerinde Leyla'yı görenler, aşka uyanır seherlerde. Ve aşkın büyüsü örülür seherlerde. Toprak öperken alınlarımızdan, aslında Leyla'dır buseler konduran.
Bizim seherlerimizde ceylanlar yok artık. Biz seherlerimizi uykulara feda ettik, göremiyoruz Leyla bakışlı ceylanları. Üstümüze güneşler doğar oldu. Geceler boyu yıldızlarla söyleşip de onlara elveda diyemedik gün doğumlarında. Biz, ceylanların gözlerini öpemedik, bu gözler Leyla'nın gözlerine benziyor diye. Uykulara feda ettiğimiz seherlere ağlayamadık. Leylasızlığa akmadı göz yaşlarımız.
Biz sevemedik yaratılanı Yaratan'dan ötürü. Yunus mektebinde diz çöküp okuyamadık aşk kitabını. Oysa, varlığın özünde sevda hamuru vardı. O hamuru besleyen aşkın pişmanlık gözyaşı vardı. Adem ile Havva'dan dökülen. Şimdi ezeli pişmanlıklara değil, günübirlik sancılara akar oldu gözyaşlarımız.
En sevgiliye iltifatlar vardı sevgililer sevgilisinden, "Ben sana âşık olmuşam ey şerif!" hitabının tatlı sıcaklığı vardı. "Levlake..." hitabıyla başlayan bin bir renkte iltifatlar vardı. Âşık ile mâşûkun ezelde yazılı, göklerde yan yana asılı adı vardı.
Aşk medeniyetinin sevda pazarında, gönlümüzü bir Leyla'ya, son Leyla'ya, en Leyla'ya sunmanın hesabındayız. Yere göğe sığmayan Sevgililer Sevgilisini gönül Kâbe'sinde misafir etmenin telaşındayız. Misafirlikler bir olmak içindir, tek olmak içindir.Tıpkı kapısına gelen âşıkına seslenen sevgilinin tek olma hayali gibi.
"Kimsin?" diye seslenir kapısını çalana. Aşka tutulan âşık "benim" der. Ve tekrar seslenir sevgili. "Burada iki kişiye yer yok. Gönlüm teki arzular." Tekrar kapının tokmağına dokunan ve ısrarından vazgeçmeyen âşık, benlik libasından sıyrılır. "Sen'im" der. Vahdete adım atar, bırakır ikiliği, küfrü bırakır, çokluğu bırakır. Sevdiğinde fânî olur. Aşkın bekâsını bulur.
Ebedî aşkı arzulayanlar, sevdiğinde fânî olup ölümsüzlüğe kucak açanlardır.
Ve sevenlerin dilinde sevilenlerin adı bayraklaşır. Dillerde hep Leyla kitabı okunur. Kulağa gelen her nağmede Leyla, esen her rüzgârda Leyla... Buram buram hep Leyla... Kuşların ötüşünde, güllerin kan kırmızı kıvrımlarında, göğün mavisinde, ağacın yeşilinde hep Leyla vardır. Yağmur damlaları vuslata koşar, düşer toprağa. Toprak, Leyla'sıdır yağmurun; toprağın Leyla'sı yağmur...
Mecnun'a adını sorarlar, Leyla der. Geldiği yeri sorarlar, gideceği yeri sorarlar yine Leyla, hep Leyla der. Hep aşk...
"Cennet gözlüm" dediğimiz ve yarım kalmış yanımızı tamamlayan sevgiliyi alıp da yanımıza...
"Sen ey cenneti müjdeleyen Sevgili, Sevgilim!" deyip düşüp de peşine, tutunup da eteğine aradık mı hiç gecenin ve gündüzün Leylasını? Sevdanın ve Leyla'nın aşkına kaç gün doğumlarını sancıyla yaşadık? Gün batımlarında kaybettiğimiz Leyla'yı bir gülün kırmızısında bir bülbülün feryadında aradık mı hiç? Leyla'dan başkasını görmez oldu mu gözlerimiz?
Yanıklığıyla ve ceylanlarıyla kendisini aşka çağıran çöldedir Mecnun. Dolaşır bir baştan bir başa. Yüreğinden aşka ırmaklar akar çöl kumlarında. Gönlünü avutur. Dolaştığı günlerden bir gün... Fark edemez namaz kılan bir dervişin önünden geçtiğini. Leyla'dan başkasını görmeye yasaklı gözleriyle göremez, namaz kılan dervişi. Namaz biter. Kırk yıllık bekleyiş yükünü bilen derviş kızar Mecnun'a. Özür kuşanmış kelimelerin ardından, paslı vicdanlara bir hançer gibi, saplanan sözler dökülür Leyla kitabı okuyan dudaklardan. "Kusura bakma derviş baba, ben Leyla'nın aşkından seni göremedim. Ya sen, huzurunda bulunduğun Mevla'nın aşkından beni nasıl gördün?"
Aşk yanılgısıyla avunan yürekler sıtmaya tutulur. Yeni bir sevdanın, ezelî ve ebedî Leyla'nın eşiğinde aşka uyanır canlar, Leyla'ya uyanır. Vuslat kokan düşler Leyla'ya uzanır.
İnsanın hem yücelerin yücesine çıkış yolu, hem de aşağıların aşağısına iniş yolu açıktır.
Yani Peygamberlere komşu olacak makama kadar yükselebilir,melekleri bile geçebilir…
Aynı insan, hayvanlardan daha da değersizleşebilir, hatta şeytanlaşabilir.
Gaflet perdesiyle kapalı olan gözü, dünyadan başka şey görmez.
Hep madde, hep para, pul, servet, makam, mevki, zevk, keyif ve eğlence peşinde helal haram dinlemeden Şeytan’ın askeri olur…
Ancak Rabbi’ni bilen, O’nun kulu olduğunu unutmayan, Peygamber çizgisinden sapmayan, yaratılış amacının dışına çıkmayan yüksek ruhlular da, melekleri dâhi imrendiren mânevî derecelere ulaşabilirler. Melekler ise, yaratılış çizgisini sürdürürler. Ne aşağıya düşerler, ne de makamlarını yüceltebilirler.
Hangi kulluk çizgisinde yaratıldılarsa, o çizgide devam ederler. Çünkü ne daha fazla ibadet edebilirler, ne de günah işleyip kayba uğrarlar. Bu sebeple meleklerin makamı sabittir, değişmez.
Sadi-i Şirazi’ye şeytanlaşmış bir insanla, Şeytan’ın mukayesesini sormuşlar. Şu cevabı vermiş: Ey bana insan ve Şeytan’dan hangisinin daha hayırsız olduğunu soran! Bilmez misin ki, Şeytan, Kur’an okumaktan kaçar, insanoğlu ise, Mushaf’ı çalar götürür!” “Yaratılmışların en üstünü olan insan”, kötü bir seçimle, aşağıların aşağısına yuvarlanabilir… En şerefli olmak vasfını, öyle bir şerefsizlikle değiştirir ki, canavarlar bile ondan iğrenirler…
Böylesine yaratılış istikametinden çıkmış olan bir insan, Şeytan’ı çok sevindirir. Şeytan bu insanlar sebebiyle çok rahat eder, çok dinlenir ve etki alanını durduk yere genişletir. Zira bu şeytanlaşmış insanlar, Şeytan’a yapacak bir iş bırakmazlar…
Hatta bazen şerlerinden Şeytan bile çekinir. Halk arasından, bu tip insanlara, “Şeytan’a pabucunu ters giydirir.” derler…
İnsanı böylesine alçaltan nedir? Hiç şüphesiz ki, nefsidir.
Nefsine uyması, iman zayıflığına düşmesi, insanı alçaltır, onu gönül özürlü yapar.
Hz. Yusuf (as) gibi bir büyük Peygamber dahî, “Rabbim rahmetiyle beni korumasaydı, ben de nefsime uyabilirdim…” demiştir. Sürekli kötülükleri emreden bu nefis, içimizdeki asıl düşmandır. Nefis, Şeytan’ın işbirlikçisi ve casusudur…
Nefis ve Şeytan işbirliği, en çirkini en güzel gösterebilir… Kötüyü iyi, yanlışı doğru, zararlıyı faydalı göstermekte mahirdirler. Bu güçlü işbirliğinin hilesinden kurtulmak için, iman şuuru lazımdır. Hakîkatine varılmış bir imandan hâsıl olan nur ile insanın kalp gözü açılır…
Mü’min olmayanların göremediklerini görürler, hayrı şerden ayırırlar. Hem hayrı, iyiyi, doğruyu fark ederler, hem de o doğrultuda yaşama azim ve iradesini gösterirler… Kalp gözünü kapayan bir yığın gaflet sebebi vardır. Ancak insanı gerçeklerden uzaklaştıran, gönül özürlü yapan en mühim unsurlardan biri, belki de birincisi, gururdur.